Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür  & Sanat ve Mizah  Forumu Ana Sayfa İletişim Site Haritası

Geri git   Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür & Sanat ve Mizah Forumu > Ciddi Mevzular > Anarşizm

Anarşizm Biz ki caniyiz! Herkes için ekmek, iş ve her türlü bağımsızlık ve adaleti istiyoruz.

Karl Marks'ın Sermaye Kuramı

Anarşizm içerisinde Karl Marks'ın Sermaye Kuramı konusu: Marksizme Dair Kişisel Bilgi Argümanımın Bir Özeti Marksist Dünya Görüşünde Sermaye Kuramının Rolü İmdada Yetişen Politik İktisat I. MARKS'IN YÖNTEMİ Döngüsel Mantık II. METALAR, DEĞER VE PİYASANIN ROLÜ Metanın İçsel ...

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 21-09-2009, 17:40
kaos - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Anarşi!
 
Üyelik Tarihi: 23-10-2007
Yaş: 37
Mesajlar: 957
Standart Karl Marks'ın Sermaye Kuramı

Marksizme Dair Kişisel Bilgi
Argümanımın Bir Özeti
Marksist Dünya Görüşünde Sermaye Kuramının Rolü
İmdada Yetişen Politik İktisat
I. MARKS'IN YÖNTEMİ
Döngüsel Mantık
II. METALAR, DEĞER VE PİYASANIN ROLÜ
Metanın İçsel Çelişkisi
Emeğin Fenomenolojisi
Bilim Değil, Bir Felsefe
III. ARTI DEĞER
Sömürü
Artı Değerin Üretimi
Ahlakçılık mı, Bilim mi?
Tanımsal Olarak Sömürü
Sömürü: Yanlızca Ekonomik mi?
Politik/Toplumsal, Örgütsel Sömürü
Temel Olarak Ekonomi
Ekonomi: Bilim mi, İnsan Davranışları mı?
Döngüsel Mantığın Geri Dönüşü
Kuramın Küstahlığı
Sermaye Kuramı: Ahlaki Bir Doktrin

Ron TABOR
Ağustos 2000

Marksizm, çalışma yetisi, [yani] emek-gücü dışında hiçbir mülkiyeti olmayan, kapitalizm tarafından yaratılmış işçi sınıfının, uluslararası emekçi sınıfının görüş açısı (gerçek çıkarları ve doğal bakış açısı) olduğu iddiasındadır. Marksizm, buna dayanarak hem doğru bilimsel bir tarih kuramı ve hem de insanlığın kurtuluşu programı olduğuna inanır. Karl Marks ve arkadaşı Friedrich Engels'in yaptıklarını iddia ettikleri şey; çalışan sınıfın devrimi sayesinde kaçınılmaz bir şekilde --komünizm olarak adlandırdıkları sınıfssız ve devletsiz toplumun bağrında-- insan özgürlüğünün kurulmasına yol açacak, tarihin altta yatan mantığını keşfetmekti.

Bu iddialara rağmen, Marksistlerin önderliği altında gerçekleştirilen devrimler ne Marks ve Engels'in tasavvur ettiği komünizmin yaratılmasına; ne de komünist toplumun ilk aşaması olarak adlandırdıkları, sosyalizme geçiş olarak düşündükleri ve savundukları proletarya diktatörlüğüne yol açtı. Bu devrimler, bunun yerine bürokratik seçkinlerin işçiler adına, çalışan sınıf ve diğer toplumsal katmanlar üstünde yönetsel bir hakimiyet kurdukları totaliter rejimlerle sonuçlandı. Bu sistemler sanırım en iyi şekilde devlet kapitalizmi olarak tanımlanabilir.
Şurası kesin ki, Marksist devrimlerden kaynaklanan sistemler pekçok açıdan Marks ve Engels'in [sahip oldukları] komünist toplum görüşünün antiteziydiler/antitezidirler. Ama bence, bu sonuçlar Komünist toplumlara eleştirel yaklaşan Troçkistlerin ve diğer Marksistlerin iddia ettikleri üzere, Marksistlerin yaptıkları hataların veya "objektif koşulların" birer sonucu değildir. Bunlar bizzat Marksizmin altta yatan kendi mantığından kaynaklanmaktadırlar. Bu nedenle bu rejimler, Marksizmin yanlışlaması veya olumsuzlaması olmak yerine, onun gerçek anlamını temsil etmektedirler.

MARKSİZME DAİR KİŞİSEL BİLGİ
Meseleyi hep bu açıdan görmemiştim. Uzun yıllar boyunca geçerliliğinin tutarlı bir inananı olan ve kuramsal varsayımlarının içine iyice dalmış, kendisini [ona] adamış bir Marksisttim. Günümüz toplumunun barbarlığı karşısındaki ahlâki nefretimi onaylıyor olmasının yanısıra; Marksizm, kapitalizm analizi ve tarih kuramıyla pekçok şeyi bilimsel bir yolla açıklıyor gözüküyordu. Bilgilendirici olmamaları, açıkça kapitalizmin özürcüsü veya basitçe aptalca olmaları yüzünden, alternatif kuramlardan her halükârda daha iyi iş yapıyordu.
Geçen bu zamanın büyük bir kısmında, çeşitli örgütlere dahil oldum; özellikle de Marks ve Engels'in özgürlükçü görüş açısını savunduğunu iddia eden ve bu idealden birer sapma olan Komünizmle yönetilen toplumlara karşı çıkan, Devrimci Sosyalist Birliği [Revolutionary Socialist League] içinde çalıştım. Ancak, bu kadar iyi niyetli bir dünya bakışından bu kadar berbat toplumsal sistemlerin nasıl olup da çıktığını anlama girişimlerin sonucunda, bizzat Marksizmin kendisinin bu tip totaliter rejimlerin kurulmasının esas sebebi olduğu sonucuna ulaştım.
Bu nedenle, her ne kadar Marksizmin --umut ediyorum ki benim onu analiz etmee yetim dahil olmak üzere-- benim düşüncelerim üstünde önemli etkisi olmuş olsa da, artık Marksist değilim. Ancak diğer pekçok eski Marksistin aksine ben kapitalizme sarılmadım. Modern endüstriyel toplumun --ekonomik, toplumsal ve bilimsel başarılarına rağmen-- milyonlarca insanı yoksulluğa, hastalığa ve erken ölümlere mahkum eden vahşi bir toplumsal sistem olduğunu; ve ırkçılığın, cinsiyetçiliğin, ekolojik tahribatın, faşizmin ve savaşın beslendiği bir zemin olduğunu düşünüyorum. Bunun sonucunda da, küresel kapitalizmin yerine demokratik, eşitlikçi ve dayanışmacı bir toplumu geçirecek bir radikal toplumsal dönüşümün gerekliliğine inanmaya devam ediyorum.
Ve yine Marksizmi değerlendirmemin sonucunda, gerçekten de devrimci, seçkincilik karşıtı bir programın; merkezsizleşmeyi, doğrudan demokrasiyi ve işbirliğini vurgulayan, radikal [bir şekilde] özgürleştirici ve eşitlikçi bir bakış açısına sahip, ve hedeflerine doğru ilerlemekte devleti bir araç olarak kullanmayı açıkça reddeden yapısı içinde mümkün olduğunu sonucuna ulaştım.
Her ne kadar bugün Marksizm önemsiz bir toplumsal faktör olarak --ve öyle de kalacakmış gibi-- gözüküyorsa da, ben bunun geçici bir şey olduğuna inanıyorum. Er ya da geç kapitalizmin adaletsizliklerine karşı mücadeleler şiddetlenecek, ve Marksizm ve Marksist örgütlenmeler, veya onlara çok benzer olan bir şey yeniden canlandırılacak. Bu nedenle, liberter ve eşitlikçi fikirlere bağlı kalan radikallerin, Marksizmin hem içeriğini hem de toplumsal önemini anlamalarının hayati olduğuna inanıyorum.
Bu makalede ve bu derginin bir sonraki sayısında yayınlanacak bir başka makalede, Marksist dünya görüşününün temel kısmını, [yani] Marks'ın kapitalizmi analiz edişini sorgulayamak suretiyle, Marksizmi şimdi nasıl gördüğümü ortaya koymaya çalışacağım. Burada kendi durumumu ispatlama iddiasında olmadığımı açıkça belirtmek istiyorum. Bence, uğraştığımız sorunların çoğunun ne doğruluğu ne de yanlışlığı ispatlanabilir (Marksizme karşı argümanımın bir kısmı da budur zaten). Burada benim yapmaya çalıştığım şey, Marksizmin ne olduğunu ve bugünkü sonuçlara neden yol açtığına dair bir yorum geliştirmektir. Eğer bu analiz, Marksizmi ve onun tarihsel sonuçlarını açıklamaya yardımcı olursa, amacına ulaşmış olacaktır.

ARGÜMANIMIN BİR ÖZETİ
İlk önce bir bütün olarak kendi argümanımı ortaya koyacağım.
1. Marksizm felsefi bir dünya görüşüdür, dünyanın spekülatif bir yorumlanmasıdır. Bundan kastım, [Marksizmin] evrenin doğası ve insanın buradaki yeri, tarihin anlamı ve amacı, insan bilincinin kaynağı ve bilgimizin kesinliği, özgürlük tanımı ve ona nasıl ulaşılacağı gibi "derin" meseleler hakkında bir takım inanları içeriyor olmasıdır. Bu meseleler felsefeciler ve diğerleri tarafından binlerce yıl tartışılmış ve münakaşa konusu edilmiştir; ancak ne Marks'ın zamanında ne de zamanımızda, bu meseleler bilim (veya başka herhangi bir şey) tarafından halledilmiş --doğruluğu ya da yanlışlığı ispat edilmiş-- değildir. Ne de, benim görüşüme göre, bunlar [gelecekte] halledilebilirler. Bunlar, en nihayetinde her insan oğlu için yargı ve seçim konusu olan şeylerdirler.
2. [Marks'ın] kuramının tanımlandığı şekliyle felsefi olması gerçeğine rağmen, Marks kuramını --aynen sorgulanmış, fizik, biyoloji ve diğer bilimsel alanların kuramları gibi-- doğruluğu ispat edilmiş, bilimsel [bir kuram] olarak sunar. Kendine özgü felsefi önbelirlemeleri [presupposition] olsa da, bilim açık bir süreçtir: [bilim], çeşitli dinlere ve felsefi inançlara sahip olan farklı uluslardan ve kültürlerden gelen çok sayıdaki bireyin dahil olduğu, zaman ve uzam içinde ortaya çıkan, işbirliği sonucu oluşan bir çabadır. (Bu işbirliği onun başarılı olmasının nedenlerinden birisidir.) Yine kabul edilmiş muamele kurallarını; verilerinin, yöntemlerinin, hipotezlerinin ve kuramlarının devamlı olarak test edilmesini içerir. Bunlar belirli bir zamanda, hakim olan kuramlarının geniş ölçüde kabul edilmesine, ve yeni kuramların rakip olarak ortaya çıkabileceği ve muhtemelen de eskisinin yerini alabileceği yolların açılmasına hizmet eder.
Bunun aksine Marksizm, uygulayıcılarının aynı felsefi amentüyü [credo, inancı] paylaştığı kapalı bir sistemdir. Standartlaşmış muamele kuralları yoktur; ve "kuram ve pratiğin birliği" iddiasına rağmen, asla kendisinin test edilmesine olanak vermez (Marksizmin tarihsel sonuçları ne olursa olsun, bu Marksistler kendilerini onun temize çıkarılmasına adarlar. Onun başarısızlığını yargılayanların ise Marksistliği sona erer.) Bunun da ötesinde, bunun tartışılması çoğunlukla kanla karara varılan --ki Marksistlerin bunu yapmak için ellerinde araçları vardır-- kuramsal tartışmaları andırır. Marksizmin bilimsel olduğunu iddia etmesinin --bahanelerinden arındırıldığında--, akssi takdirde elde edemeyeceği bir otorite havasını sağlamaya teşebbüs etmekten başka bir anlamı yoktur.
3. Her ne kadar Marksizm bilimsel olmasa da, en azından yıllarca boyunca yeterince sayıda insan üzerinde tarihsel olarak önemli bir kuvvet olmayı başabilecek kadar ikna edici olmuştur. Makul bir tarih kuramı ortaya koymasının yanısıra, kapitalizme karşı geliştirdiği özenli eleştiri ve onun yıkılmasını talep etmesi, günümüz toplumundaki adaletsizliklerden zaten rahatsızlık duyan orta sınıf entelektüeller ve diğer entelektüel eğilimler için Marksizmi çekici kılar.
4. Marksizmin bilimsel olduğu iddiası, büyük ölçüde Marks'ın kapitalizm analizine, özellikle de şaheseri olan Kapital'e dayanmaktadır. Marks'ın çalışması, kapitalist ekonomik sistemin dinamiklerini incelemesinin yanısıra, Marksistlerin sosyalizmin "maddi temelleri" olarak adlandırdıklarının ortaya konulması demektir. Özellikle de kapitalizmin, sosyalist bir devrimi --Marks'ın deyişiyle-- kaçınılmaz kılacak toplumsal koşulları yaratacak eğilimler barındırdığını gösterilmesi amaçlanmıştır.
(Marks ve Engels'in "kaçınılmaz" ve "gereklilik" gibi kelimeleri sıklıkla kullanmalarına rağmen, Marksistler devamlı olarak sosyalizmin/komünizmin kaçınılmaz olup olmadığını ve Marks ile Engels'in bunu düşünüp düşünmediklerini tartışırlar. Bu konu üstüne sonuçsuz tartışmalardan kaçınmak için benim buradaki Marksizm analizimin, sosyalizmin hem kaçınılmaz olduğu inancı için hem de yüksek olasılıklı olduğu görüşü için geçerli olduğunu belirtmeliyim.)
5. Üretimi sırasında şaşılacak kadar emek harcanmasına rağmen, kapitalizmin pekçok farklı yanına dair akla uygun açıklamalar içermesine ve [kullandığı] engin akademik araçlara rağmen; Marks'ın sermaye analizi, aynen kuramının geri kalanı gibi bilimsel bir kuram değildir, felsefi bir yapıdır. [Marks'ın sermaye analizi], daha geniş dünya görüşünün objektif bir onaması olmaktan ziyade, bu [dünya] görüşünün varsayımları ve talimatlarıyla telkin edilmiştir.
6. Birçok varsayımlar yapmasına ve sonuçlarını daha ileriye götüren usuller kullanmasına rağmen Marks, kendi meselesini ispatlayamamıştır. Konuşma diliyle ifade edecek olursak, yaptığı şey aslında aradığı şeyleri bulmaktı. G.W.F. Hegel'in İdealist Felsefesi'nden yükselen Marks, insanlığın doğası, ve insan tarihi ile toplumunun yapısı içinde gömülü olan içsel [immanent, hep olan] bir ilke olarak, insan özgürlüğünü aradı ve onu bulduğunu sandı.
7. Bir kuram gövdesini temsil etmesinin yanısıra, Marksizm devrimci eylem için bir kılavuz olduğunda da ısrar eder. Marksistlerin kapitalizmi devirmek için işçileri örgütlemesi genel talebinin ötesinde; devrimciler tarafından belirli bazı tedbirler alınabilmesi için, onlara bunu yapabilecek konumda olma yetkisi sağlar. Bunlar, diktatöryal bir devletin kurulmasını, tüm mülkiyetin bu devlet elinde ulusallaştırılmasını ve buna direnen herkesin bastırılmasını içerir. Bunlar yerine getirildiğinde ise, bu gibi tedbirler totaliter bir toplumun kurulmasına neden olur.
8. Proletaryanın görüş açısını yansıtmak ve özgürlüğe giden yol olmaktan ziyade, Marksizm, en iyi şekilde toplumsal olarak belirli bazı duyarlı entelektüellerin ve diğerlerinin, toplumu kendi değerlerine göre yeniden örgütleme ve idare etme arzularını ifade eden bir ideoloji olarak anlaşılabilir. Küresel kapitalizmin eşitsizliklerince rahatsız edilmiş bu insanlar; bunun yerini alacak rasyonel, adil ve gerçekten demokratik olarak gördükleri bir sistemi --özel mülkiyetin ve toplumsal sınıfların ortadan kaldırıldığı, ve ekonomik üretim ile dağıtımın piyasa araçları yerine bilinçli, bilimsel bir planla yürütüldüğü [bir sistemi]-- vaat eden bir dünya görüşüne doğru çekilirler.
9. İdeal bir toplumun savunan tüm programlar gibi, Marksizm de elitist bir potansiyel taşır. Kendisinin doğru olduğuna inanarak, kendi bakışının tek doğru rasyonel toplum olduğunu ve kendi stratejisinin bunu gerçekleştirmenin tek yolu olduğunu öne sürer. Aynı zamanda da, sosyalist devrimin maksatlı [gayeli, amaçları uyuşan] ajanlarının, [yani] işçi sınıfının otomatik olarak bunu kabul edeceğini varsayar. Böylece, Marksist program ile [programın] temsil ettiğini iddia ettiklerinin arzu ve çıkarları arasındaki bir çatışma olması ihtimalini ortadan kaldırır.
10. Marksist devrimcilerin iktidara gelip, kuramları tarafından belirlenmiş stratejileri uygulayarak proletarya diktatörlüğü olduğuna inandıkları merkezi bir devleti kurmalarına olanak tanıyan başarılı bir devrim veya diğer başka bazı olayların ardından, Marksizmin elitist potansiyeli bir gerçek haline gelir. Bundan sonra kendi bakışlarını --işçiler de dahil olmak üzere-- toplumuun geri kalanına dayatacak hem fırsatlara hem de güce sahip olurlar. Eğer işçiler (veya başkaları) direnirse, "yanlış bilinç"le donanmış (veya basitçe "karşı-devrimci") olarak nitelendirilir ve bastırılırlar.
11. Genel olarak, Marksistler dünya görüşlerinin içerdiği elitizmin farkında değildirler. Marksizmin önvarsayımlarının içinde sıkışmış bir halde, amaçladıkları devrimin en nihayetinde devletsiz ve sınıfsız --insanlığın gerçek kurtuluşu-- veya en azından kapitalizmden çok daha etkin, adil ve demokratik bir topluma yol açacağına samimiyetle inanırlar. İşte bizzat bu yanılsama, Marksist programı ve onun yetkilendirdiği baskıcı tedbirleri yürütmeleri için, onlara [gerekli olan] ahlaki arzuyu ve özdisiplinini sağlayan şeydir.
12. Bu nedenle, Marks kendi dünya görüşünün insanlığı özgürleştireceğine inansa da; programının mantığı, aştığını düşündüğü tahakküm ve ezilme ilişkilerini yeniden ortaya çıkarır ve onları kuvvetlendirir.
Eğer yüzeyin altına bakılırsa, Marksizmin tarihsel sonuçları Marksist kuramda görülebilir. Bu, Marksist dünya görüşünün geri kalanının otoriter içeriğinden bir şekilde bağımsız olarak değerlendirilen; şaşırtıcı bir şekilde anarşistler ve diğer anti-Marksist radikaller tarafından kapitalizmin ikna edici bir eleştirisi olarak sıklıkla desteklenen Marks'ın sermaye kuramını da içerir.

