|
|
| Anarşizm Biz ki caniyiz! Herkes için ekmek, iş ve her türlü bağımsızlık ve adaleti istiyoruz. |
Bir Meydan Okuma Olarak Postyapısalcı AnarşizmAnarşizm içerisinde Bir Meydan Okuma Olarak Postyapısalcı Anarşizm konusu: Postyapısalcı düşünce radikal bir siyaset imkânını çağırmaya muktedir bir mecra mıdır, değil midir? Bu soruya Z̃iz̃ek’in alıntılamayı çok sevdiği bir Marx kardeşler anektoduna göndermede bulunarak bir yanıt vermek mümkün olabilir: ...

03-10-2009, 21:34
|
 |
Anarşi!
|
|
Üyelik Tarihi: 23-10-2007
Yaş: 37
Mesajlar: 957
|
|
Bir Meydan Okuma Olarak Postyapısalcı Anarşizm
Postyapısalcı düşünce radikal bir siyaset imkânını çağırmaya muktedir bir mecra mıdır, değil midir? Bu soruya Z̃iz̃ek’in alıntılamayı çok sevdiği bir Marx kardeşler anektoduna göndermede bulunarak bir yanıt vermek mümkün olabilir: “Evet, lütfen!”. Bu yanıt burada kullandığım haliyle az önce sorduğumuz soruya olumlu ya da olumsuz bir yanıt vermeyi ertelemektedir. Bizim “Evet, lütfen!”imiz sorunun ruhunda yatan tartışmanın değerine işaret eden heyecanlı bir uyarı levhası olarak görülebilir. Kişisel olarak benim söz konusu tartışmanın değerini idrak etmemde -başka bir çok metinle birlikte- ülkemizde bundan altı yıl önce basılmış bir kitap hayli etkili olmuştu: Todd May’in “Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi” (Ayrıntı Yay. Çev: Rahmi G. Öğdül, 196 s.). May bu kitabında postyapısalcı düşüncenin temel dinamiklerini anarşizmin evreni içinde okuyarak önemli bir siyaset felsefesi denemesine girişmişti. May çalışmasında yirminci yüzyıl sosyalizm deneyimlerinin başarısızlığından çıkardığı “erk değişimlerinin toplumsal dönüşümü getirmeyeceği” dersinin önemine ve siyaseti düşünmenin yeni imkanlarına göndermede bulunuyordu. Metinde mikro-siyaset çözümlemeleriyle el ele giden postyapısalcılık, May’in deyişiyle, “ilk bakışta postyapısalcı projeye bir ihanet olarak ele alınabilecek” bir biçimde, anarşist gelenek içine yerleştiriliyordu. Bu çabanın ardında Batı’nın hakim siyaset felsefesi geleneğiyle de yürütülen bir polemik yatmaktaydı. Hatırlatalım: May’in tasnifine göre üç tip siyaset felsefesinden bahsetmek mümkündür: Biçimsel, stratejik ve taktik. Biçimsel siyaset felsefesi “olan ile olması gereken” kutuplarından birisi arasında seçim yapmasıyla karakterize edilmiştir. Stratejik siyaset felsefesi ise “olan ile olması gereken” arasındaki gerilimin üzerine kurulmuştur. Üniter bir bakış açısına dayanan bu türden bir anlayış içinde mevcut sorunlar tek bir soruna indirgenir. Stratejik siyaset felsefesinde daima bir öz ve bir merkez vardır. Taktik siyaset felsefesi ise tıpkı stratejik siyaset felsefesi gibi “olan ile olması gereken” kutupları arasında seçim yapmaktan kaçınır. Ancak stratejik siyaset felsefesinden farklı olarak burada “erkin yayıldığı tek bir merkez” olduğu düşüncesinden uzak durulmaktadır. Erk pek çok farklı mevzide ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla ne indirgemeci bir bakış açısı ne de bir “öncü” arayışı böylesi bir siyaset felsefesi içinde geçerli motiflerdir. Bu tasniften hareketle May, zamanın ruhunu yakalayan bir çizgiyi, taktik siyaset felsefesini olumlayarak öne çıkarır ve metnini bu çizgide yer alan isimler üzerinden kurar: Foucault, Deleuze ve Lyotard. Bu üç isim postyapısalcılığın temel izleklerinin üretiminde ve anarşizm ile postyapısalcılık arasında kurulabilecek bir köprünün inşasında May için kritik figürlerdir. Anarşizmin salt bir siyasal temsil eleştirisinden fazlasını ifade eden genel “temsiliyet eleştirisi” yazara göre anarşizm ile postyapısalcılığın birbirini besleyebileceği