MARKSİST DÜNYA GÖRÜŞÜNDE SERMAYE KURAMININ ROLÜ
Marks ve Engels, "ütopyacı" olarak adlandırdıkları diğer sosyalizm taraftarlarının aksine, sosyalizmlerini "bilimsel" olarak adlandırdılar. Marks ve Engels'e göre, ütopyacı sosyalistler ideal toplum görüşlerini kapitalizmin içsel dinamiklerinden bağımsız olarak üretmişlerdi. Bunun da ötesinde, bu tip toplumlar kurmayı denediklerinde, bunları toplumsal ana akımın [hakim görüşün] mümkün olduğunca dışında küçük koloniler olarak oluşturmuşlardı. Bu anlamda aralarında Robert Owen, Henri Saint-Simon ve Louis Fourier'in bulunduğu bu reformistler, Thomas More'un geleneğini temsil ederler. More'un 1516'da yazdığı Ütopya adlı kitabı, okyanusun ortasındaki bir adada kurulmuş olan ideal bir toplumu tasvir eder. "Ütopyacı sosyalistler" terimi bu nedenle ortaya çıkmıştır. ("Ütopya", tesadüfen Yunanca'da "hiçbir yer" anlamına gelir.)
Ütopyacılar, toplumu reforme etme stratejisine sahip oldukları ölçüde; bu ya (1) yönetici sınıfları ütopyacı modelleri uygulamaya ikna ederek, süreç içinde iktidarlarından ve toplumsal konumlarından vazgeçirilmeleri [umudunu], veya (2) geleneksel toplumsal yapılardan bir nebze de olsa uzakta olan yerlerde bu tip toplumlar kurup, ardında da dünya nüfusunun büyük bir kısmının en sonunda bu örnekleri takip edeceği umudunu içerir.
Marks ve Engels, bu gibi planların başarısız olmaya mahkum olduğuna inanıyorlardı. Bunun yerine, sosyalizmin hem neye benzeyeceğine hem de nasıl kurulabileceğine yönelik fikirlerini, kapitalizmin içsel dinamikleri üzerinde temellendirmeyi amaçladılar. Onlara göre sosyalizm, suni bir şekilde tarihsel sürecin dışında düşünülen ve uygulanan bir şey olmaktan ziyade; ancak toplumsal gelişmenin bir sonucu olarak ortaya çıkarsa gerçekleşebilir.
Bilimsel bir tarih kuramının yanısıra, sosyalizmi kapitalizmin içsel dinamikleri üzerine yerleştirmeye gösterdikleri bu ilgi; bu kuramın özel bir kısmı olarak, Marks ve Engels'in tarihsel gelişmenin en son aşaması olarak gördükleri kapitalist toplumu analiz etmesini gerektirir. 1848'de yayınlanan, Marksizmin en ünlü programatik ifadesi olan Komünist Manifesto, sosyalizmin kapitalizmin ve hatta tüm tarihin içsel mantığının zorunlu bir sonucu olduğunu göstermeye yönelik girişimlerin ilk ifadesidir.
Marks bir arkadaşına 1852'de yazdığı mektupta genel konumunu şöyle ifade ediyordu:
"Bana gelince, modern toplumdaki sınıfların veya onlar arasındaki mücadelenin varlığını keşfetme bana ait değil. Burjuva tarihçileri benden çok önce bu sınıf mücadelesinin tarihsel gelişimini, ve burjuva ekonomistleri ise sınıfların ekonomik anatomisini tasvir etmişlerdi. Benim yeni olarak yaptığım şeyse şunları kanıtlamak oldu: 1) sınıfların varlığının, yanlızca üretimin gelişiminin belirli bir tarihsel aşamasına özgü olduğu, 2) sınıf mücadelesinin zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne yol açacağı, 3) bu diktatörlüğün ise, tüm sınıfların yok olmasına ve sınıfsız bir topluma geçiş demek olduğu." (Marks'tan J. Weydemeyer'e, 5 Mart 1852, The Eighteenth Brumaire of Louis Bonaparte, International Publishers, New York, 1963, s. 139, altı çizili yerler aslında vurgulu).
İMDADA YETİŞEN POLİTİK İKTİSAT
Bu zaman zarfında, Marks ekonominin ayrıntılı bir çalışmasını yapmaya --ki buna sonra "politik iktisat" denildi-- ve sonuçlarını sergileyerek bu iddialarını kanıtlamaya karar verdi. (Daha önce de çalışmış olmasına rağmen, Britanya Müzesinde saatlerce çalıştığı politik iktisat, bundan sonra entelektüel çalışmalarının temel odağı oldu.) Sonuç ise, eşzamanlı olarak hem kapitalist-taraflı (burjuva) ekonomi kuramlarının eleştirisinin kuramı hem de kapitalizmin ayrıntılı bir analizi olan "politik iktisadın eleştirisi" adını verdiği şeydi.
Marks'ın kapitalizm kuramının, basitçe bir kapitalist ekonomik sistemin analizi olmadığını anlamak önemlidir. Bu aynı zamanda ve de esas olarak yukarıda bahsedilen 2. ve 3. noktaların kanıtlanması girişimidir: yani kapitalizmin içsel dinamiklerinin zorunlu olarak --mantıksal ve kaçınılmaz olarak-- proletarya diktatörlüğüne yol açacağı; [bunun da] sınıfsız ve devletsiz komünist toplumun kurulmasıyla sonuçlanacağı.
Diğer bir deyişle, sermaye kuramı bir kimsenin kendi zevkine göre basitçe kabul ya da reddebileceği, bağımsız bir ekleme değildir; Marksist sistemin hayati bir bileşenidir. Sonuçta, Marksizmin tutarlı bir anti-otoriter eleştirisi bunu da ele almalıdır.
Bu kolay olmayacaktır. Öncelikle kuramın kapsamı engin, çok karmaşık ve özetlenmesi güçtür. Ardından, Marks bunu tamamlamamıştır. Analizinin çeşitli parçalarını sergileyen birçok broşür ve kitap yazmış olmasına rağmen, hayattayken derinlemesine incelemesinin sadece bir cildi --Das Kapital, Capital-- 1867 yılında yayınlanmıştır. Diğer iki cildi ise, ölümünden sonra Engels tarafından düzenlenmiş ve yayınlanmıştır. Ek bir materyal olan ve sıklıkla Kapital'in 4. Cildi diye anılan Artı-Değer Kuramı [Theories of Surplus Value] ise 1905-1910 arasında Karl Kautsky tarafından yayınlanmış, ve 1960'larda Moskova'daki Marksizm-Leninizm Enstitüsü tarafından yeniden düzenlenerek ve tercüme edilerek tekrar yayınlanmıştır. Kapital'in genel bir planı niteliğindeki Grundrisse adlı ek çalışma ise ancak 1939'da yayınlanmış ve 1973'de ingilizceye tercüme edilmiştir. Sonuç olarak, herhangi bir eleştiri --ve tabii ki dergilerde basılan makaleler--, hem kısıtlı olmak hem de en azından belli ölçülerde farazi [ing. conjectural, tahmine dayanan] olmak zorundadırlar.
Durum böyleyken, aşağıda ve bir sonraki yazımda Marks'ın analizin bazı anahtar niteliğindeki yönlerini genel hatlarıyla ortaya koymaya; ve [Marks'ın analizinin] Marksist programın bilimsel olarak onanmasından ziyade, Marksist dünya görüşünün [özünün] kanıtlanmamış önvarsayımlarıyla doldurulmuş olduğunu göstermeye çalışacağım.
Her ne kadar Marks'ın kuramını olabildiğince kısa ve açık bir şekilde ortaya koymaya çalıştıysam da, bunun hem muğlak hem de yavan bir şey olduğunun farkındayım. Bu kısımlarla uğraşmakta isteksiz olanlar bunları atlayabilirler. Umut ediyorum ki, argümanım yine de anlaşılır olacaktır.

I. MARKS'IN YÖNTEMİ
Kapitalist toplumu incelemek için Marks soyutlama yöntemini [a method of abstraction] kullanır. Toplumsal dinamikleri laboratuvar ortamında araştırmak kolay olmadığı için, Marks incelemek istediği olguyu zihinsel süreç [mental process] yoluyla yalıtır [diğerlerinden ayırır]. Esas dinamikler olarak değerlendirdikleri üstünde özellikle yoğunlaşmak amacıyla, analizinin herhangi bir düzeyinde önemsiz saydıklarını geçici olarak dikkate almaz. Süreci araştırdıktan sonra, daha önce dışarsa bıraktığı fenomenleri [phenomenon, görüngü] adım adım incelemesine dahil eder. Yazdığı dönemde, Britanya'nın en gelişkin olan olması ve diğer tüm toplumların geleceğini göstermesi nedenleriyle; özellikle ve açıkça Britanya kapitalizmini analiz etmeyi seçer.
Bu tercihe binaen ve genel olarak yöntemini ifade etmek üzere, Marks şunları yazar: "Bunun ötesinde, ekonomik biçimlerin analiz edilmesinde ne mikroskopların ne de kimyasal belirteçlerin [ing. reagent, kimyada bir maddeyi saptamak ya da ölçmek maksadıyla kullanılan diğer bir madde] faydası olur. Soyutlamanın gücü her ikisinin de yerini almalıdır." (Kapital, Cilt 1, International Publishers, New York, 1967, s. 8).
Marks'ın yönteminin sonucu, kapitalist toplumun --daha önemli olanından daha az önemli olanına doğru olarak-- çeşitli yönlerinin içsel yapılarını ve dinamiklerini ortaya koyan bir dizi modeldir. Bu modeller, hepsi birarada ele alındığında bir bütün olarak kapitalizmin işleyişini açıklarlar. Aslında, Marks'ın basitten başlayarak giderek karmaşıklaşan kapitalist bir toplumun modeli tasarladığını söylemek daha doğru olacaktır. Üstelik bu evrim [gelişme] kapitalizmin tarihsel gelişimine uygun düşer.
Belirgin olmak gerekirse, Marks analizine metaların doğasını araştırarak başlar. Bunu yapmak için bütün üyelerinin işçi çalıştırmayan zanaatkâr, küçük çiftçiler ve benzeri; küçük ve bağımsız meta üreticilerden oluştuğu bir toplumu tanımlar ve analiz eder. Bu toplum, Marksist yazında "basit meta üretimi" olarak bilinir. Bu tip bir toplum, gerçek dünyada ayrı bir varlık olarak hiç var olmamıştır. En fazlasından feodalizm gibi diğer toplumların içinde veya kıyısında, eksik bir biçimde var olmuştur. Marks bu modeli, metaların doğasını ve "devinim yasaları" [laws of motion] adını verdiği, onların [metaların] üretimini ve değişimini açıklamakta kullanır. (Bakınız Kapital, Cilt 3, ss. 177-8.)
Bu temelden hareketle Marks, daha sonra sadece endüstriyel kapitalistlerden ve işçilerden oluşan bir toplumu tartışır. Diğer bir deyişle, ana iskeletine indirgenmiş kapitalizmi; yani belirli bir tipte meta-üreten bir toplumu analiz etmek ister --devletin, ticari ya da mali sermayenin, profesyonel orta sınıfın, küçük işadamlarının veya köylülerin olmadığı; dolaşımın (kapitalistler arasında alım ve satımın) ve uluslararası ticaretin işe hiç karışmadığı [bir toplumu]. Bu, Marks'a göre sistemin merkezi olan, sermaye imalatının veya üretiminin ana dinamiklerini ve tanımlayıcı özelliklerini ayırt etmek için gereklidir.
Bu ikinci model, birinciden türetilir. Daha kesin söylemek gerekirse, içsel dinamiklerinin gelişmesi sonucunda, hem kuramsal hem de tarihsel olarak birincisi ikincisine evrilir. Özellikle meta üretini genişleyip geliştikçe; basit meta üretimindeki bir grup üretici, üretim araçlarının (aletler, makinalar, vb.) sahipleri haline gelirler --yani kapitalistler; diğerleriyse sahipp oldukları araçlardan, vb.'lerinden yoksun bırakılarak, tek sahip oldukları meta kendi emek-güçleri [labour-power] olan proletarlar haline gelirler.
Bir kere tanımlandıktan sonra, bu ikinci model kapitalist üretimin doğasını incelemek için kullanılır. Zamanla, aynı yöntem kapitalist toplumun diğer bazı ve daha az önemdeki yanlarını analiz etmekte de kullanılır; ki bu giderek karmaşıklaşan ek modellerle sonuçlanır. Bunlar bir bütün olarak değerlendirildiğinde, bu kısmi modellerin bir bütün olarak kapitalist toplumun gelecekteki evrimini tahmin edebilecek kadar ayrıntılı bir analiz/model üreteceği varsayılır.

DÖNGÜSEL MANTIK
Marks'ın yaklaşımı ilk bakışta ilerlemek için akla uygun bir yaklaşım olarak gözükür. Keza bu politik ekonominin iki kurucusu Adam Smith ve David Ricardo'nun kullandığı, ve sosyal bilimlerde hala kullanılan yöntemin bir örneği olarak gözükür. Toplumun diğer yönlerinden ayrı, görece dar ve dikkatli bir şekilde tanımlanmış alana sahip olguları açıklamak için kullanıldığı sürece, bu meşrudur.
Ancak, daha dikkatlice bakılacak olursa, özellikle de Marks'ın sermaye analizi kuramının daha geniş içeriği içinden ele alınırsa; Marks'ın yaklaşımı, bu yöntemin suistimal edilmesi olarak görülebilir.
Ekonomik olgularla kısıtlıyken bile, Marks'ın usulü sorgulanmaya açıktır. Daha önce (basitleştirmek maksadıyla) dışarda bıraktığı faktörleri analizine tekrar dahil ettiği her defasında, hep bu ek faktörlerin daha önce dışlayarak ayırt ettiği dinamikleri ihlal etmediğini varsayar, ancak hiçbir zaman bunu göstermez. Diğer bir deyişle, kısmi modellerinin daima birbirleriyle tamamen tutarlı olduğunu varsayar. (Bu aslında Kapital'in en ünlü eleştirisi olan Eugen von Böhm-Bawerk'in Karl Marks ve Sisteminin Kapanması'nın temelini oluşturur).
Ancak kapitalizmin kesin olarak ekonomik yönlerine uygulandığında Marks'ın yaklaşımı ne kadar sorgulanmaya açık olursa olsun, ekonomik olmayan olguları --özellikle de devleti-- analizine dahil etmek için kullandığında, [yaklaşımı] oldukça şüpheli bir hale gelir. Bu durumda, [Marks'ın yaklaşımı] döngüsel mantığın bir örneği haline gelir: argümanın bizzat ispatlamaya çalıştığı şeyi argümanının başında varsayar. Bu ise, sermaye analizinin Marks ve Engels'in genel dünya görüşü içinde oynadığı rolden kaynaklanır.
Marksist tarih kuramının ana ilkelerinden birisi, insan toplumunun temelinin ve tarihteki belirleyici etmenin ekonomik olduğudur; veya Marksist bir şekilde koymak gerekirse maddi üretim olduğudur. Özellikle, Marksizmde herhangi bir toplum iki ana kısımdan meydana gelir: (1) toplumun "maddi altyapısı"nı [material base] oluşturan üretim güçleri [forces of production] (aletler, makinalar, vb.) ile üretim ilişkilerinin [relations of production] (toplumsal sınıflar arasındaki ilişkilerin) kombinasyonu; [yani], "üretim tarzı" [mode of production]; ve (2) genel olarak devleti ve siyasi ilişkileri, toplumsal ananeleri, felsefeyi, bilimi ve sanatı içeren "üstyapı" [superstructure].
Marks üstyapının kendine özgü içsel dinamikleri olduğunu ve altyapıdan belli bir ölçüde bağımsız olduğunu kabul etse de, "son kertede" altyapının gelişiminin üstyapının ve böylece de tüm toplumun gelişimini belirlediğinde ısrar eder. Günlük dilde söylersek, toplumun ekonomik sisteminin gelişimi, tüm toplumun evrimini belirler.
Şimdi, yukarıda bahsettiğim üzere, Marks'ın sermaye analizi sayesinde göstermeye çalıştığı şey, kapitalizmin ekonomik dinamiklerinin işleyişinin kapitalizmin yıkılmasına ve yerini sosyalizmin/komünizmin almasına yol açtığını göstermektir. Bunun için kapitalist ekonominin soyut, basitleştirilmiş bir şeklini temsil eden --devletin rolü ve diğer ekonomik olmayan faktörler de dahil olmak üzere--, önemsiz atfettiği şeyleri dışarda bıraktığı bir model geliştirir. Sonra da sistemin asli dinamiklerini analiz etmek ve nasıl geliştiğini göstermek için bu modeli kullanır.
Ancak aslında Marks'ın esas maksadını (kapitalizmin gelişiminin en sonunda sosyalist bir devrime neden olacağını) kanıtlamak için, ekonomik bir model kurmak ve bunun nasıl evrildiğini göstermek yeterli değildir. Modelin tüm toplumun gelişmesini tanımladığı da gösterilmelidir. Diğer bir deyişle, model sayesinde analiz edilen dinamiklerin Marks'ın başlangıçta dışarda bıraktığı faktörlerin evrimini, ve böylece de bir bütün olarak toplumun evrimini belirlediği gösterilmelidir.
Ancak Marks bunu asla yapmaz. İktisadi dinamiklerin kapitalist toplumun bütün gelişmesini belirlediğini asla kanıtlamaz. Daima bunun böyle olduğunu varsayar veya iddia eder. Diğer bir deyişle, --sermaye analizi de dahil olmak üzere--- çalışması boyunca Marks, kapitalizmin ekonomik dinamiklerinin kapitalist toplumun genel evrimini belirlediğini; yani bu analiz boyunca aslında kanıtlamaya çalıştığı şeyi varsayar.
Bu belki de en açık şekilde Marks ve Engels'in kapitalizm olgunlaştıkça devletin rolüne ilişkin yaptıkları tartışmalarda görülebilir. Kapitalizm geliştikçe, sermayenin daha büyük ölçeklerde yoğunlaştığını ve birkaç elde merkezileştiğini öne sürerler. Sonunda devletin kapitalist endüstrinin giderek daha büyük bir kısmını ele geçirmek ve toplam toplumsal sermayenin daha büyük bir kısmını sahiplenmek zorunda kalacağını tahmin ederler.
Sonuç ise devletin ekonominin büyük bir kısmını sahiplendiği ve işlettiği, yurttaşların büyük çoğunluğunun işçi olduğu ve ekonomik olarak etkin olmayan (az sayıdaki) bütün bir kapitalist sınıfın ise hisse kârlarının toplayıcısı durumuna düştüğü; fazlasıyla tekelleşmiş ve katmanlaşmış bir kapitalizm biçimi olacaktır. Bu koşullardan hareketle, bize sistemi devirme ve yerine sosyalizmi geçirme gereğinin herkes --özellikle de artık devasa olan proletarya-- için aşikâr olacağı teminatı verilir. (Bu konudaki tartışma için, bakınız Friedrich Engels, Socialism: Utopian and Scientific, Marx and Engels: Basic Writings on Poltics and Philosophy içinde, Lewis S. Feuer'in editörlüğünde, Anchor Books, Doubleday and Company Inc., Garden City, New York, 1959, ss. 101-104.)
Burada hayati olan, ama bahsedilmemiş iki varsayım vardır. Birincisi, bir sonraki yazıda tartışılacak olan sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi eğilimlerini mantıksal sonuçlarına götürülecektir. Bu eğilimlerin varlığı kesin olmakla beraber, bunlar Marks ve Engels'in tahmin ettiğine yakın boyutlara ulaşmamıştır.
Diğeri ise, devletin ekonomik modelle tamamen tutarlı bir şekilde hareket etmesidir; diğer bir deyişle, devletin eylemleri Marks'ın ayırt ettiği ekonomik dinamiklerce belirlenir: sermaye yoğunlaştıkça ve merkezileştikçe devlet bunları sahiplenir. Devletin kapitalist endüstrinin bazı kısımlarını sahiplendiği, bir bütün olarak ekonomi ve topluma müdehalelerinin çoğaldığı doğru olmakla beraber; keza bu süreç de yine hiç bir şekilde Marks ve Engels'in tahmin ettiği noktaya erişmemiştir, ve muhtamelen hiç erişmeyecektir. Ancak bir bütün olarak sistemin yaşayabilirliğini devam ettirmek gayesiyle, devletin endüstrileri sahiplenmeye direnebileceği, daha önce sahiplendiği endüstrileri elinden çıkarabileceği ve hatta belirli endüstrileri parçalayabileceği onların akıllarına hiç gelmemiş gözüküyor. Bildiğimiz üzere devlet bunu geçmişte yapmıştır, ve muhtamelen gelecekte de yapacaktır.
Az sayıda etmene dayanan ve diğer etmenlerin dışarıda bırakıldığı bir model oluşturmak, tabii ki kabul edilebilir bir şeydir. Ama bunu yaparken, ne yapıldığı hakkında açık olunulmalı ve modelin gösterebileceğinin ötesine geçen şeyler hakkında iddialarda bulunmaktan kaçınılmalıdır. Önümüzdeki bu olayda, kapitalizmin ekonomik dinamiklerini [sergileyen] bir model geliştirmek, ve "bütün diğer şeyler aynıyken" --yani, devlet gibi diğer faktörlerin ettkilerini açıkça dışarda bıraktıkça, ve sonradan da onların etkilerini hesaba katmadan onları gizlice sokuşturmaya çalışmadıkça-- diyerek, bunun sistemin nasıl işlediğini gösterdiğini iddia etmek meşru bir şeydir. Bu, Smith ve Ricardo'nun yaklaşımıdır; göstermeye çalıştıkları şeyden kaynaklanıyordu, ve bununla uyumluydu.
Smith ve Ricardo, kapitalist imalatın ve ticaretin ateşli taraftarlarıydılar, ve onları devletin kontrolünden ve feodal ilişkilerin bağlarından kurtarmayı amaçlıyorlardı. Diğer şeylerin yanısıra, şunları göstermek istiyorlardı: (1) kapitalist imalatın neden fazlasıyla üretken olduğunu; (2) bilinçli yönlendirmeler olmadan piyasa dinamiklerinin sistemi kendiğinden nasıl düzenleyebildiğini; ve (3) devletin müdehale etmediği durumlarda, sistemin en hızlı şekilde büyüyeceğini ve en etkin şekilde işleyeceğini. Eğer devlet müdehale ederse, kapitalizmin [kendi] modellerindeki gibi işleyebileceğini asla iddia etmediler. Ve bırakın insanlığın geleceğini bir tarafa, kapitalist toplumun bütününün uzun dönemli evrimini tahmin etmek için bile bu kısıtlı modelleri asla kullanmadılar.
Marks, kendi kuramını Smith ve Ricardo'nun çalışmaları üstünde temellendirmeyi amaçladı. Ancak, onların yaptığı gibi kapitalizmi meşru kılmak yerine, onların analiz ettiği dinamiklerin en sonunda kapitalizmin yıkılmasına ve yerini sosyalizmin almasına yol açacak içsel çelişkiler barındırdığını göstermek istedi. Ancak, bunu yapmaya girişirken, onların yöntemlerini meşru olmayan bir şekilde kullandı. Onlar modellerini devletin müdehale etmediği bir sistemin nasıl işleyeceğini göstermek üzere kullanırken, Marks ise bunu daha geniş bir iddiayı, yani ekonomik dinamiklerin devletin işlevini ve bir bütün olarak toplumun evrimini saptadığını teyit etmeye çalışırken kullandı. Ama, gördüğümüz üzere bunu ancak en başında varsayarak yapabildi.
Böylece, Marks'ın sermaye eleştirisi kapitalist üretimin yasalarını ortaya koyuyor, kapitalist toplumun evrimini belirliyor ve sosyalizmin kaçınılmazlığını (ya da yüksek olasılığını) vurguluyor gözükse de; bu hiç de böyle değildi. Sonuç olarak, Marks'ın kapitalizmin ekonomik dinamiklerine ilişkin analizi tamamıyla doğru olsa bile, bu bir bütün olarak kapitalist toplumun onun söylediği şekilde evrileceği, veya sosyalizmi ortaya çıkaracağı anlamına gelmez.

II. METALAR, DEĞER VE PİYASANIN ROLÜ
Yukarıda dikkat çektiğim üzere, Marks kapitalizmi incelemesine basit meta üretimi ve metaların tabiatı tartışmasıyla başlar. Bunun sebebi, Marks'ın görüşünde kapitalizmin bir meta üretim sistemi; diğer bir deyişle, malların (para aracılığıyla) değişim amacıyla üretildiği, ve ekonominin düzenlenmesinin piyasanın işleyişiyle kendiliğinden gerçekleştiği bir sistem olmasıdır.
Marks'ın tanımlamasına göre, meta değişim amacıyla üretilen bir şeydir. Eğer bir kimse bir şeyi kendi kişisel kullanımı için yaparsa, bu nesne meta değildir. Bir kimse ancak başka bir ürünle değiştirmek veya para karşılığında satmak niyetiyle bir şeyi yaparsa, bu nesne bir meta haline gelir.
Mark'a göre, her metanın iki çeşit değeri vardır; birisi onu niteliksel, diğeri ise niceliksel olarak tanımlar. İlki, kendine has belirli özelliklerince tanımlanan, metanın özel kullanımı veya faydası demek olan "kullanım-değeri"dir. Örneğin, bahsi geçen meta özel bir tür hamurdan yapılmış, belirli bir büyüklükte ve ağırlıkta olan bir ekmek somunu olabilir.
Öbür değer çeşidi ise, Marks'ın ilerleyen çalışmalarının sonucunda gösterdiği, basitçe "değer" olarak adlandırdığı; görünürdeki veya dışsal bir biçim olan "değişim değeri"dir. Değerin bu çeşidi tamamıyla nicelikseldir. Marks'ın düşüncesinde, belirli bir metanın değeri, o metayı üretmek için kullanılan "toplumsal olarak gerekli emek zamanı"nı yansıtır. Örneğimize devam edecek olursak, verili ekonomik gelişme düzeyinde, belirli bir ekmek çeşidini üretmek için ortalama olarak kullanılan "toplumsal olarak gerekli emek zamanı"nı yansıtır. Diğer bir deyişle, bir metanın değişim değeri, o metayı üretmek için --zaman cinsinden-- gereken ortalama emek miktarınca (ortalama koşullar altında, ortalama yoğunlukta çalışan, ortalama bir işçinin emeğince) belirlenir.
"Böylece şunu görürüz" der Marks, "herhangi bir nesnenin değerinin büyüklüğünü belirleyen şey, üretimi için gereken toplumsal olarak gerekli emek miktarıdır, veya toplumsal olarak gerekli emek-zamanıdır." (Kapital, Cilt I, s. 39.)
Marks, sıklıkla bir metanın değerini metanın içinde cisimlenen [embodied, somutlaşan, örtük olarak barındırılan] toplumsal olarak gerekli emek miktarıyla tanımlar. Değer --niteliksel olan kullanım değerinin aksine--, bu sayede farklı metaların birbirleriyle ilişikilendirilebileceği ve karşılaştırılabileceği, ve metaların piyasadaki satış fiyatlarının temelini oluşturmaya hizmet eden, niceliksel bir ölçüdür. Marksist analizde, emek tüm değerin kaynağıdır; çünkü ekonomik olarak konuşursak, meta emeğin "cisimleştirilmesi"dir [congelation]; maddi nesnelerde somutlaşan ortalama emek miktarıdır.

Bu sonuç, basit meta üretimi altındaki bütün emeğin ve kapitalizmdeki emeğin büyük bir kısmının ortalama emek, yani niteliksiz emek olduğu varsayımından kaynaklanır. Bunun sebebi ise, Marks'ın değerlendirmesinde, meta üretiminin genelleşmesine hizmet eden ekonomik sürecin aynı zamanda da emeğin bu seviyeye düşmesine [niteliksizleşmesine] neden olmasıdır. Özellikle, meta üretimi zaman içinde feodalizmin toplumsal bağlarını tahrip etmiştir. Böylece, bir zamanlar toprağa bağlı olan serfleri ve esnaf loncalarının kısıtlamalarıyla bir ağ gibi sarılan zenaatkarları; emeği niteliksiz veya saf, soyut emek olan mülksüz proletarlara dönüştürmüştür. Geriye kalan nitelikli emek ise, kapitalizmdeki niteliksiz emeğin bir karışımı olarak görülebilir ve analiz edilebilirler. Bu nedenle Mark'a göre, basit meta üretiminde ve kapitalizmde; metalar sadece basit, soyut emeğin bir ürünü değildirler. Metalar, bu emeğin cisimleşmiş veya somutlaşmış halidirler; ve metalarda somutlaşmış bu soyut emek miktarı onların değerini belirler.
"Değere gelince, tüm metalar belirli cisimleşmiş emek zamanı yığınlarıdır." (Kapital, Cilt I, s. 40.)
Değerin meta üreten sistemlerdeki bu iki yönlü doğası, emeğin aldığı iki biçimi yansıtır; veya başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, emek iki yoldan kavranabilir veya analiz edilebilir. Bir biçimi somut [maddi] emektir; belli koşullar altında çalışan belli bireylerin belli emekleri. Bu somut emek 'metalar'ın kullanım değerine denk düşer. Diğeri ise soyut emektir. Bu ortalama toplumsal emek; ortalama koşullar altında çalışan ortalama işçilerin harcadığı emek olarak kavranabilir. Gördüğümüz üzere bu ortalama toplumsal emek, metaların değişim değerlerine veya değere denk düşmektedir; ve onun değerini meydana getiren belirli bir metanın üretilmesi için gereken ortalama toplumsal emek miktarıdır.

Metaların doğasını ve iki çeşit değeri analiz ettikten sonra, Marks Smith ve Ricardo'nun genel yaklaşımını takip ederek, basit meta üretimi sisteminin (ve bunun uzantısı olarak tüm meta-üreten sistemlerin) bilinçli bir yönlendirme olmadan nasıl olup da ekonomik olarak aktif emeği çeşitli üretim dalları arasında dağıttığını gösterir. Bu piyasa sayesinde, özellikle de arz ve talep etkisiyle piyasa fiyatlarının metaların değerlerinden sapması sayesinde gerçekleşir.
Örneğin, herhangi bir anda eğer belli bir metadan çok fazla üretilirse bazı metalar alıcı bulamayacaktır; arz ve talep arasındaki etkileşim sonucunda, bu metanın fiyatı değerinin altına düşecektir. Sonuçta da, ürettiklerini artık satamayan veya kârlı bir şekilde satamayan üreticilerin bazıları üretim faaliyetlerini diğer metaların üretimine kaydıracaklar veya iş alanını terk edeceklerdir. Nihayetinde bu maldan daha az üretilecek, ve bir kere daha arz ve talebin sonucunda, metanın fiyatı değerine ve hatta onun da üstünde bir fiyata ulaşacaktır.
Öte yandan, aksine eğer belli bir metadan daha az üretilirse, bu metanın fiyatı değerinin üstüne çıkacaktır. Ortalama kârın üstünde kâr elde etme şansıyla ateşlenen bu metanın üreticileri, üretimlerini artıracak, diğer üreticiler de daha fazla üretmek üzere kaynaklarını buraya kaydıracak, ve belki de bu alana yeni üreticiler girecektir. En nihayetinde, arzdaki artış metanın fiyatını değerine ve belki onun da altına düşürecektir. Bu sayede, sallanarak-zıplayarak piyasa, fiyatın [değerin] çevresinde dalgalandığı bir dengeye ulaşır. Basit meta üretiminde, metalar bu denge [değerlerinden] değişime tabidirler. Ve bu dengenin kurulması, bozulması ve yeniden oluşturulması sayesinde, kaynaklar --özellikle de toplumun emeği-- üretimin farklı sektörleri arasında dağıtılır.
Marks'ın sözleriyle: "Metaların değer yasası, en nihayetinde toplumun sahip olduğu kullanılabilir çalışma-zamanının ne kadarının, her belirli meta sınıfına nasıl dağıtılacağını belirler. Ancak çeşitli üretim alanlarında gözlenen bu dengeye ulaşma eğilimi, bu dengenin devamlı olarak bozulmasına bir tepki olarak ancak şekillenmektedir." (Kapital, Cilt 1, s. 356).
Pazarın rolünün ve kapitalist ekonomi içindeki rolünün analizi, Adam Smith'in Ulusların Zenginliği (1776) kitabının ana odağını teşkil etmişti. Kitapta Smith, ekonomik kaynakların adeta "görünmez bir el" varmışçasına çeşitli üretim dallarına yöneldiğinden bahseder. Smith'in kullandığı metafor, piyasanın kendiliğinden ve bilinçli olmayan işleyişinin, toplumun ekonomik kaynaklarının rasyonel ve etkin dağılımını etkileyeceğini söylemenin başka bir yoludur.
Smith'in terminolojisi aslında metaforik olarak kalırken (bunun gerçekten de sistemi yöneten rasyonel ilke veya güç olduğunu iddia etmezken); Marks, Smith'in metaforunu alarak, bunun kapitalizmin bütün evrimini ve işleyişini belirleyen ve gerçekte varolan, ekonomik bir "yasa"ya dönüştürür. Marks'ın kapitalizm analizini daha geniş bir yapıda ele alırsak bu görülebilir.

METANIN İÇSEL ÇELİŞKİSİ
Marksist görüşe göre, piyasanın işleyişi Marksistlerin çelişki olarak adlandırdığı iki çeşit değer --kullanım ve (değişim) değeri-- arasındaki etkileşimle açıklanır. Diğer bir deyişle, [piyasanın işleyişi] talebi ve böylece de belirli bir metanın herhangi bir andaki fiyatını etkileyen o metanın somut miktarları ile; bu fiyatın etrafında dalgalandığı dengeyi belirleyen, o metanın ortalama üretim maliyeti arasındaki etkileşim sayesinde belirlenir.Böylece kullanım-değeri ve (değişim) değeri, her metanın niteliksel ve niceliksel olan iki yanını temsil eder. (Herhangi bir belirli meta, aynı anda hem ayrı nitelikleri olan belirli bir şeydir, hem de soyut toplumsal emeğin belirli bir miktarının cisimleşmesidir).
Marks'ın incelemesinde kapitalizmin tarihsel gelişimi, metanın bu iki yönü arasındaki etkileşimin işleyişinin --ya da Marks'ın jargonuyla, metanın içssel çelişkisinin-- gelişimini yansıtır. (İçsel çelişkiler yoluyla olan bu gelişim, Marksistlerin "diyalektik" olarak adlandırdıkları şeydir.)
Kapitalizmin tüm evrimi bu terimlerle şöyle tanımlanabilir. Metanın içsel çelişkisi, meta üretiminin genelleşmesine yol açar. (Daha bilinen bir dille ifade edersek, emeğin toplumsal bölüşümünü geliştirme --ve bu sayede de yeni ürünlerin geliştirilmesi ve mevcut ürünlerin fiyatlarını düşürülmesi-- eğilimleriyle piyasa dinamikleri; piyasa ekonomisinin yaygınlaşmasına ve feodalizmin zincirlerinin çözülmesine neden olur.) Bu, diğer şeylerle birlikte, meta emek-gücünün, işçi sınıfının oluşmasına neden olur. Bu doğrultuda, emek-gücünün içsel çelişkileri (aşağıda tartışacağım üzere), işçilerin sömürülmesini ve artı-değer üretimini mümkün kılar; bu da yeniden yatırıma harcandığında sermaye haline gelir. En nihayetinde, sermayenin içsel çelişkileri (bir sonraki makalede tartışılacağı üzere) devrime yol açar. Bu devrim sonuçta sermayeyi, emek-gücünü, meta üretimini ve kapitalizmi yıkar; ve çelişkilerle-sürüklenen üretim biçimleri dönemini tamamıyla sona erdirir.
Daha soyut bir şekilde ortaya konacak olursa, metanın sahip olduğu bu içsel çelişkilerin evrimi değer kavramının mantıksal gelişimini temsil eder. Değer, içsel çelişkisi aracılığıyla artı değer/sermaye haline gelir; içsel çelişkisi aracılığıyla artık değer bile olmayan yeni bir kavram haline gelir.