bir vasatın temeli sayılmaktadır. Anarşizm ile postyapısalcı düşünce arasındaki başka bir ortaklık tam da bu temel üzerinden türer. Bu iki anlayış da siyasal alanın genişletilmesi yönünde çok güçlü bir reflekse sahiptir. May’in metni önce Marksizmin başarısızlığını bu refleksin eksikliğiyle malûl bir nedenler silsilesine bağlayan bir bölümle açılır, sonra klasik anarşist perspektifin genel hatlarına odaklanan bir diğer bölümle devam eder. May’in esas derdi postyapısalcılığın Foucault, Deleuze ve Lyotard gibi isimler üzerinden anarşizme sunduğu “indirgenemezlikler, genişlemiş bir siyasallık ve ağ şeklinde bir toplumsallık algısı”yla tescillenmiş bir siyaset projesini etik bir temelle sağlamlaştırmaktır. Bu yüzden metin ilk iki bölümden son bölümüne kadar etik sorunlar üzerine yoğunlaşır. Bu yoğunlaşım önce anarşizmin postyapısalcılıkla kucaklaşmasının önündeki en ciddi engel olan “özcülük” sorunun halline dönüktür. Anarşizmin insanın özüne duyduğu derin inanç ile postyapısalcılığın hümanizmin sonuna selam veren kudretli duruşu arasındaki gerilim Aydınlanma’yı ne kutsayan ne de tamamen reddeden, fakat daha çok onu “eleştirel” bir tavırla düşünen bir çerçeveye ve pratikler üzerinden şekillenmiş bir etik temele referans verilerek çözülür. May için Foucault, Deleuze ve Lyotard’ın izleriyle şekillenmiş bir düşünme yöntemi anarşizmin eleştirel bir okumasıyla verimini arttıracak sınırsız bir coğrafyadır. Bu coğrafyanın üstünde dallanıp budaklanarak kendi sınırlarını aşacak radikal bir siyaset imkânı yeni bir etik proje ile birlikte düşünülürse gerçek anlamıyla tamamlanmış olacaktır.
Şimdi elimizde May’in bu niyetine sadık kalmakla birlikte, onu radikal bir siyaset hedefi içinde daha da somutlaştıran bir başka metin var. Evet, May’in güçlü polemiğinin yayımlanmasından altı yıl sonra bu alandaki bir başka değerli çalışmanın sayfaları arasında gezinmekten mutlu olduğumu söylemem lazım. Saul Newman’ın “Bakunin’den Lacan’a: Anti-Otoriteryanizm ve İktidarın Altüst Oluşu” (Ayrıntı Yay. 308 s. çev. Kürşad Kızıltuğ) kitabından bahsediyorum. Newman’ın çalışması da May’in çalışması gibi klasik anarşizmin sınırlarını postyapısalcı felsefenin katkılarıyla genişleterek yeni bir siyasal direnç ve etik imkanını sorguluyor. Bu sorgulama özcü olmayan bir kimlik ve iktidar algısı çerçevesinde kurgulanmış bir arayışın eşliğinde yapılıyor. Metnin zengin argümantasyonu bir yandan anarşizmi ve postyapısalcılığı anti-otoriter bir eksende buluştururken, bir yandan da -May’in metninden daha derin bir şekilde- buluşan bu iki akımın ruhundaki çelişkilere, sorun alanlarına ışık tutuyor. Klasik anarşizmin postyapısalcı düşünürler üzerinden okunmasına dayanan metin, anarşist düşünüşün kısıtlılıkları ile postyapısalcılığın tuzakları arasında sıkışmadan istifade edilebilecek bir özgürleşim imkanını tartışıyor. Yapılan tartışmada -Bourdieu’cu anlamıyla- bir “ile ve karşı” (with and against) okuma stratejisi kullanılıyor. Yani anarşizm ve postyapısalcılık hem birbirleriyle hem birbirlerine karşı okunurken, kitap boyunca karşımıza çıkan düşünürler de aynı şekilde hem kendileriyle hem kendilerine karşı ele alınıyorlar. Bu okuma stratejisi içinde May’in izinden gidilerek anti-otoriteryanizm etik sınırlarıyla birlikte düşünülebilecek bir proje olarak sunuluyor. Klasik anarşizmin eşitlik ve özgürlük ideali ile olumsal, çoğulcu ve özcülük karşıtı bir bakış açısının sentezine dayanan postyapısalcı/post-anarşizmin radikal bir siyaset imkânı olarak değeri konusunda Newman’ın çalışması izleri daha belirgin hatlarla çizilmiş bir yol haritasını takip ediyor.