EMEĞİN FENOMENOLOJİSİ
Ancak değerin bu iki biçiminin emeğin iki biçimini temsil ettiğini hatırlayacak olursak; değerin diyalektik gelişiminin, aslında beşeri emeğin kapitalizm altındaki mantıki gelişimini temsil ettiğini fark ederiz. --Doğrudan üreticilerin, işçilerin üretim araçlarından koparıldığı-- bu sistemde, emek-gücü olarak emeğin kendisi bir meta haline gelir, ve tüm bir sistem meta üretiminin ve değişiminin dinamikleri tarafından yönlendiriliyormuş gibi gözükür --Marks'ın "meta fetişizmi" olarak adlandırdığı fenomen (Bakınız, Kapital, Cilt 1, s. 71.)
Diğer bir deyişle, metanın, --soyut ifadesi değer olan-- beşeri emeğin cisimleşmiş veya "somutlaşmış" hali olmasından dolayı; meta üretiminin evrimi, gerçekte kapitalizmdeki --somut ve soyut emek arasındaki çelişki sayesinde-- emeğin diyalektik gelişiminin dışsal bir ifadesidir. Kısacası, Marksist görüşe göre, başlangıcından sosyalist devrimle sonlanmasına kadar kapitalizmin tarihi, beşeri emeğin mantıki gelişimini yansıtır ve onun tarafından belirlenir.
Marks için bu, emeğin tarihsel evriminin sadece bir aşamasını gösterir. Ancak bu emeğin tüm toplumsal ve ananevi kısıtlardan (örneğin, köleliğin ve serfliğin zincirlerinden) kurtulduğu ve özgürce gelişebileceği bir aşamadır.
Marksist görüşe göre, bütün toplum çeşitlerindeki emek, hem somut hem de soyut niteliğe sahiptir. Emeğin herhangi bir faaliyeti aynı anda hem belirli bir ürünün üretimi için harcanan somut emek [eylemidir], hem de belirli bir zamanda belirli bir toplumun hizmetinde olan toplam emeğin bir parçasıdır. Ancak ekonomik değişim zayıf bir şekilde geliştiği sürece, ve keza emekçiler köle veya serf durumunda oldukları sürece, emeğin soyut niteliği belirgin hale gelmez; somut ve soyut emek arasındaki ayrım gizli kalır ve bu ikisi arasındaki çelişki kendisini ortaya koyamaz. Emekçiler, yaptıkları belirli iş ve bu işi yaptıkları (onlara sahip olan veya [varlığına] mecbur oldukları) kişi tarafından tanımlanırlar; ve toplumun genel emeğinin belli bir kısmını sarf ettikleri gerçeği açıkça ortada değildir ve toplumsal etkisi çok azdır.
Ancak kapitalizmde, tarihte ilk defa emeğin soyut, toplumsal karakteri belirgin bir hale gelir. Burada işçiler üretim araçlarından, aletlerden, makinelerden vb.'nden ayrılmışlardır, ve devasa bir potansiyel emek olarak var olurlar. Dahası, onları üretim araçlarından ayıran süreç, aynı zamanda onların büyük bir kısmını niteliksizleştirir. Böylece, üretim sürecinde büyük ölçüde değiştirilebilir [ing. interchangable, yerlerine başka birisi çalıştırılabilir] hale gelirler. Bu sayede, yanlızca emeğin soyut, genel karakteri analitik olarak belirgin hale gelmez; aynı zamanda kapitalizmdeki beşeri emek de aslında büyük ölçüde soyut, genel emek haline gelir.
İşte bu nedenledir ki, kapitalizm --kapitalizm öncesinde ekonomik olmayan ilişkiler ağına yapışıp kalmış olan-- beşeri emek içindeki çelişkinin ortaya çıkmasına, önceden gizli olan büyük bir gücün serbest kalmasına ve mantıki sonucuna doğru evrilmesine olanak tanıyan tek ekonomik sistemdir. Ve bu nedenledir ki kapitalizm, Marks'ın görüşünde, sosyalist bir devrim sayesinde insanlığın kurtuşunu olası kılan yegane şeydir.
Marks'ın kuramında bundan sonra kapitalist sistemi tanımlayan ve yönlendiren, beşeri emek içindeki [bu] çelişki ve emeğin diyalektik gelişimidir. Marks'ın kapitalizmin "çelişkileri" dediklerinin hepsinin arkasında bu çelişki yatar. Nihayetinde, kurama göre sosyalist devrimi ortaya çıkaracak olan şey yine bu çelişkilerdir.

BİLİM DEĞİL, BİR FELSEFE
Marks'ın sermaye kuramının bu şekilde değerlendirilmesi, onu (ve bir bütün olarak Marksizmi) genel olarak sunulduğundan farklı görmemize imkan tanır. İlk olarak, bu bilimsel bir kuram değildir. Bilimsel hipotez ve kuramların kanıtlanması gerekir, yani doğal ya da toplumsal bir fenomenin açıklanması ve/veya tahmin edilmesi yetisini ortaya koyabileceği; test etme usullerine tabi olmalıdır. (Teknik olarak, Scientific American'da yer alan bir makalede yer alan terimden faydalanacak olursak, "test edilebilir sonuçları"nın olması gerekir; böylece, eğer yanlışlarsa bu durumda geçersizlikleri kanıtlanabilsin. Bakınız, "Mapping the Universe", Stephan D. Landy, Scientific American, Haziran 1999.)
Ancak Marks'ın kuramı nasıl test edilebilir? Kendi ifade ettiği üzere, metaların değerleri bırakın ölçülmeyi, doğrudan sorgulanamaz bile. Ve Marks'ın kuramının tahmine yönelik yetisi dikkate alınırsa, genel kabul gören sonuçlara ulaşmak mümkün değildir. Kuram kapitalizmin yıkılmasını ve sosyalizmin/komünizmin kurulmasını öngörür. Ancak bu tahmin, Marksist-öncülüğündeki devrimlerin geçmişteki ve olası sonuçlarının ne olacağına dair çok az kişinin görüş birliğine varabileceği tanımlama sorunlarının tuzağına düşmüştür. Sovyetler Birliği proletarya diktatörlüğü müydü? Oradaki sosyalizm miydi? Peki Doğu Avrupa, Çin, Küba, Vietnam, Nikaragua, Etyopya'ya ne demeli? Marksistler bile Komünist toplumların genel nitelikleri üzerinde anlaşamamaktadırlar. Bilimsel kuramların aksine, Marksist sermaye kuramının --aynen bir bütün olarak dünya görüşü gibi-- ne doğruluğu ne de yanlışlığı ispatlanabilir. Daha önce söylediğim üzere, bu bir felsefi bir yapıdır.
İkinci olarak, Marks'ın sermaye kuramı materyalist değildir. Marks sermaye analizini (ve bir bütün olarak dünya görüşünü) materyalist --bütün şeylerin en nihai gerçekliğinin madde, yani atomlar ve diğer maddi tanecikler olduğu inancı-- bir biçim olarak resmeder. Ama aslında ortaya koyduğu şey, bir kavram veya fikir olarak insan emeğinin tarihçesidir. Felsefi dili kullanacak olursak, Marks, emeğin fenomelojisini, [yani] mantıki ve tarihsel gelişimini sürdürürken emeğin aldığı biçimleri ifade etmektedir.
Bu materyalizm değil, bir felsefi idealizm biçimidir; yani fikirlerin veya kavramların nihai gerçeklik olduğuna inanmaktır. Adam Smith piyasanın ardındaki rasyonalite olarak gördüğünü anlatmasına yardımcı olmak üzere, "görünmez el"i bir metafor olarak kullanırken; Marks, bu metaforu, kapitalizmin gelişimini yönlendiren ve idare eden, gerçekte mevcut olan --bir tür görünmeyen kuvvet olan-- rasyonel bir ilkeye dönüştürür.
Bizzat Marks'ın terminolojisi kuramının İdealist karakterini ortaya koyar. Anlattığım üzere, metaların emeğin soyutlanmış hali olduğu söylenirken, Marks bir metanın değerini metada içerilmiş toplumsal olarak gerekli emek miktarı olarak tanımlar. Normal dille, metalar emeğin ürünleridir; bir kere sarf edildiğinde emek artık var olmaz. Aksine, Marks'ın bahsettiği metada içerilen emek, yoksa orada dinlenen cennetvari, maddi olmayan bir öz türü bir şey midir? Her ne kadar "emek" kelimesi ve Marks'ın maddi malların üretimini ve bölüşümünü analiz ediyor olması gerçeği kuramının materyalist bir kuram olarak görünmesini sağlasa da, bu aslında bir İdealizm biçimidir.
Böylece, Marks'ın materyalist olma iddiasına rağmen; beşeri emek kuramında, kapitalizmin ve tarihin bir bütün olarak evrimininin altında yatan ve bunu belirleyen şey, maddi olmayan bir tözdür [substance]. Aslında, Marks'a göre emek insan türlerinin tözüdür ve tarih de bu tözün mantıksal (diyalektik) gelişiminin dışsal bir yansımasıdır. Dahası, bu gelişim mantıksal olarak ve kaçınılmaz bir şekilde Marks tarafından sınıfsız, devletsiz komünizm olarak tanımlanan insan özgürlüğünün oluşmasıyla sonuçlanacaktır. Dğer bir deyişle, özgürlük bir potansiyel olarak insan doğasının içinde barındırılmakta, ve tarih ise bu içsel niteliğin mantıksal ve kaçınılmaz bir şekilde işleyişini temsil etmektedir.
Eğer Marks'ın anlayışını Alman Idealisti G.W. Hegel'in felsefi sistemiyle karşılaştıracak olursak, Marks'ın kuramının büyük ölçüde Hegel'in tarih felsefesinin tekrarlanan bir ifadesi olduğunu görürüz.
Hegel'in görüşüne göre tarih, insan ruhunun veya aklının kendi asıl doğasını anlamaya doğru yaptığı yolculuğun fenomenolojisini, birbirini takip eden dışsal biçimlerini temsil eder. Hegel'e göre, insan bilinci bir takım çelişkiler [contradictions] sayesinde gelişir. Her bilinç tarzı, bir sonraki aşamadaki bilinci ortaya çıkaracak çelişkileri içinde barındırır. Bilincin bu gelişimi, özellikle de felsefe alanındaki gelişimi, insan aklının ya da ruhunun kendisinin, Tanrı'nın aklının veya ruhunun bir parçası, onun bir tezahürü olduğunun farkına varmasına doğru yaptığı yolculuğu temsil eder. Bu farkına varma, Hegel'e göre insan özgürlüğünü oluşturur.
Marks ve Engels, Fransız sosyalizmi ve Britanya politik iktisadının yanısıra Hegelci felsefenin kendi dünya görüşlerinin üç kaynağından biri olduğunu açıkça belirtirler. Ancak benim görebildiğim kadarıyla, Hegelcilik basitçe Marksizmin kaynaklarından birisi değildir; Marksizm, en iyi şekilde Hegelci sistemin başka bir şekli olarak anlaşılabilir.
1873 tarihinde yazılan Kapital'in ikinci almanca baskısının sonsözünde, Marks, Hegel ile olan ilişkisini şu şekilde tanımlamaktadır (uzunca alıntı için kusura bakmayın):
"Benim diyalektik yöntemim, Hegelci yöntemden sadece yanlızca farklı değil, onun tam karşıtıdır da. Hegel için, insan beyninin düşünme süreci, yani düşünme süreci --Hegel bunu 'Fikir' [The Idea] adı altında bağımsız bir özneye dönüştürür-- gerçek dünyanın yaratıcısı ve mimarı olup; gerçek dünya ise 'Fikir'in dışsal ve görüngüsel [ing. phenomenal] biçimidir. Benim için ise tersine, fikir, insan aklı tarafından yansıtılan ve düşünce biçimlerine dönüştürülen maddi dünyadan başka bir şey değildir. Hegelci diyalektiğin mistik yönünü, bundan otuz yıl önce henüz moda olduğu bir sırada eleştirmiştim. Ama tam da 'Das Kapital'in birinci cildi üzerinde çalıştığım sırada, bugünün kültürlü Almanya'sında çokça konuşan, hırçın, küstah ve bayağı hayranları (Epigones), Lessing zamanında Spinoza'ya 'ölmüş köpek' diyen kahraman Moses Mendelssohn'un yaptığı gibi, Hegel'e saldırmanın keyfini çıkartıyorlardı. Bu yüzden ben, bu güçlü düşünürün öğrencisi olduğumu açıkça itiraf ettim ve hatta, değer teorisi bölümünde yer yer ona özgü ifade biçimlerine de kur yaptığım oldu. Hegel'in ellerinde diyalektiğinin mistikleştirilmesi, ayrıntılı ve bilinçli bir biçimde diyalektiğin genel işleyiş biçimini onun sunmuş olduğu gerçeğini örtmez. Hegel'de diyalektik başaşağı biçimde durur. Mistik kabuk içerisindeki rasyonel özü keşfetmek istiyorsanız, onun yeniden ayakları üzerine oturtulması gerekir." (Kapital, Cilt 1, ay, s. 19-20) [Çeviride Sol Yayınları'nın Kapital (1997) baskısından yararlanılmıştır].
Ancak Marks'ın Hegel'in diyalektiğini alarak onu "ayakları üzerine" oturttuğunda --yani materyalist temelde yerleştirdiğinde-- ısrar etmesine karşın, Marks'ın kuramı öğretmeninki gibi İdealist olarak kalmaya devam eder: Marks'ın şemasındaki materyalist ekonomik biçimlerin (üretim tarzlarının) birbirini takip etmesinin altında gerçekte olan şey, öz ve özne olarak düşünülen emeğin evrimidir. Materyalist olmak yönündeki tüm iddialarına rağmen Marks, Hegel'deki akıl veya ruhun yerine sadece başka bir felsefi özneyi, [yani] insan emeğini geçirmiştir: Hegel'deki aklın fenomenolojisi, Marks'da emeğin fenomenolojisi olmuştur. Marks'ın kuramı saf bir felsefedir ve dahası İdealist bir felsefedir.

Ancak, Marks'ın "erken [dönem]" yazıları olarak bilinen yazılarında çok açık olan bu belirgin felsefi/Hegelci dil, Kapital'de ve diğer "olgun [dönem]" çalışmalarında azalmıştır. Sonuçta, "olgun [dönem]" çalışmaları ve bir bütün olarak Marksist sistem, Marksistler tarafından ele alınmış ve bilimsel olarak savunulmuştur.
Zaman zaman bu savunma gülünç bir saçmalığa yaklaşmıştır. Örneğin, Fransız komünist felsefeci Louis Althusser, kariyerinin büyük bir kısmını "olgun olmayan", felsefi Marks ile "olgun", bilimsel Marks arasındaki kesin ayrım çizgisini saptamaya ayırmıştır. Ard arda gelen kitaplar ve diğer yazıları boyunca, bu [ayrım] tarihini devamlı olarak Marks'ın hayatında geriye doğru çekmiştir. Açıkçası, önceleri bilimsel olduğunu düşündüklerinin aslında felsefi içeriklerinin olduğunu bulup durmuştur.
Kendisini bu zahmetten kurtarmalıydı. Gerçek, sadece "genç Marks"ın değil, Marksizmin tümünün felsefi olduğudur. Marksizm bir bilim değildir, bir felsefedir.

III. ARTI-DEĞER
Metaları ve değeri tartışmasının ardından Marks, kapitalizmdeki sömürünün analizine, artı-değerin üretilmesine yönelir. Marks için bu, kapitalist üretim tarzının kalbidir. Artı-değerin nasıl üretildiğini ve bunun Marks'ın analizinde oynadığı rolü kavramak için, öncelikle Marks'ın "sömürü" terimi ile ne anlattığını anlamak gerekir.

SÖMÜRÜ
Marks için, bütün sınıflı toplumlar toplumsal gelişimlerinin belirli bir aşamasında, emek üretkenliğinin artı-değer üretebileceği bir düzeye eriştiği bir "maddi temele" kavuşurlar. Bu, herhangi bir zamanda belirli bir grup insanın, o zaman zarfında kendilerinin ve ailelerinin yaşamlarını devam ettirmeleri için gerekli olandan daha fazla miktardaki bir ekonomik ürünü üretebilmeleri demektir.
Bu artık, üretken emek arz etmeyen, ancak emekçi sınıf veya sınıflar tarafından üretilen artı-değere el koyan küçük bir azınlığın, yönetici sınıfın ortaya çıkması için zemin hazırlar. Yönetici sınıfın lüks içinde yaşamasını sağlamasının ötesinde; artık, sınıfın hakim pozisyonunun ve barındırdığı ekonomik ilişkilerin --özellikle de devlet aracılığıyla-- devam ettirilmesi için kullanılır. İktisadi artığın üretilmesi, ve yönetici sınıf tarafından buna el koyulması Marks ve Engels'in "sömürü" dediği şeyi ifade eder.
Marksist sistemde, sömürü kavramı önemli ve belirleyici bir rol oynar. Herşeyden önce, tüm sınıflı toplumlar sömürüye dayanmaları ve onun sayesinde varolmaları gerçeğiyle nitelendirilirler. Bu onları ilkel komünizmden, ve kapitalizmin yıkılmasını takiben sömürünün olmayacağı söylenen sosyalizm/komünizm de dahil olmak üzere sınıfsız toplumlardan farklılaştırır.
Ek olarak, sınıflı toplumlar, Marks'ın analizinde sömürünün gerçekleştirilmesi yoluyla ayırt edilirler. Kapitalizm öncesi toplumlarda sömürü açık ve doğrudandı. Örneğin, kölelik-temelli üretim tarzlarında, artık da dahil olmak üzere kölelerin emeklerinin tüm ürünü --bir kısmı daha sonra gıda ve giyecek olarak kölelere geri verilmek üzere-- kölelerin sahibi tarafından alıkonurdu. Feodal toplumlarda, serfler derebeyine ait olan topraklarda haftanın belli günlerinde çalışmak, veya ektiklerinin belli bir kısmını veya belirli bir miktar parayı derebeyine vermek zorudaydılar. Burada, serfler derebeyleri için açıkça artık üretmekteydiler.
Kapitalizmdeki sömürü, bu gibi düzenlemelerin aksine gizli ve dolaylıdır. Üretici sınıf, çalışan sınıf veya proletarya kapitalist sınıfça sahiplenilmez, ona bağlı değildir veya yasal olarak ona tabi değildir. Yasal olarak işçiler özgürdür. İşçiler kendi metalarını, yani emek-güçlerini kapitaliste satarlar; ve diğer meta üreticilerinden gıda ve giysi vb. satın almakta kullanacakları bir ücret ödentisi alırlar. Ancak yüzeyde sömürücü gözükmeyen bu resmi ve yasal olarak eşit ilişki sayesinde, işçiler kapitalistler tarafından sömürülürler. Kapitalizm, bu dolaylı sömürü biçimine dayanan yegane sınıflı toplumdur; ve bunun nasıl gerçekleştiğini göstermek Marks'ın sermaye analizinin ana amaçlarından birisidir. Bunu "kapitalist üretimin gizi" olarak adlandırır.

ARTI-DEĞERİN ÜRETİMİ
Marks için, bu gizi açmanın anahtarı, işçilerin kapitalistlere sattığı metanın, yani emek-gücünün biricik olan doğasını anlamakta yatar.
Emek-gücü, kapitalist üretim sürecinde faydanılan diğer metalardan niteliksel olarak farklıdır. Bu diğer metalar --hammaddeler, araçlar ve makinalar-- ürretimde kullanıldıklarında, bunlara içkin olan değer zaman içinde (kullanıldıkça) üretilen metalara geçmektedir. Bu olurken, değer ne yaratılır ne de tahrip olur, yanlızca sabit kalır --Marks'ın bu üretim unsurlarını "sabit sermaye" olarak adlandırmasının sebebi budur. Tüm diğer metaların aksine, emek-gücü değer üretmektedir (bu nedenle, Marks için, bütün değerin kaynağı emektir). Sonuçta, [emek-gücü] üretimde tüketildiği zaman, ederinden [worth] daha fazla bir değer üretme kapasitesine sahip tek metadır. Bu nedenle, Marks onu "değişken sermaye" olarak adlandırır.
Bir metanın değeri onu üretmek için gerekli olan ortalama emek miktarına eşit olduğu için; belirli bir zaman zarfındaki emek-gücünün değeri, bu emek-gücünü üretmek için gereken emek miktarına eşittir. Diğer bir deyişle, emek-gücünün değeri bu zaman zarfında işçinin ve ailesinin yaşamını sağlamak için gerekli olan (böylece işçi artık çalışamadığında çocukları onun yerini alabileceklerdir) emek miktarına eşittir. Kapitalizmde emeğin üretkenliği ekonomik artık üretemini mümkün kılar; işçinin ve çocuklarının günlük yaşamlarını devam ettirmeleri, değer miktarı olarak tam günlük emek eşitinden daha az [bir değer miktarı] olacaktır: varsayalımki işçi ve ailesi günlük geçimlerini beş saatlik emeğe eşit bir değerle sağlayabilmektedirler. Bu kapitalistin işçiye ödediği miktardır. Marks, işçinin kendi emek-gücünü üretmek için harcadığı zaman miktarını "gerekli emek-zamanı" olarak adlandırır.
Ancak, kapitalist işçiyi bir günlüğüne kiraladığında, o işçinin bütün bir çalışma gününe karşılık gelen emek-gücüne sahip olur; örneğin, sekiz saate. Bu zaman zarfında, işçi sekiz saatlik emeğe eş değer olan metaları üretir. Ancak, gördüğümüz üzere işçiye yanlızca beş saate eş değer olan bir ödeme yapılır. Aradaki fark --Marks'ın "artı emek-zamanı" olarak adlandırdığı, işçinin üç saatte ürettiği-- kapitaliste aittir. Bu işçinin ürettiği metalara içkindir, ve kapitalist metaları sattığında gerçekleşir [belirgin hale gelir], yani paraya dönüşür.
Diğer bir deyişle, günlük çalışma sırasında, her işçi bu zaman zarfında değer cinsinden sadece kendisinin ve çocuklarının yaşaması için gerekli olanı üretmekle kalmaz; aynı zamanda --her ne kadar üretim için gerekli olan üretken emeğe katılmamış olsa da-- kapitalist tarafından el koyulan ek bir değeri, [yani] artı-değeri üretir. Marks'ın analizinde, bu tamamen kapitalist bir sömürü biçimidir: artı-değerin üretimi ve [artı-değere] el konulması.
Bu süreç, emek-gücünün kullanım değeri ve değişim değeri arasındaki etkileşim, ya da karşıtlık sayesinde mümkün hale gelir. Kapitalistler işçileri ücret karşılığı kiraladıklarında, onlara emek-güçlerinin değişim değerini öderler; [yani] onların üretim maliyetlerini. Ancak bu süreçte, kapitalistler bu emek-gücünün kullanım değerini kullanma hakkını elde ederler. Bu [işçinin] artık değer yaratma yetisini içeren, işçinin soyut emeğidir. Görünüşte, kapitalistler işçilere çalıştıkları saate veya ürettikleri miktara dayanarak ücret ödedikleri için, kapitalistler işçilerin gerçek emeklerini satın alır gibi gözükürler. Gerçekte ise, değer cinsinden ürettikleri değerden daha az olan işçilerin emek-gücünü satın alırlar.
Marks bunu şöyle ifade eder: "(Kapitalisti -RT) gerçekte etkileyen şey, bu metanın (emek-gücünün -RT) yanlızca değerin değil, kendi sahip olduğundan daha fazla bir değerin kaynağına sahip olması[nı ifade eden], kendine özgü kullanım değeridir. Bu, kapitalistin emek-gücünden beklediği özel bir hizmettir; ve bu işlemde, o [kapitalist] metaların değişiminin 'ilahi yasaları'na göre davranır. Emek-gücünün satıcısı --tüm diğer meta satıcıları gibi-- değişşim değerinin farkındadır, ve kullanım değerinden vazgeçer." (Kapital, ay, s. 193, altı çizili kısım aslında vurgulu)

AHLAKÇILIK MI, BİLİM Mİ?
Marksistler için, artı-değer kuramı [Marks'ın] kapitalizm analizinin en inandırıcı yanlarından birisidir. Öteki şeylerin yanısıra, kapitalizmin sömürücü bir sistem olduğunu kanıtlar gözükmektedir. Ancak bir parçası olduğu dünya görüşü gibi, bu da bilimselmiş gibi gözüken felsefi bir argümandır.
Bu Marks'ın terminolojisinde açıktır: bizzat "sömürü" kelimesini kullanması. Normal kullanımında "sömürü" ahlaki bir çıkarıma sahiptir. İnsanlara haksız, adaletsiz bir şekilde davranıldığını ima eder. İşçilerin sömürüldüklerini söylemek; belli bir hakkaniyet standardında olması gerekene nispetle, onların daha fazla çalışmaya ve/veya daha az ücretleri kabullenmeye zorlandıkları anlamına gelir genellikle. Sömürüye karşı olmak ve onu sona erdirmeyi arzulamak, bu standart kullanımıyla ahlaki ve etik bir duruştur --ve buna genellikle de kaygı, merhamet ve kızgınlık gibi duygular eşlik eder.
Ve Marks yanlızca sömürü terimini kullanmakla kalmaz, aynı zamanda bunu eksiksiz bir şekilde ahlaki çıkarımı ile kullanır. Marks'ın yazıları ahlaki duygularla doludur --onaylamama, hoşlanmama, keskinlik, zorbalık. Ve Marks'ın kendisi bizzat bu duygularla motive olmuştur: aksi takdirde hayatının büyük bir kısmını neden insani olmayan, çürümüş olarak değerlendirdiği bir sistemi incelemeye, gözler önüne sermeye ve yıkmaya çalışmaya adasın ki?
Gerçekte, Marks kapitalizme karşı ahlaki bir duruş sergiler. Onu birbiriyle ilişkili iki standart temelinde yargılar ve mahkum eder. Birincisi, eski Musevilikte olmasa bile, Hristiyanlığın ilk dönemlerine kadar giden ve Fransız devrimi sırasında güçlü bir şekilde yükselen insanların eşitliğine olan inanç (Bu ahlaki bir eşitliktir, çünkü aksi takdirde insanlar eşit bir donanıma sahip değildirler). İnsan oğulları ahlaki olarak eşit oldukları için, bu yargıya göre onlara eşit davranılmalıdır. Aslında, Marks eşitliği soyut ve sınırlı bir şekilde tanımlaması nedeniyle kapitalizmi mahkum eder; ve [eşitliğin] Fransız devriminin yarım bıraktığı yerden, [yani] siyasi ve yasal alanlardan ekonomik ve toplumsal alanlara doğru genişletilmesini talep eder. Diğer bir deyişle, eşitliğin yanlızca resmi olarak değil ama gerçekte de yapılmasında ısrar eder.
Eşitliği genişletme ve yeniden tanımlama yönündeki talep, Marks'ın kapitalizmi yargılamasındaki ikinci standarda doğru ilerlemesini sağlar. Bu yönetici sınıfların ekonomik artığa el koyamacağı sosyalizmdir. Yani Marks'ın kapitalizme karşı ahlaki argümanı iki yönlüdür: 1) sistem adaletsizdir; 2) işlerin böyle devam etmesi gerekmez; sömürüye dayanmayan ve buna bağlı tüm diğer şeyleri içermeyen bir şekilde toplumu sürdürmenin başka bir yolu vardır.
Buna rağmen, Marks bu ahlaki argümanın üstünde durmaz ve bir anlamda onu reddeder. Ona göre sosyalizm savunusu ahlaki değil, bilimseldir. Açık bir şekilde ahlaki argümanları reddeder --hatta onlarla dalga geçer. Bu tip argüümanların Marksist değil, kapitalizmin "küçük burjuva" eleştirilerinin karekteristiği olduğu söylenir bizlere.
Marks'ın bu tip bir eleştirmene (Proudhon'a) karşı yaptığı polemiklerini içeren Felsefenin Sefaleti'ne girişte, Engels bunu şöyle ifade ediyor:
"Burjuva ekonomisinin yasalarına göre, ürünün büyük bir kısmı onu üreten işçilere ait değildir. Eğer şimdi şunları söylersek,-- bu adil değildir, böyle olmaması gerekli--, o zaman bunların ekonomiyle doğrudan bir ilişkisi olmaz. Sadece bu ekonomik gerçeğin bizim ahlak anlayışımızla çeliştiğini söylemekteyizdir. Marks, bu nedenle komünist taleplerini asla buna dayandırmamış, gözlerimizin önünde her geçen gün daha fazla ölçüde gerçekleşmekte olan kapitalist üretim tarzının kaçınılmaz çöküşüne dayandırdırmıştır." (Friedrich Engels, Karl Marks'ın Felsefenin Sefaleti'ne Giriş, İlk Alman Baskısı, 1884, s. 11, altı çizili kısım aslında vurgulu)
Diğer bir ifadeyle, Marks'ın gördüğü şekliyle, onun sosyalizm taraftarı argümanı ahlaki bir argümana değil, (varsayılan) bir gerçeğe dayanmaktadır: kapitalizm kaçınılmaz olarak eninde sonunda çökecektir, ve (bu düşünceyi tamamlayabiliriz) yerini sosyalist bir toplum alacaktır.

Ancak bunun böyle söylenmesi, Marks'ın sosyalizm taraftarı ahlaki argümanını dışarda bırakmaz. Gerçekte, Marks için bilimsel ve ahlaki argümanlar iç içe geçmiştir. Bunun sebebi ise, Hegel'in yaptığı gibi tarih ve ahlak'ın en nihayetinde [birbirleriyle] çakışacağını varsaymasıdır; diğer bir deyişle, ahlaki olarak arzulanabilir (sosyalizm) varsaydığının, gerçekte ortaya çıkmasıdır. Sonuçta, Marks'ın ahlaki argümanı ve bilimsel addettiği argümanı birleşir, ve her biri diğerini besler. Ancak, Marks ahlaki argümanını bilimsel olanın ardında gizler. (Ahlaki ve bilimsel argümanları birarada birleştirmesi, ve bunun yanısıra argümanın hiçbir şekilde ahlaki olmadığının savunulması; Marksizme bu kadar güçlü bir cazibe kazandıran şeylerden birisidir. Bir kimsenin özlediği bir şeyin --gerçekten adil bir toplumun-- bilim tarafından hem onanması hem de öngörülmesi, [kişiyi] derinden tatmin eden bir şeydir.)
Tabii ki sosyalizmin kaçınılmaz (veya yüksek olasılıklı) olduğunu söylemekle bunu kanıtlamak farklı şeylerdir. Ve eğer kanıtlanamazsa, Marks'ın kendi sosyalizmine biçtiği bilimsel bir doğaya sahip olma [niteliği] çökecektir.
Ancak Marks sosyalizmin kaçınılmaz olduğunu kanıtlamaz; sadece kanıtlıyor gözükür. Ve bunu da daha önce işbaşındayken gördüğümüz bir yöntem sayesinde yapar: bunu başından varsayarak. Bu yöntem --argümanını sonuçları ima edecek şekilddeki varsayımlara dayandırma-- Marks'ın kapitalist sömürü tartışmasında belirgindir.

TANIMSAL OLARAK SÖMÜRÜ
İlk olarak, Marks'ın gösterimi kapitalizmin sömürücü olduğunu kanıtlamaktan ziyade totolojiktir: tanımdan zaten ortaya çıkmaktadır. Marks'ın tanımladığı şekliyle, emeğin değerin tek kaynağı olması nedeniyle, ve bir sonraki yazımda tartışacağım üzere sermayenin kapitalistlerin işçilerden elde ettiği biriktirilmiş emekten başka bir şey olmaması yüzünden; kapitalistin eline herhangi bir şeyi geçirmesi tanımsal olarak sömürüdür. Diğer bir deyişle, Marks'ın tanımlamasına göre tüm değerin kökeni emeğe kadar indirgenebildiği için, bir ürünün tümü işi gerçekleştirenlere, işçilere aittir. Ve sermayenin, devletin veya diğer bir toplumsal faktörün üretken katkısı olasılığına asla değinilmez; basitçe tanımsal olarak dışarda bırakılır.
Kapitalizmin sömürücü doğasını göstermesinin tamamen bir tanıma dayanıyor olması gerçeğine rağmen; Marks, bu tanım (emeğin değerin tüm kaynağı olduğu) hakkında asla açıkça konuşmaz. Bu yanlızca öylece belirtilmiştir ve bariz bir şey olarak kabul edilmelidir. Kendisinin de açıkça kabul ettiği üzere, analizindeki pekçok şeyin yanısıra, değer kavramı da esas olarak Smith ve Ricardo tarafından geliştirilmiştir. Marks bunu ele alarak, başka bir şeye dönüştürdü ve sonra da kendi amaçları doğrultusunda kullandı --bunlar [bu amaçlar] arasında kapitalizmin sömürücü olduğunu sergilemek ve bu sömürünün nasıl gerçekleştiğini göstermek de vardı. Ne gariptir ki, Marks kendi noktasını ortaya koymak için burjuva ekonomisinin (kendi görüşüne göre hala bilimsel olan) otoritesine dayanmaktadır. Bakınız sonuçta da kapitalistlerin kendi bilimi, kapitalizmin sömürücü olduğunu ortaya koymaktadır.
Ancak eğer Marks'ın tanımı yanlışsa; eğer emek değerin tek kaynağı değilse ve sermaye basitçe biriktirilmiş emek olarak tanımlanamazsa, o zaman Marks'ın argümanı en azından önemli bir şekilde düzenlenmeden geçerliliğini koruyamaz. Kısacası, Marks kapitalizmin sömürücü doğasını kanıtlıyor gibi gözükürken, aslında bunu yapmamaktadır. Bunu sadece [başlangıçta] o şekilde tanımlamıştır.

SÖMÜRÜ: YANLIZCA İKTİSADİ Mİ?
Marks, kapitalizmi basitçe sömürücü olarak tanımlamanın yanısıra, sömürü terimini gayet seçici ve kendi-amacına hizmet eder bir şekilde kullanır; öyleki böylece öyle gözükmemekle birlikte kendi argümanını daha da destekler.
Marksist kuramda, sömürü yanlızca maddi üretim alanında oluşur: bu alan [sömürü] terimin[in] kullanıldığı yegane alandır, ve Marksistlerin ısrar ettiği üzere [sömürü teriminin] doğru olarak kullanılabileceği tek alandır. Ancak, hiyerarşik toplumlar Marks'ın hiyerarşik olarak adlandırdığının yanısıra çeşitli baskı ilişkilerini de içerir. Örneğin, kapitalizmde, dini ve siyasi ideolojilerde belirginleşen beyaz üstünlüğü/ırkçılık, erkek şovenizmi/cinsiyetçilik, siyasi hakimiyet ve otoriter entelektüel/psikolojik ilişkiler de vardır. Bence, bu baskıcı ilişkiler sistemin esas nitelikleridirler; ve Marks'ın iddia ettiği üzere daha asli olduğu varsayılan ekonomik sömürü ilişkisinin basitçe birer yansıması veya türevi değildirler.
İlginç bir şekilde, kapitalizmdeki ekonomik olmayan ilişki biçimleri gerçekte Marks'ın kapitalist sömürü analizini tanımlar.