Newman’ın 8 bölümden oluşan ve May’in çalışmasına kıyasla bir hayli hacimli olan kitabının temel düşünüm nesnesi siyaset felsefesinin kalbinde yatan bir kavram olarak iktidar. İktidar kavramının diğer büyük kavramları çağırma mahareti tartışmanın zorunluluklarıyla birleşince özgürlük, eşitlik, etik gibi bir dizi kavram da kitabın haritası içinde kendine yer buluyor. Lacan’cı terimlerle konuşmak gerekirse -Newman için- iktidar bir gerçeklik değil, “her zaman aynı yere dönen” bir Gerçektir. Yani iktidarı simgeleştirmek, onu bir sürecin ürünü ya da sonucu olarak görüp bastırmak mümkün değildir. İktidar, herhangi bir dolayımla değil, doğrudan kendiliğiyle ele alınmalıdır. Newman bu noktadan hareketle “iktidarın yeri” dediği bir kavramsallaştırma önerir. Buna göre iktidar ve otoriteyi ortadan kaldırmayı hedefleyen teorik ya da pratik müdahalelerin bünyesinde iktidarı ve otoriteyi yeniden kuran ve onaylayan bir eğilim saklıdır. Bu eğilimin işleyiş mantığı gücünü özcülükten almaktadır. Newman’ın çalışmasında ortaya konduğu haliyle siyasal olanı düşünmenin kadim paradokslarından birisi tahakkümü kaldırmak isterken onu onaylamaktır. Yani, “iktidarın yeri” tuzağına düşmektir. Özsel bir direniş noktası önermek bir otorite söylemi üretimine peşinen teslim olmak demektir. Buradan kalkarak kitabın ilk iki bölümünde -May’in kitabında olduğu gibi- klasik Marksizm ve anarşizm ele alınmaktadır. Yazar bu iki ideolojiye “iktidarın yeri” penceresinden bakmaktadır. Newman’a göre klasik anarşistler, Marksistlerin düştüğü “iktidarın yeri” tuzağını göstermekte son derece başarılı olmuşlardır. Çünkü anarşistlerin de vurguladığı üzere, klasik Marksizm, özcü ve ekonomik indirgemeci bir bakış açısından hareket etmesi nedeniyle bir iktidar biçimini ortadan kaldırıp onun yerine bir başkasını koymaktadır. Ancak klasik Marksizmin düştüğü tuzak, kendisini anarşizm için de göstermiştir. İktidarı kendisi olarak değerlendirmek konusundaki başarılarına rağmen anarşistler insan öznesini saf bir direniş yeri, kirlenmemiş bir kalkış noktası olarak kurmakta ve dolayısıyla özcü bir bakış açısına teslim olmaktadırlar. Devlet iktidarının yapaylığının karşısına insan özünün doğallığını koyan Manici bir yaklaşım temelinde klasik anarşistler Marksizmdekine benzer bir şekilde tahakküm kapısını açık bırakan bir devrim nosyonuna sahiptir ve hem anarşizm hem de Marksizm özcülükle malul bir yer problemi yaşamaktadır. O zaman direniş nereden kurulacaktır? Newman işte bu noktadan itibaren klasik anarşizmi postyapısalcı gelenek üzerinden düşünmeye başlar. Ama bir aracıya ihtiyacı vardır. Burada devreye sınıflandırılması güç, tekinsiz bir isim girer: Max Stirner. Çalışmasının üçüncü bölümünü Stirner’e ayıran Newman, bu figürü özellikle insan özü fikrinin eleştirisi bağlamında değerlendirmektedir. İnsanın özünü aşkın bir yapı olarak kabul etmeyi reddederek bu özü söylemsel bir kurgu olarak değerlendiren Stirner bu bakımdan anarşizmden kopmaktadır. Ama Stirner sadece bir kopuşa değil, bir açılıma da işaret etmektedir. Zira, iktidarın işleyişini insanın siyasal bakımdan özneleştirilmesi süreci olarak görerek postyapısalcı düşünceye ilham veren bir açılım yaratmıştır. Bu bakımdan Stirner klasik Marksist ve anarşist geleneklerin uzağında, postyapısalcı düşünüşün kıyılarında yer almaktadır.