POLİTİK/TOPLUMSAL, ÖRGÜTSEL SÖMÜRÜ
Örnek olarak bir sendika, kilise veya siyasi bir parti gibi hiyerarşik örgütlerin liderleri ile sıradan üyeleri arasındaki ilişkileri ele alın. Onlara göre, sıradan üyeler örgüte ve örgütün faaliyetlerine gönüllü bir şekilde katılmaktadırlar, çünkü [örgütün] programını, hedeflerini ve yöntemlerini kabul etmişlerdir. Değişen derecelerde örgüte zamanlarını, enerjilerini, düşüncelerini ve paralarını verirler; ve [örgüt] hedeflerini başardığı ölçüde de üyeler kendi amaçlarının yerini getirilmesinden tatmin sağlarlar. Diğer bir deyişle, üyeler gönüllü bir şekilde örgüte katılırlar ve ondan bir şey, an azından yaklaşık olarak harcadıkları enerji ve diğer kaynaklara eşit olduğuna inandıkları bir şeyi kazanırlar.
Ancak bu düzenlemenin gerçek avantajı örgüt liderlerinin payına düşer. Bu, örgüt hiyerarşik olduğu ölçüde, bu hiyerarşinin zirvesinde olanların güçlerinin artmasına hizmet eder. Örgütün faaliyetleri ve yönelimi hakkındaki kararları en nihayetinde liderler aldığı (görece demokratik gruplarda bile bu böyledir) için, esas olarak artan onların toplum içindeki güçleri, etkileri ve statüleridir. Örgüt, [liderlerin] sıradan üyelerin kaynaklarını harekete geçirmek suretiyle, adeta bir kaldıraç gibi kendi [sarf ettikleri] çabaları büyüterek [liderlerin] kendi amaçlarını gerçekleştirmelerine hizmet eden bir araç olarak işlevi görür.
Peki yukarıda tanımlanan bu ilişki, Marks'ın kapitalist sömürü analizinde tanımladığından hangi temel şekilde farklıdır? Liderler kendi güçlerini arttırmak üzere üyelerinin enerjilerinden, düşüncelerinden ve kaynaklarından faydalanırlar. Ve kapitalistler gibi bunu serbest bir değişim yoluyla yaparlar. [Üyeler] gönüllü olarak katılırlar ve bu katılımlarından bir şey kazanırlar (aksi takdirde katılmayacaklar veya üye olmaya devam etmeyeceklerdir). Ancak yine de bu ilişki sayesinde hizmet edilen şey liderlerin çıkarlarıdır. Bence bu bir sömürü biçimidir.
--Kocanın fiziksel veya zihinsel olarak aşağılayıcı olmadığı ve hatta kadının bazı karar-alma süreçlerine katıldığı-- "iyi" bir geleneksel (ataerkil) evlilik dahi aynı dinamiği sergiler. Kocanın ilişkiye hakim olması ve temel kararları alması ölçüsünde, düzenlemenin esas avantajı ona ait olur. Ne kadar paylaşıyor olursa olsun, eşinin çabalarını kendi hedefleri doğrultusunda yönlendirir. Eşi de bu ilişkiden bir şeyler kazanır, ve en azından yasal ve resmi olarak onun katılımı gönüllüdür. Ancak onun çabaları büyük ölçüde kocasının amaçlarına hizmet eder. İşte burada da, bana öyle geliyorki, sömürü ile karşı karşıyayız.
Ve keza demokratik toplumlar olarak adlandırılanlarda da devletle sıradan vatandaşlar arasındaki ilişki yine aynı temel niteliği sergiler. Kuramsal olarak bu vatandaşlar özgürdür: sivil haklarımız vardır, haklarımız ve çıkarlarımız doğrultusunda savaşmak üzere partiler veya başka örgütler kurabiliriz, hatta hükümeti kimin oluşturacağını belirlemek üzere (en azından bir kısmımız) oy bile kullanabiliriz. Ve Soğuk Savaş sırasında bize söylendiği üzere, eğer hoşumuza gitmezse ülkeyi terk de edebiliriz.
Bu özgürlüğe rağmen ezilmekteyizdir ve tartışacağım üzere sömürülmekteyizdir. Devlet, bizim elimizdeki bir araç olmaktan ziyade, ana işlevi halkın çoğunluğunun küçük bir yönetici sınıfın gereksinimlerini karşılanmasına hizmet ettiği, mevcut toplumsal sistemi devam ettirmek olan güçlü bir aygıttır. Dahası, bizim paramızı alır, zaman zaman ise amaçlarına hizmet etmek üzere emeğimizi alır. Seçkinlerin, kendi çıkarları doğrultusunda, toplumsal hiyerarşi içinde kendilerinin altında yer alanların enerji ve diğer kaynaklarını harekete geçirdikleri bir kaldıraçtır bu.
Aslında, bir kişinin veya bir insan kümesinin siyasi iktidar, yasal statü, zenginlik veya yanlızca kişiliğinin gücü vasıtasıyla kendisinin/kendilerinin çıkarlarına hizmet etmesi doğrultusunda, başka bir bireyi veya bireyleri kullanması, bu sömürücü özelliği içinde barındırır.
Betimlediğimiz bütün bu ilişkilerdeki ortak olan şeyler şunlardır: (1) bir kişi veya bir grup, bir diğeri veya diğerleri üstünde otoriteye veya iktidara sahiptir; (2) bu iktidar, ona sahip olanların çıkarlarını gerçekleştirmek için kullanılır, onların iktidarını daha da kuvvetlendirir; (3) bu ilişkilerin baskıcı doğası, [ezilenlerin] gönüllü veya en azından görünürde gönüllü bir şekilde katılıyor olmaları gerçeğiyle bulanıklaştırılmıştır. Bu ilişkiler aracılığıyla, hiyerarşinin zirvesindeki kişiler altlarında yer alanların faaliyetlerini yönlendirebilmekte ve onlardan kendi kişisel amaçları doğrultusunda faydalanabilmektedir. Marks'ın kapitalist ile işçi arasındaki ilişkiyi tanımladığı şekliyle, tabandaki kişiler sömürülmektedir.
Bu şekilde bakılınca, Marks'ın sömürü olarak adlandırdığı şey, kapitalist toplumu belirleyen ve onun üstünde yükseldiği söylenebilecek olan daha genel bir toplumsal ilişki tipinin özel bir ekonomik türevi veya ortaya çıkışıdır yanlızca. Kuramsal olarak, böylece kapitalizmin doğasını bir toplumsal sistem olarak incelemeye girişen birisi sistemi niteleyen baskıcı ilişkilerinden herhangi birisi üstünde yoğunlaşabilir. Veya daha iyisi, bütün bu ilişkilerde ortak olan nitelikleri saptamayı, yani ekonomik sömürünün bir türev olduğu daha genel bir toplumsal ilişkinin doğasını ortaya çıkarmayı deneyebilir. Bunun yerine, Marks iekonomik alana yoğunlaşmayı ve rastgele bir şekilde sömürü terimini de [bu ekonomik alana] özgü [bir şekilde] kullanmayı seçmiştir.

TEMEL OLARAK İKTİSAT
Bu karar, Marks'ın ekonomik alanda gerçekleşen olayların toplumun geri kalanında olanları belirlediği iddiasından gelir, ve [bu iddiayı] yansıtır. Ancak Marks'ın bütün dünya görüşünün temeli olan bu duruş, eğer Marks'ın kapitalizm incelemesi bilimsel bir geçerliliğe sahip olacaksa, esasen ispatlanması gereken bir [duruş]tur. Ama bu asla yapılmadı. Hatta bu ne izah edilmiş ne de tartışılmıştır. Basitçe varsayılmıştır. Ve böyle olunca da, Marks'ın sosyalizmin kaçınılmazlığını "ispati" gibi, yarısı [başlangıçtan] zaten yapılmış haldedir.
Marks'ın böyle bir argümanla yakayı sıyırmasının nedenlerinden birisi de, toplumun gelişiminde ekonominin belirleyici bir unsur olduğu duruşunun ilk bakışta oldukça makul gözükmesidir. Herşeyden önce, eğer insanlar yaşamlarını devam ettireceklerse ve çocuk yetiştirmek, devlet kurmak, sanat ve bilim icra etmek, dini faaliyetlere katılmak gibi şeyleri yapacaklarsa; öncelikle karınlarını doyurmalı, giyinmeli ve barınacak bir yerleri olmalıdır. Ve ekonomik faaliyetin bu anlamda çok temel gözükmesi bağlamında; maddi üretimin, toplumun tüm diğer yönlerinin üstünde yükseleceği ve gelişeceği bir temel olduğuna inanmak oldukça mantıklı gözükecektir. Bu yargı, daha önceki toplumlara göre toplumun ekonomik tarafının --sanayi, ticaret, teknolojinin gelişmesi-- özellikle dinamik bir karakter kazandığı kapitalist toplum için özellikle doğru gözükür. (Gerçekte, kapitalizm öncesi toplumlarda ayrı bir ekonomik alan güçlükle fark edilebilir.)
Bu görüş, Marks ve Engels'in bakışının gelişmesinde muhtamelen önemli olmuştur. Kuramlarını geliştirmekte oldukları zamanda, Avrupa toplumu engin bir karışıklık [değişim] yaşamaktaydı. Kapitalist endüstri özellikle Britanya'da, ancak diğer ülkelerde de hızla büyüyordu; bir bütün olarak toplumun üzerinde derin etkileri vardı.
Sanayinin büyümesi işçi sınıfının boyutunu arttırmış ve işçileri pis, hastalık-dolu varoşlarda yaşamaya mahkum etmişti. Bu, ekonominin önemli sektörlerini yıllarca değilse bile aylarca kapatan, milyonlarca işçiyi işsiz bırakan dönemsel ekonomik krizlere yol açtı. Tepki olarak işçiler, toplumsal iyileştirmeler ve siyasi haklar sağlanması için grevler ve örgütlü kitlesel hareketler başlattılar. Bu gelişmeler 1830 ve 1848 devrimlerine yol açtı veya yol açıyor gözüktü. Daha öncesinde ise, gelişmenin daha önceki bir aşamasında aynı süreç, çağın en güçlü toplumsal ayaklanması olan Fransız Devrimi'ni ortaya çıkardı. Kısacası, Marks ve Engels'in düşüncelerini geliştirdikleri dönemde, kapitalist sanayinin gelişimi ve genel olarak ekonomik faaliyetler bütün bir toplumun evrimini şekillendiriyor gözükmekteydi.
Marks'ın ekonomik faaliyetin belirleyiciliği görüşü, bugünün avantajıyla tarihe bakınca; görünüşte kaotik olan olaylar, eğilimler ve karşı eğilimlerden çarpıcı bir şekilde ortaya çıkar gibi gözüken bir eğilimin var olduğu gerçeğinin ışığı altında oldukça kabul edilebilir gözükmekte; [yani] insanlığın teknik aygıtlarının ve ekonomik gücünün büyümesi. Tarihimiz boyunca başka neler olduysa olsun, teknik yetimiz ve ekonomik gücümüz hiç şüphesiz artmıştır, ve toplumun tüm diğer alanları buna göre düzenlenmiştir.
Ancak, maddi üretimin gelişmesinin toplumsal yaşamda güçlü, hatta hakim bir etmen olduğunun ayırdında olmakla; bu nedenle [maddi üretimin gelişmesinin] tarihimizi şekillendirmekte ana rolü oynaması farklı şeylerdir. Onun belirleyici etmen olduğunu, [yani] bir bütün olarak toplumun ve toplumun diğer alanlarının niteliğinden ve evriminden son kertede sorumlu olduğunu öne sürmek ise bambaşka bir şeydir.
Bu determinizm [determinism, belirlemecilik, gerekircilik] meselesi --ister belirli bir fenomen veya olayın başka bir fenomen veya olay tarafından belirlendiği, isterse kesin suretle ve kısıtlı bir şekilde [ondan] nedenlendiği söylensin--, ardındaki uzun bir tarihe sahip tartışmayla karmaşıklaşmıştır. Bu hala çözülmemiş, ve bence asla da çözülemeyecek konulardan birisidir. Bu konunun tartışılması için burada yeterince yer olmasa bile, bir nebze olsa da tartışmakta ısrar edebilirim.
Marks'ın zamanında, bilimsel yasaların determinist olduğu varsayılırdı: tüm fenomenlerin, şansa yer bırakmayacak şekilde daha önceki fenomenler tarafından doğrudan ve belirli bir şekilde belirlendiğine inanılırdı. Diğer bir deyişle, şeyler oldukları şekilde olurlar ve yanlızca bu şekilde olabilirler. Bu anlayış dahilinde, insanların şans diye adlandırdığı şey; yanlızca herhangi belirli bir olayın gerçek nedenlerinin göz ardı edildiğini yansıtır.
Determinizm meselesi içsel olarak tahmin meselesiyle ilintilidir: bilimsel yasaların determinist doğası, belirli bir sistem veya yapının gelecekteki durumunu tahmin edebilme yetisini yansıtır ve bunu sergiler. Böylece determinist görüşe göre, eğer bir kimse (herşeyi bilen gözlemci denen kimse) evrendeki tüm parçalarının şu andaki konumlarını bilirse, fiziğin yasalarını kullanarak gelecekteki belirli bir zamanda evrenin kesin durumunu tahmin edebilir (Bu, büyük Fransız astrologu Laplace tarafından kullanılan bir örnektir). Marks'ın zamanında, çoğu bilim adamı bu tahmin niteliğine sahip olan kuramlar kullanılarak doğanın bütün yönlerinin açıklanabilir olduğuna inanmaktaydı; tüm doğal gerçekliğin bu şekilde belirlendiği düşünülüyordu.
Marks'ın bilim anlayışı da bu görüşün içine gömülmüştü. Toplumsal gerçekliğin fiziki dünya gibi aynı şekilde belirlendiğini düşünüyor, ve kendisini buna karşılık gelen bir toplum bilimi ve bilimsel bir sosyalizm biçimi geliştiren birisi olarak görüyordu. Diğer bir deyişle, o günkü anlaşıldığı şekliyle, bilimin sınırlarını toplumsal fenomenlerin dünyasına doğru genişletiyordu. (O yanlız değildi. Ondan önce de, modern sosyolojinin kurucusu olarak değerlendirilen Saint-Simon'un öğrencisi olan Auguste Comte ve sosyalist Henri Saint-Simon aynı projeyi yürütmeyi amaçlamıştı.)
O zamandan bu yana, görecelilik kuramı gibi bazı bilimsel kuramların deterministik; atom altı parçacıklar (kuantum mekaniği) alanı gibilerinin ise deterministik olmadığını fark etmeye başladık. Bu sonraki dünyanın içinde, herhangi belirli bir atom altı parçacığının veya parçacıklar kümesinin bırakın geleceği, bugünkü kesin durumu (özellikle de kesin konum ve hızı) dahi belirlenememektedir; elde edilebilecek tek şey her ikisi için de olası [konumlarını] ifade eden bir aralıktır. Termodinamik, sıvıların akışı ve diğer fenomenler gibi, fiziğin diğer alanları ve biyolojinin çoğu da keza olasılıklara dayanmaktadır.
Bilim adamları ve felsefeciler bütün bunların karşısında ne yapacağını pek de bilmiyorlar ve tartışmalar giderek kızışıyor. En azından iki soruyla karşı karşıyayız; dahası bunlar ayrılamaz şekilde bağlantılı gözüküyorlar. Birisi, gerçekte neyin varolduğuna, yani (daha önceki olaylar tarafından biricik bir şekilde düzenlenmiş olması anlamında) olayların belirlenip belirlenmediği [sorusudur]. Diğeri ise bilgimizin gücüne ilişkindir: gerçeğin ne olduğunu kati surette bilebilir miyiz, ve dolayısıyla da gelecekteki olayları tahmin edebilir miyiz. Yani, gerçekliğin belirlendiği doğru olabilir, ancak mevcut kuramlarımızın sınırlılıkları veya sorgulanan fenomenleri kesin bir şekilde anlamaktaki yetersizliğimiz, bizi gelecekteki gelişmeleri kesin olarak kavramaktan alıkoyabilir. (Bu aslında Albert Einstein'ın kuantum mekaniğindeki felsefi sorunlara karşı takındığı tavırdı.) Aynı zamanda gerçekliğin tam olarak belirlenmemesi de olasıdır, ve tahmin etmekteki yetimizin kısıtlılığı gerçekliğin belirsizliğini de facto olarak yansıtabilir; gerçekliğin (fiziğin makro dünyası) yanlızca bazı yönleri tahmin edilebilir gözükmekte. Veya, belki de gerçekliğin bazı yanları belirlenirken, diğer bazı yanları ise belirlenememektedir. (Bu az ya da çok bugünkü bilim adamlarının çoğu tarafından kabul edilen bir yorumdur).
Bu alanda var olan determinizmle ilgili sorunlar, toplumsal yaşam alanında --tarih, ekonomi, sosyoloji, siyaset bilimi, psikoloji, kültür çalışmaları vb. alanlarında-- daha da büyür. Ve toplumsal yaşamın karmaşık olması nedeniyle, olanla bilebileceğimizi birbirinden ayırd etme sorunu neredeyse aşılmaz bir hale gelebilir.
Herhangi bir toplumsal veya tarihi olayı ele alın. O kadar çok faktör; kendi düşünceleri, zevkleri, duyguları, arka planlarıyla o kadar çok birey; o kadar çok dışsal durum --coğrafya, iklim, ekonomik koşullar, siyasi gelişmeler, ulusal gelenekler, vb.-- vardır ki; bırakın neden bu olayın olup da bir başkasının olmadığını, nerede ve nasıl olduğunu kesin olarak açıklayan bir açıklamayla ortaya çıkmayı bir kenara, [bu faktörlerin] hepsini tanımlamak bile olanaksızdır. Sonuç olarak, toplumsal kuramlar deterministik-tipteki kuramların geliştirilmesine (eğer yapmışlarsa) çok az katkıda bulunmuşlardır. En iyi durumda, toplumsal yaşamın ancak küçük bir yönü tahmin edilebilir. Yani, toplumsal yaşamın kati bir şekilde belirlenmesi söz konusu olabilir. Ancak eğer toplumsal yaşamın karmaşıklığı ve sonuçtaki bilgimizin kısıtlılıkları, tam olarak yaşanmış belirli bir tarihsel olayın neden gerçekleştiğini anlayabilmekten veya gelecekteki toplumsal gelişmeleri tahmin etmekten bizi alıkoyarsa; bu, pratik olarak konuşursak, aynı şeyle sonuçlanır; toplumsal yaşamın katı bir şekilde belirlenmediği. Diğer bir deyişle, toplumsal yaşam söz konusu olduğunda, bilgimizin bugünkü düzeyiyle geleceği tahmin edemeyiz.
Ancak bu tam da Marks'ın yapabildiğini iddia ettiği şeydir. Döneminin anlayışlarını yansıtarak, şunlarda ısrar eder: (1) toplumsal gerçeklik fiziğin makro dünyasının belirlendiği anlamda belirlenir; (2) gerçekte toplumsal gelişmenin yasalarını keşfetmiştir; ve (3) bu yasalara dayanarak, insan toplumunun geleceğini, özellikle de kapitalizmin çöküşünü ve sosyalizmin kurulmasını doğru bir şekilde tahmin etmiştir. Ancak şimdi bildiğimizin ışığı altında, Marks'ın iddiası --hem daha kapsamlı iddiası, hem de üretim tarzının gelişiminin bir bütün olarak toplumun evrimini belirlediği şeklindeki özel savı--, mübalağalı birer varsayımdan başka bir şey değildir.
Daha az felsefi bir düzeyde dahi, Marks'ın maddi üretimin belirleyici karakteri üstündeki ısrarının sorguya açık olduğunu görebiliriz.
Kapitalizmi karakterize eden ekonomik olmayan ilişkilere yönelik tartışmamıza cevap olarak, bir Marksist bu ilişkilerin kendilerinin bizzat ekonomik sömürüye dayandığını öne sürecektir. Bunun kanıtı ise, bunların [ekonomik olmayan ilişkilerin] ekonomik alandaki gelişmelerle, özellikle de meta üretiminin ekonomik ve toplumsal yaşama hakim olacak kadar yayılmasıyla ortaya çıktıkları olacaktır. Bundan önce ise, toplumsal ilişkiler, köleci veya feodal toplumları karakterize etmiş olanlar gibisinden geleneksel olarak kabullenilmiş [tasvip edilmiş], doğrudan ve açık bir şekilde tanımlanmış tahakküm ve baskı ilişkileri tarafından sınırlandırılmıştı. Ancak meta üretiminin ve kapitalizmin gelişimiyle, bu diğer, daha özgür hiyerarşik ilişki biçimleri de olası hale gelmiştir. Böylece, Marksist argümana göre, toplumsal alandaki değişiklikleri ortaya çıkaran veya [onlara] neden olan şey maddi üretimin doğasındaki bu değişiklikti.
Ancak bu argüman, bu sürecin --meta üretiminin gelişiminin ve nihayetinde de toplumsal hakimiyetinin-- nasıl başladığına eğilmekte başarısız olmaktadır. Meta üretimi, feodalizmin altını oymaya ve kapitalizmin temellerini atmaya başlamadan çok daha önce binlerce yıl boyunca varolagelmişti. Ancak, daima içinde var olduğu hakim ekonomik, toplumsal ve siyasi biçimlere bağımlı kalmıştı. Diğer bir deyişle, kendini kuran toplumların yıkımına ve kapitalizmin ortaya çıkmasına yol açmamıştı. Peki öyleyse, feodal toplumda bu sonrakinin, [bu sonraki] dünyanın dönüşmesi sürecini sağlayan şey neydi?
Bir Marksist yanıt olarak maddi üretim alanına bakacaktır; ancak bence yanıt feodalizmin ekonomik doğasında değil, feodalizmin siyasi yapısında yatmaktadır. Özellikle, [yanıt] ne devletin, ne de Katolik Kilisesi'nin ve ne de herhangi başka bir kurumun, feodal veya feodal-tipi toplumları oluşturan tüm bir alan boyunca ağırlığını dayatmak için yeterince güçlü olmamasına yol açan, feodalizmin merkezsiz --siyasi erkin parçalı olması [tek bir eelde toplanmaması]-- olması durumudur. İşte bu durum --siyasi otoritenin merkezsizliği ve sınırlılığı--, küçük kasaba ve şehirlerin adeta bu [feodal] toplumların toplumsal ve yasal bağlarının dışındaymışçasına oluşmasına imkan vermiştir. Ve bu kasabalar, kapitalist üretimi olası kılan, hem meta üretiminin yayılmasının, hem de sözde "özgür emek sözleşmesi" denilen belirli bir çeşit toplumsal ilişkinin gelişiminin yetiştiği yataklar olmuşlardır.
Diğer bir deyişle, bir kere başlatılmasının ardından, feodalizmin yıkımına, kapitalizmin ve onun belirli sözleşmesel bir hiyerarşik ilişkiler biçiminin gelişmesine yol açan şeyin ekonomik alandaki gelişmeler olduğu doğru olabilse de; bu ekonomik gelişmeler, aslında ekonomik olmayan doğanın daha evvel gelen koşullarından kaynaklanmıştır. Bunlar Kuzey Avrupa'nın coğrafyasını, iklimini ve daha evvelki tarihini içermektedir; ve bütün bunların biraraya gelmesi, feodalizm olarak adlandırılan, siyasi olarak merkezsizleşmiş bir toplumun doğuşuna sebep olmuştur. Ve bu ise sırasıyla (burjuva) özgürlüğünün sızmasını, ve nihayetinde onun [burjuva özgürlüğünün] sınıflı devlet-hakimiyetindeki toplumları --tabii ki bizim kendi toplumumuz da dahil olmak üzere-- fethetmesini mümkün kılmıştır.

İKTİSAT: BİLİM Mİ, İNSAN DAVRANIŞLARI MI?
Tamamen felsefi meseleleri bir yana bırakırsak, toplumsal yaşamın bir alanının (üretim tarzının gelişiminin) bir bütün olarak toplumun tabiatını ve evrimini belirlediğini iddia etmenin ana sebebi, toplumun gelecekteki gelişimini tahmin edebilmektir. Eğer toplumun tümü, eninde sonunda tek bir özel toplumsal alanın gelişimine dayanıyorsa ve onun tarafından belirleniyorsa; gelecekteki toplumsal koşulları tahmin etmek için yapılması gereken tek şey, o [ekonomik] alanın altında yatan mantığı kavramak ve o gelişimi geleceğe doğru tasavvur etmektir [project, geleceği bu mantığa dayanarak modellemek]. Böylece o alanın veya toplumsal "etmen"in gelişmesi, toplumun bir bütün olarak nasıl evrileceğini dikte edecektir. Diğer bir deyişle, eğer toplumun bir yönü toplumsal gelişmede belirleyici etmen ise, ve eğer birisi o alanın evriminin "devinim yasalarının" mantığını keşfedebiliyor ise; o zaman o kişi, fiziğin evrenin gelecekteki durumunu tahmin etmesiyle aynı şekilde, toplumun evrimini de tahmin edebilir.
Bu yanlızca Marks'ın neden tek-yönlü toplumsal determinizm olarak adlandırabileceğimiz versiyonu savunduğunu açıklamakla kalmaz; aynı zamanda (konumunun baştan sona kabullenirliğinin yanısıra) maddi üretimi neden belirleyici etmen olarak belirlediğini de açıklar. Tüm insan ilişki biçimleri arasında, bilimsel muameleye en uygun düşeni veya öyle gözükeni, ekonomik olanlardır.
Marks ve Engels'in kendi dünya görüşlerini geliştirdikleri dönemde, bilimsel kuramların temelini oluşturuyor gözüken felsefi duruş materyalizm --evrenin temel gerçekliğinin madde olduğu, bilincin ve fikirlerin maddi varlıkların devinimlerinin ve örgütlenmelerinin ürünleri olduğu inancı-- idi. Sonuçta, Marks ve Engels bilimsel toplum kuramının materyalist olması gerektiğini varsaydılar; ve tüm toplumsal alanlar arasında ekonomik olanının en maddi olduğuna inandılar. Her şeyden öte, ekonomi maddi nesnelerle ilgilidir: aletler, makineler, elbiseler, gıda, vb. Siyasi, kültürel ve ideolojik alanlar ise tam tersine belirgin bir şekilde daha az maddi olan varlıkları içermekteydi. Bundan dolayı, materyalist toplum kuramının ekonomiye dayanması gerekiyordu.
Maddi olmasının yanısıra, ekonomik alan bir başka açıdan da en fazla bilim-dostu alan olarak gözüküyordu. Bilim, görünürde rastgele olan değişiklikler kümesi altındaki ayırt edilebilir sürekli ilişkileri ve tekrarlayan biçimleri araştırır. Deneyler, gözlemler ve diğer veri toplama yollarıyla, ve de sağlıklı bir sezgi dozuyla; bilim adamları sorgulanan fenomenleri açıklayacak bilimsel önermeler [hipotezler] geliştirirler.
Sonra ise, bu önermeler olayları açıklama (ve mümkün olduğunda tahmin etme) yetileri yoluyla kontrol edililirler [doğru olup olmadıkları araştırılır]. Bu gibi açıklama ve tahminler başarılarıyla teyid edilince, önerme bir kurama ve nihayetinde "bilimsel yasalar" olarak adlandırdığımıza dönüşür. Eğer verili bir fenomen kümesi belirli bir soyutlamaya indirgenemezse, yani eğer [bu olgular arasında] bazı genel ve tekrarlanabilir ilişkiler, biçimler veya dinamikler ayırt edilemezse; o zaman bunlar bilimin malzemesi haline gelmezler.
Bugün, toplumun alanları arasında, bilimsel muameleye en uygun olarak gözükeni ekonomik olanıdır. Diğer bir deyişle, kaotik, "kumlu" [gritty] toplumsal yaşamın olayları arasında; bilimsel bir kuram oluşturabilecek ilişkileri, biçimleri ve dinamikleri en hazır şekilde ekonominin dünyasında buluruz.
Burada, örneğin, metaların doğası ve piyasanın genel dinamikleri kavranabilir ve analiz edilebilir. Soyut bir kapitalist tasviri yapılabilir: varoluşu daha çok para kazanmaya indirgenmiş bir kimse. Keza işçi de, basitçe yaşamak için emek-gücünü satmak zorunda olan kişi olarak tanımlanabilir. Başlangıç noktası olarak bu tanımlarla ve yeterince gayretle; ekonomik olmayan fenomenleri dıştalayan, bir sistemin ayırt edilebilir ve tahmin edilebilir bir şekilde gelişimini gösteren bir model, ve nihayetinde de kapitalist ekonominin genel bir kuramı geliştirilebilir.
Yukarıdaki düşüncelerin, Marks'ın sosyalizmin bilimsel temelini geliştirme kaygısının, neden onu belirli bir çeşit "materyalist" tarih ve toplum algısını geliştirmeye yönelttiğini açıkladığını öne sürüyorum.

DÖNGÜSEL MANTIĞIN GERİ DÖNÜŞÜ
Ne yazık ki bu kuram, --kapitalizm analizi ve tüm programıyla beraber-- [Marks'ın] hiçbirinin doğruluğunu kanıtlamadığı, toplumsal gerçekliğin belirlendiği ve maddi üretim belirleyici etmen olduğu şeklindeki iki önermeye dayanmaktadır. Bunun yerine, [Marks önce] onları varsaymış ve kendi dünya görüşünün yapısını bu varsayımlar üzerinde inşa etmiştir.
Sonuç olarak, kanıt olarak ortaya koyulanlar (ve ikna olmuş görünenlerin kanıt olarak kabul ettikleri şeyler); bu kanıtlanmamış varsayımları başlangıç noktası olarak ele alan genel kuramının uygulamaları veya örneklemeleri olan, tarihsel olayların ve toplumsal yapıların ayrıntılı bir incelemesinden ibaretttir. Böylece, kuramını kanıtlamak yerine Marks, onun genel mantıklılığının ve toplumsal fenomenler için ikna edici açıklamalar sağlamasının, kanıt yerine yeterli olacağını ummuştur.
Şimdi, öncekinden daha geniş perspektiften bakarak, Marks'ın bütün usulünün, ilk defa onun yöntemini tartışırken karşılaştığımız döngüsel çeşitteki uslamlamaya [mantıksal çıkarım yapmaya] dayandığını görebiliriz. Sosyalizmin öyle ya da böyle kapitalizmin içsel dinamiklerinden ortaya çıkacağını kanıtlamayı amaçlarken; Marks, hem tüm diğer [toplumsal] alanların temeli olan hem de bilimsel muameleye en uygun olan, belirli bir beşeri faaliyet alanını aradı ve bulduğuna da inandı. Bu alanı analiz ederek, Marks kapitalizmin ekonomik sürecininin bir modelini oluşturdu; ve sonra da bu modelin içsel mantığının, sistemi [kapitalizmin] yıkılmasını neredeyse kaçınılmaz kılan koşullara sürüklediğini göstermeye çalıştı.
Ancak, Marks'ın vardığı sonuç başlangıçtaki varsayımları ve argümanının her aşamasındaki usul tarafından zaten önceden belirlenmişti. Birincisi, maddi üretimin kapitalist toplumun ve daha evvelki tüm toplumsal sistemlerin temeli olduğunu, ve onların evrimlerini belirlediğini varsayar. Bu varsayımdan gelerek, kapitalizmin ekonomik dinamiklerini araştırmayı seçer. Ve bir kere daha bu varsayımlara dayanarak, kapitalist üretim alanında keşfettiği dinamiklerin, analizinin dışında bıraktığı ekonomik olmayan etmenler tarafından dengelenmediğini varsayar. Bu sürecin sonunda, bu dinamiklerin kapitalizmin yıkımına ve sosyalizmin kurulmasına yol açacağı sonucuna (pek de şaşırtıcı olmayarak) ulaşır.
Şaşırtıcı olmayarak, bu döngüsel yöntem Hegel'in sergilediğiyle felsefeyle --özellikle Aklın Fenomenolojisi'ndekiyle-- aynıdır. Hegel, varsayımlarını ve yöntemini belirtmeyi ve göstermeyi başlangıçta özellikle reddeder. Bunun yerine, [Hegel] bizi önyargılarımızı bir kenara bırakarak, bilincin kendiliğinden sürecine dahil olmaya ve bunun bizi nereye götüreceğini görmeye çağırır. Tabii ki, sonunda Hegel'in bizim varmamızı istediği yere ulaşırız; çünkü, Hegel'in bilincin kendiliğinden süreci olarak adlandırdığı şey, farkında olmadan kabul etmiş olduğumuz Hegel'in kendi yönteminden başka bir şey değildir. (Bakınız, Aklın Fenomenolojisi, G. W. F. Hegel, Harper and Row, New York, 1967, önsöz.)
Aslında, Hegel üstüne olan kitabında, Martin Heidegger döngüsel mantığı, bir bütün olarak felsefenin asli niteliği olarak değerlendirir. (Bakınız, Martin Heidegger, Hegel'in Tin'in Fenomenolojisi, Indiana University Press, Bloomington, 1994, n. 30.)
Ancak, Marks'ın uslamlaması tüm bu döngüsel usul kadar sorgulanabilir olan ek bir varsayıma dayanmaktadır. İktisat (üretim tarzının gelişimi) insan toplumunun bütün evrimini belirlemiş olsa bile, ve hatta kapitalizm tam da Marks'ın betimlediği şekilde evrilse bile --diğer bir deyişle, Marks'ın kuramı bugüne kadar ki insan tarihinin tam ve doğru bir anlatımı olsa bile--; tarihi bugüne kadar belirlemeye devam eden mantığın nasıl olup da geleceği de belirlemeye devam edeceğini bilebiliriz? Hatta daha önemlisi, bu mantığın daha önce hiç görülmemiş olan bir toplum biçiminin --Marks'ın kendisine göre, tarihte ilk defa kendi kaderlerimizin bilinçli kontrolü de dahil olmak üzere, tamamen yeni kurallara göre işleyen bir toplumun-- yaratılmasına yol açacağını nasıl bilebiliriz?
Belki de, bu yeni toplumun yaratılması kapitalizmin içsel mantığının bir uzantısı olmayacak, aksine bu mantıktan devrimci bir ayrılma, ondan radikal bir kopuş olacaktır? Her ne kadar Marks kapitalizmden sosyalizme geçişi, "gereklilik alanından özgürlük alanına doğru bir sıçrama" olarak tanımlasa da, kuramında bu sıçrama bugüne değin insanlık tarihini belirleyen aynı mantıkla gerçekleşmektedir.
Bu, tek başına Marksistlerin-önderliğindeki devrimlerin totaliter sonuçlarını açıklamaya yeter. Kendi kuramlarına göre, bugüne kadar tarihi belirleyen aynı (zorcu [güç kullanan, zora başvuran]) mantık sayesinde ideal toplumun yaratılacağına inanan insanlar; fırsatını bulurlarsa, zora dayanan ve [zor kullanımını] içeren bir toplum yaratacaklardır.

KURAMIN KÜSTAHLIĞI
Ancak, bu varsayımın arkasında daha da belirsiz olan başka bir varsayım vardır. Bu, Marks'ın kendi kuramının ve genel olarak bilimsel kuramların, gerçekliği tam olarak açıklama yetisine sahip olduğu inancıdır. Diğer bir deyişle, Marks, mutlak veya mutlağa yakın bir şekilde gerçekliğin güvenilir bir yeniden üretimi anlamında, bilgimizin gerçek veya potansiyel olarak doğru olduğuna inanıyordu.
Tam aksine, ben bilgimizin --özellikle de toplumsal hayata ilişkin bilgimizin-- gerçekliğin doğru yapısı hakkında göreceli, en iyisinden yaklaşık bir sanı [ing. conjecture, tahmin] sağladığına inanıyorum. Şimdi bile fiziğin gerçekliklerini ortaya koyduklarına inanılan --görecelilik ve kuantum mekaniği kuramları gibi-- kuramların bir gün yanlış oldukları, veya en iyisinden daha geniş kuramların sınırlı, yaklaşık olarak doğru altkümeleri oldukları gösterilecektir --Isaac Newton'un devinim yasalarının bugün görüldüğüne oldukça benzer bir şekilde. Bana göre, kozmos, evrenin küçük bir kıyısından bakarak, sınırlı aklımızla tam olarak kavranamayacak kadar büyük ve karmaşıktır. Diğer bir ifadeyle, gerçeklik onu kuramsal olarak açıklamaya çalışan tüm girişimlerin üstünden atlayıp geçmektedir; ne kadar parlak olsa da, herhangi bir kuramdan daima çok daha karmaşıktır --grift ve tahmin edilemezdir.
Ancak bazıları bilgimizin ilerlemesinden o kadar etkilenmiştir ki, "bilimsel yasalar" olarak adlandırılan kuramımızın gerçekten gerçekliği belirlediğini düşünürler. Diğer bir deyişle, doğru, gerçekliğin altında yatan yapı, keşfettiğimiz "bilimsel yasalardan" oluşur.
Önemli bir derecede, bilimin kendisi de bu eğilimden acı çeker (bizzat "bilimsel yasa" teriminin anlattığı üzere). Ancak, kuramların gerçeklik karşısında devamlı olarak test edilmesi talebi ve bütüncül, mantıksal olarak birleşik bir felsefi sistem iddiasında olmaması gerçeği sayesinde; [bilimin kendisi] bu yanlışın en kötü etkilerinden sakındı. Sonuç olarak, belirli bazı bilim adamlarının inançları ne olursa olsun, bilim pratikte kuramın içsel olarak [özü itibariyle] sınırlı olduğunu kabul eder --en azından gerçekliğin çok daha karmaşık olduğunu kavramaya girişir.
Bunun aksine, Marksizm tam da bu aldanma üzerine kurulmuştur. Materyalist olma iddiasına rağmen, Marks, Marksist kuramın, "devinim yasası"nın keşfettiklerinin altta yatan, doğru gerçeklik olduğunu; ve dışsal gerçekliğin --algıladığımız gerçekliğin-- bu kuramın bir yansıması olduğunu ve onun tarafından belirlendiği öne sürer. Bu, vurguladığım üzere felsefi İdealizm'in duruş noktasıdır. (hem Marks hem de Hegel'e uygun olan bu sorunun mükemmel bir tartışması için, bakınız Marks ve Hegel'de Doğru ve Gerçeklik: Bir Yeniden Değerlendirme, University of Massachusetts Press, Amherst, 1980.)