Newman, Stirner’in yer aldığı koordinatları iyi değerlendirerek bir sonraki bölümde Foucault’yu tartışmaya açmaktadır. Michel Foucault da tıpkı Stirner gibi iktidarı özsel sınırlarla düşünmekten ve “İnsan”ı tanrılaştıran bir hümanist gelenekten uzak durmaktadır. Hem Stirner hem Foucault için iktidara direniş iktidarın sınırları içinden gerçekleşmelidir. Ekonomik indirgemeciliğe ve kurumların fetişleştirilmesine dayalı çözümlemelere getirdiği eleştirilerle birlikte Foucault akıl ve ahlak normlarını da tahakküm süreçlerinin olağan şüpheliler listesine almaktadır. İktidar pratiklerinin işleyişini heyecan verici bir biçimde açıklamasına rağmen Foucault’nun evreninde direniş imkânı meselesinin açıkta kalması Newman’ın başka isimleri yardıma çağırmasına yol açar. İşte tam bu noktada, yani beşinci bölümle birlikte Deleuze ve Guattari devreye girer. Deleuze ve Guattari’nin devlet nosyonunu Marksizmden ziyade anarşizme yakın bulan Newman, onların düşüncesinde iktidarın ve direnişin belirli bir yeri olmadığına işaret ederek arzu kavramını öne çıkarır. Aslında Newman için asıl önemli olan Deleuze ve Guattari’nin kurduğu sınır-aşıcı, esnek, akışkanlıklara vurgu yapan anti-otoriter düşünme yöntemidir. Deleuze ve Guattari ile birlikte bir dışarısı nosyonunu kavramsallaştırmak daha çok yöntemsel bir sorun halini almaktadır. Newman, sorunu bir sonraki bölümde Derrida’nın yapısökümcü stratejisini kullanıma sokarak çözmeye çalışır. Derrida, Newman’ın gösterdiği üzere, postyapısalcı düşünüşün kendisini bir kalkış noktasından mahrum bırakmasından kaynaklanan paradoksların imhasında etkili bir figürdür. Zira içerden oluşturulmuş bir dışarısı olasılığı en kanlı canlı haliyle Derrida’nın yapısöküm mantığı içinde görünürlük kazanmaktadır. Bu görünürlük yedinci bölümde Lacan’ın özneleşme ve eksiklik üzerine söyledikleriyle yeni bir safhaya geçer. “İktidarın yeri” tuzağına düşmeyecek bir dışarısı nosyonu, kimliklerin taşıdıkları eksiklik ile iktidarın sahip olduğu eksikliğin arasındaki farkın üzerinden kurulabilecektir. Lacan, bu temelde, yer paradoksuna düşmeyecek bir dışarısı nosyonuna kapı açmaktadır ve bu haliyle postyapısalcı düşüncenin kendi sınırlılıkları aşmada hayatî bir eşikte durmaktadır.
Saul Newman’ın tüm bu tartışmalar etrafında akan çalışması Todd May’in attığı temellere sadık kalmakla beraber meselesini Derrida ve Lacan gibi figürler üzerinden düşünmesiyle yöntemsel açıdan hatları daha keskin ve yaratıcı bir metin olarak dikkat çekiyor. Newman’ın tartışmasının bir başka önemi May’in metnindeki bir eksikliği gidermesinden geliyor. Anarşizm ile postyapısalcılık arasındaki ilişkideki geçişkenliği sağlayacak bir aracı problemi Newman’ın özgün teziyle öne çıkardığı bir isim olan Max Stirner ile çözüm buluyor. May’in temsil sorunsalına ve etik arayışa odaklı değerli çalışmasının ortaya koyduğu soruların anlamı ve önemi böylelikle Newman’ın metniyle birlikte daha da derinleşmiş oluyor. Nihayetinde hem May hem de Newman sordukları sorular ve yöntemsel tercihleriyle radikal bir siyaset imkânına yönelik ilham verici bir deneyimin kapılarını ardına kadar açıyorlar. Bize de postyapısalcı anarşizmin -bir taktik siyaset felsefesi ve pratiği olarak- meydan okumasıyla açılan kapılara doğru “sorarak yürümek” kalıyor.
H.Bahadır Türk

fuck the system!
|
|
Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
|
|
|
| Seçenekler |
|
|
| Stil |
Normal
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 20:42 .
Powered by vBulletin® Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.
Copyright ©2007 - 2008 khAos.info
|
|
|
|