SERMAYE KURAMI: AHLAKİ BİR DOKTRİN
Tabii ki tüm bu sorular, benim inandığım üzere kanıtlanmaya değer değilseler eğer, o zaman benim argümanım da Marks'tan daha fazla kanıtlanabilir değildir. Ancak, inançların sıklıkla pratik sonuçları vardır ve buna göre yargılanabilirler. Ve Marksizmin pratik sonuçları da hissedilebilirdir.
Diğer şeylerin yanında, Marksizm, insan varoluşunun geçmişteki ve bugünkü barbarlığıyla derinden rahatsızlık duyan belirli insanlar --tamamen olmasa da özellikle entelektüeller-- üzerinde güçlü bir çekim oluşturur. Bu gibi bireyler için, Marksizm oldukça cazip bir doktrindir.
Yine Marksizmin cazibelerinden birisi de geleceğe ilişkin görüşüdür: mazlum ve ezilenlerin küresel bir ayaklanmasıyla yaratılacak olan sınıfsız, devletsiz, tamamen demokratik ve adil bir toplum. Bu görüş Yahudi-Hristiyan geleneğine kadar gider; ve olumlu ya da olumsuz olsun, neredeyse tam bir küresel hegemonya kurmayı başaran Batı uygarlığının ahlaki duygularının derinliklerinde köklenmiştir.
Tamamıyle buna bağlı olarak, Marksizm güncel toplumun adaletsizliklerine karşı ahlaki öfkenin bir onaylamasını sunar. Bu tip öfkenin sadece geçerli olmakla kalmayıp, tarihin de onların yanında olduğunu --yani, er ya da geç tarihin şeytanın yıkılmasını, iyi ve adil olanın zaferini göstereceğini-- söylemek oldukça morallendiricidir.
Son olarak, [Marksizmin] "kuram ve pratiğin birliği" amentüsünü ciddi bir şekilde kabul eden ve Marksist örgütlere katılan Marksistler için, Marksizm bir insanın hayatına bir odak ve yapı sağlar. Bu ve diğer etmenler sonucunda, var olduğu 150 yıl boyunca Marksizm çok sayıdaki insan için sıradışı şekilde güçlü bir çekime sahip olmuştur.
İkna olmak veya ikna edilmek isteyen insanlar için, Marksizmin bilimsel olma iddiaları çok uygundur. Özellikle, Marksizm, akademi tarafından üstünlükleri nedeniyle değerli kabul edilen ekonomi, sosyoloji ve siyaset bilimi alanları kadar bilimsel gözükür. Marks'ın araştırmasının ayrıntılı olması, alanının genişliği ve kuramının yaratıcılığı; ve tüm yönlerinin mantıksal olarak tutarlı gözükmesi durumu; tüm bunlar, Marksizmin bilimsel olduğu inancına katkıda bulunur. Diğer bir deyişle, tam bir bütüncül doktrin arayan insanlar için Marksizm, bilimsel gibi veya en azından gelişme sürecindeki toplum bilimine mantıklı bir ilk yaklaşım olarak görülür.
Ancak, Marksizm yanlızca baştan çıkarıcı bir doktrin olmakla kalmaz, aynı zamanda bağımlılık da yaratır. Bir kez ona teslim olunduğunda, kişinin önemli yetenekleri [güçleri] bozulmaya başlar. Marksistler, onunla ilgili olan meselenin, diğer kuramları analiz etme yollarının neler olduğunu anlamak amaçlarıyla; Marksizmi eleştirel olarak ele almazlar. Daha ziyade, onu geçerli kılmak, onun onanması için çabalamaya dikkate değer bir enerji sarf ederler. Marksist kuramda bolca olan sayısız çelişkiyi ve sorguya açık önermeyi açıklamamak veya önemsememek için oldukça ileri giderler. (Sosyalizm kaçınılmaz mıdır, yoksa yüksek ihtimalli midir? Bilinç, maddi gerçekliğin basit bir yansıması mıdır, kendi sahip olduğu bir özerkliği var mıdır? Eğer Marksizm proletaryanın doğru duruş açısıysa, neden proletarlar sosyalist değilllerdir? Ve neden hala enternasyonalist sosyalist devrim gerçekleşmemiştir?) Bir kere kabullenildiğinde, Marksizm vazgeçilmesi oldukça güç bir şeydir; ve aynen diğer bağımlılık türleri gibi, bunu gerçekleştirmek genellikle yoğun duygusal ve ahlaki krizleri [beraberinde] getirir.
Benim buradaki argümanım açısından en önemlisi belki de Marksizmin, Marksistlerin ahlaki duyarlılıkları üzerinde derin bir etkiye sahip olmasıdır. Marksizmin Doğru olduğuna dair inanç; Marksistlerin çoğuna, başka durumlarda yapmayacakları eylemleri desteklemeleri, haklı kabul etmeleri ve gerektiğinde bizzat gerçekleştirmeyi sağlayan psikolojik bir inanç, ahlaki bir katılık kazandırır. Bir kimse Marksizmin gerçekliğin doğru kuramını ve insanlığın kurtuluşunun --yüzyıllardır süren tahakküm, yoksulluk, hastalık ve savaşın sona ermesi-- doğru yolunu gösterdiğine inanırsa ancak, [işte o zaman] devletin kontrolünü ele geçirmeye, ve Marksist anlayışta gereken şiddetli toplumsal mühendisliği yürütmek üzere bu kurumun devasa zor gücünü kullanmaya istekli olacaktır.
Aslında, bunu Danimarkalı felsefeci Soren Kierkegaard'ın tanımlamak için yoğun emek harcadığı bir diyalektik olan, kesinliğin şüpheyle olan mücadelesi olarak tasvir etmek belki de daha doğru olacaktır. Şüphecilerle kuşatılmış olan pekçok Marksist, Marksizmin yanlış olabileceği gerçeğinin farkındadır. Ancak kendi inançlarının doğruluğunu kanıtlamak için mücadele etmeye devam ederler. Bu dinamik --yani, kendini inancının doğruluğu hakkında ikna etmeye çalışan birisi--, dinsel veya ideolojik fanatizmin kökünde yer alır ve batmasına yol açan güçlerden birisini sağlar.
Marksizmin işte bu yönü, görünürde nazik, hümanist olan --en yüce ahlaki duyarlılıkla hareket eden-- insanların nasıl --milyonlarca insanı öldürmek, hapse atmak ve onlara işkence etmek de dahil olmak üzere--, en acımasız tedbirleri gerçekleştirme yetisine sahip olabildiklerini açıklar (veya açıklanmasına yardım eder). Benzer şekilde, bu rejimlerin gerçek doğası hakkında ikna edici kanıtlar olmasına rağmen, çok sayıdaki insanın sözde "sosyalist toplumlar" hakkında sahip oldukları derin hayalleri de açıklar. Bu şekilde görülünce, Marksizm ve onun asli bir parçası olan sermaye kuramı, nihayetinde etik veya ahlaki bir doktrindir. İnsanlığın kurtuluşu için mücadele etmek adına, [Marksizm] tam bir zor ve her şeye kadir devletin [uyguladığı] şiddet sayesinde toplumu yeniden şekillendirme çabalarını haklı çıkarır. Tabii ki, Marksistlerin --yanlış olsa bile-- istedikleri gibi düşünmeye hakları vardır. Ancak, kendi yanlışlarını herkese dayatmak üzere devletin diktatörce gücünü kullandıklarında, sonuç hiç de insanlığın özgürlüğü olmaz; ve asla olamaz da.


fuck the system!
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #2 (permalink)  
Alt 21-09-2009, 17:44
kaos - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Anarşi!
 
Üyelik Tarihi: 23-10-2007
Yaş: 37
Mesajlar: 957
IV. SERMAYE BİRİKİMİ
Birikim Süreci
Ürettiğinin Hakimiyeti Altındaki İinsanlık
Sermaye: Sadece Dondurulmuş Emek mi?
Üretim Araçları: Tamamen Maddi mi?
Emeğin Üretkenliği mi, yoksa Sermayenin Üretkenliği mi?
Sömürü: Bilimsel Olarak mı Gösterildi?
V. EMEK-DEĞER KURAMI
Kapitalist Gelişmenin Eğilimleri
Sosyalizm: Kapitalist Gelişmenin Gereği mi?
Emeğin Diyalektiği?
Bir Bütün Olarak Marks'ın Kuramı
İnsanlık: Emekle mi Tanımlanmış?
Marksizmin Mantığı
Marksizmin İronileri
Ütopya'nın Sonu mu?


Okuyucuya: Bu yazı bu derginin bir önceki sayısında yayınlanan makalenin devamıdır. Orada sermaye kuramının Marksist dünya görüşü içindeki rolünün, Marks'ın kapitalizmi ele alış yönteminin ve kuramının ilk bileşenlerinin kabataslak bir resmini çizmiştim. Bunlar, onun metaları analizini, onun değer anlayışını ve kapitalizmdeki sömürünün doğasını kavrayışını, artı-değerin üretimini içermekteydi. Yine Marks'ın yaklaşımının ve dünya görüşünün bazı uzantılarını tartışmıştım. Bu bağlamda benim iki ana iddiam var: (1) Marksizm, Marks'ın bilimsel olduğunu iddia etmesine rağmen bir felsefidir; ve (2) onun bilimsel doğasına olan inanç, özellikle de Marksizmin sosyalizmin tarihin "zorunlu" sonucu olduğundaki ısrarı, ve Marksist kuramdan kaynaklanan stratejik adımlar, Marksistlerin, Marksizmin savunduğu ve öngördüğü kurtarılmış --sınıfsız ve devletsiz-- toplumlar yerine totaliter rejimler kurmalarına yol açmıştır. Bu makalede, Marks'ın kuramının en önemli noktasına, onun sermaye analizine yoğunlaşacağız. Bu makalenin ilk parçasında yazdıklarımı burada okuyuculara hatırlatmak istiyorum. Marksizm hakkındaki savlarımı kanıtlayabileceğim iddiasında değilim. Benim ortaya koyduğum şey, Marksizmin ne olduğuna ve ortaya çıkan tarihsel sonuçlara ilişkin kendi yorumumdur. Analizinin büyük bir kısmı, örneğin sermayenin ve rantın yeniden üretimini ele alışı, ticari sermaye ve hayali [fictitious] sermaye, yani Kapital'in 2. ve 3. ciltlerindeki malzemenin çoğu ya dışarıda bırakılmıştır ya da oldukça kısaca değinilmiştir. Bunun yerine Marks'ın kuramının odak noktası, onun sermaye anlayışı üzerinde yoğunlaşacağım.

IV. SERMAYE BİRİKİMİ
Marks'ın analizini anlamak için, Marksist görüşe göre tüm sınıflı toplumların sömürüye, emek harcamayan bir sınıfın emek harcayan sınıf veya sınıflarca üretilen ekonomik artığa el koymasına dayandığını hatırlamak önemlidir. Bu artık, emekçi sınıfın varlığını sürdürmesi ve kendi kendisini yeniden üretebilmesi için gerekli olanın üstündeki ekonomik üretimden meydana gelir.
Her ne kadar kapitalizm de diğer sınıf-bölünmeli üretim tarzları gibi sömürüye dayansa da, bu sömürünün özel tabiatı benzersizdir. Kapitalizmden önce varolan toplumsal sistemlerde --eski kölelik ve feodalizm gibi, sömürüü açık, belirgin biçimler almıştı: ya sömürülen sınıf tarafından üretilen belirli artı ürününe sömürücü sınıf tarafından açıkça el konulması, ya da onun artı emeğinin doğrudan kullanımı. Bunun aksine, kapitalizmde, görünürde eş değer olan metaların değişimi yoluyla gerçekleşen sömürü gizlidir. İşte bu değişim sayesinde, kapitalist sınıf --Marks'ın artı değer dediği-- soyut, genel emeği (değeri) kendine mal eder.
Ancak, Marks'ın kuramına göre, kapitalizme özgü olan şey yalnızca bu artığın doğası ve nasıl üretildiği değildir. Artığın nasıl kullanıldığı da kapitalizmi daha önceki sistemlerden farklılaştırır. O [önceki] toplumlarda artık esasen sömürücü sınıfın tüketimine, yönetimini sürdürmesine --örn. devlet ve ordu-- tahsis edilmekteydi. Kapitalizmde, aksine, artı değerin büyük bir kısmı tekrar üretime yatırılır. Burada, genellikle daha fazla sayıda ve daha gelişkin olan makina ve öteki üretim araçları biçiminde, üretim sürecinin kendisinin genişletilmesi ve modernleştirilmesi için kullanılır. Bunu yaparken kapitalistlerin amacı hep daha büyük bir artı-değer üretimidir. Sloganı "tüketim için üretim" olan daha önceki sistemlerin aksine, kapitalizmin sloganı "üretim için üretim"dir. Marks bunu şöyle ifade ediyor:
" ... kişiselleşmiş refah sahibi olan o (kapitalist -RT) üretim için üretir, refahın birikmesi sağlamak için refahı biriktirmek ister. Sermayenin memuru [functionary], yani kapitalist, üretimin amili [agent] olduğu ölçüde, onun için önemli olan kullanım değeri ve onun artışı değil, değişim değeri ve değişim değerinin artmasıdır. İlgilendiği şey soyut refahın çoğalması, başkalarının emeğine el koymanın artmasıdır" (Karl Marks, Artı-Değer Kuramları, Kısım I, Progress Publishers, Moskova, 1969, s. 282).
Soyut refahın (değerin) bu artan üretimi şu şekilde gerçekleşir.


BİRİKİM SÜRECİ
Marks'a göre, her kapitalist artı değer üretimini, [yani] kar kaynağını arttırmakta rekabetin zorlamasıyla yönlendirilir. Bunu (birbirlerini dışlar olmayan) iki yoldan yapabilir.
İlk olarak, çalışma gününü uzatabilir. İşçilerinin (ve onların ailelerinin) bir gün içinde, kendi yaşamlarını devam ettirmeleri için gereken zaman miktarı --Marks'ın gerekli emek-miktarı [necessary labor-time] dediği-- değişmeyeceği için; işçinin şimdi fazladan çalıştığı saatler, işçinin bu süre zarfında artı-değer ürettiği dönem olan artı emek-zamanı arttıracaktır. Sonuçta, işçiler kapitalistin elinde tutacağı daha fazla artı-değer üretirler. (Marks'ın görüşüne göre) tarihte ilk defa kapitalizmle ortaya çıkan bu [şey], Marks [tarafından] "mutlak artı değer" üretimi olarak adlandırır. Ancak, çeşitli nedenlerden ötürü (çalışma gününü belli bir ölçüde uzatılabileceği olgusu; işçilerin, mücadele yoluyla, nihayetinde çalışma gününü kısaltmayı başarmış olmaları olgusu), bu yöntemin sınırlı olduğu görülmüştür. O zaman kapitalistler, olgun bir kapitalizmin karakteristiği olan, artı değeri arttırmanın diğer bir yoluna başvurmuşlardır.
Her kapitalist, arkadaşı olan kapitalistlerle rekabetinde, üretim maliyetlerini düşürmeye yöneltilir. Böylece aynı genel maliyetle daha fazla meta üretebilir; [bu da] fiyatları düşürmesini ve rakiplerinden daha fazla satmasını sağlayarak karını arttırır. Kapitalistler, ücretleri azaltarak ve üretimin hızını attırarak halihazırdaki makinalarıyla maliyeti düşürebilirler. Ancak bu yöntemlerin sınırları vardır; diğerlerinin yanısıra, eğer işçiler bırakın çalışabilmeyi, hayatta kalabileceklerse eğer, yaşam standartları sonsuza kadar düşürülemeyecekken, işçilerin zorlu bir şekilde çalışabilmelerinin [bir sınırı olması] olgusu.
Kapitalistler için maliyetleri düşürmenin daha etkili bir yolu, yeni, daha etkin fabrikalar ve makinalar alarak üretim sürecini belirli aralıklarla modernleştirmektir. Bu kapitalistlerin aynı sayıda ve hatta daha az sayıda işçi kullanarak aynı zaman zarfında daha çok meta üretebilmelerini mümkün kılar. Bu modernleştirmenin net etkisi, işçi sınıfının emek-gücünün değerinin düşürülmesidir. Diğer bir deyişle, yeni fabrika ve makinalar vb. emeğin üretkenliğini arttırdığı için, işçiler kendilerinin ve ailelerinin belli bir zaman zarfında hayatta kalması için gerekli olan değer miktarını artık eskisine göre daha az zamanda üretebilmektedirler. Örneğin, eğer işçiler önceden kendilerinin ve ailelerinin hayatta kalması yeterli değeri günde dört saatlik çalışmayla üretebilirken, şimdi bunu mesela 3,5 saatte yapabileceklerdir. Sonuç olarak, belirli bir çalışma günü için, kapitalistler işçilere o [çalışma] gününde ürettiklerinin daha düşük bir yüzdesini verebilirler, ve böylece (kapitalistler) ellerinde tuttukları değer miktarını arttırabilirler.
Marks'ın terminolojisinde, kapitalistler, artı değerin daha büyük bir kısmını ele geçirebilmelerini mümkün kılacak şekilde, gerekli emek-zamanı miktarını düşürmüşlerdir ve çalışma gününden elde edilen artı emek-zamanı miktarını arttırmışlardır. "Mutlak artı değer" üretiminde gerçekleşenin aksine, Marks bunu "göreli artı değer" üretimi olarak gösterir.
Rekabetçi koşullar altında, bu neredeyse sürekli bir süreçtir. (Aslında, bu, kapitalist gelişmenin devresel [konjonktürel] mizacının, onun dönemsel krizlerinin sebeplerinden birisi olan devirler [cycle] şeklinde gerçekleşme eğilimi gösterir.) Başka bir ifadeyle, işçiler tarafından üretilen artı değerin giderek artan miktarları, esasen kapitalistler tarafından tüketilmez, bunun yerine üretim araçlarını modernleştirmek üzere üretim sürecine yatırılır. Bu ise, daha fazla artı değer üretecek olan üretim sürecine yeniden yatırılarak daha da fazla artı değer üretilmesiyle sonuçlanır, ve bu böyle devam eder.
Zamanla çeşitli sonuç ortaya çıkar: (1) kapitalist ekonomi dönemsel olarak üretim araçlarının yenilenmesini yaşar; (2) Kapitalistin, Marks'ın "sabit sermaye" dediği (makinalar, aletler ve hammaddeler) şeylere yapılan yatırımda "değişken sermaye"ye (emek) göre artış vardır; veya Marks'ın "sermayenin organik kompozisyonun" artması dediği şey [yaşanır]; (3) (Marks'ın Departman I dediği) üretim araçları üreten sanayilerinin nispi ağırlığı tüketim araçları üreten sanayilere (Departman II) göre artar; (4) Hem üretilen artı değer miktarı, hem de Marks'ın sömürü oranı --veya artı değer oranı-- dediği artı emek-zamanının gerekli emek-zamanına oranı yükselir.
Görülebileceği üzere, betimlenen bu süreç kümülatiftir [birikmelidir]. Üretilen durmaksızın büyüyen artı değer miktarı kapitalistlerin ellerinde birikir ve sermaye haline gelir. Bu sermaye, daha fazla artı değer üretmek, ve bireysel kapitalistler ve bir bütün olarak kapitalist sınıf tarafından sahip olunan sermayeyi çoğaltmak üzere yeniden yatırılır. Ancak, Marksist görüşe göre emeği, değerin, artı değerin ve bu nedenle de sermayenin tek kaynağı olan işçi sınıfı, hayatta kalmak için emek-gücünü satmak zorunda olan mülkiyetsiz proleterler sınıfı olarak kalmaya devam eder.
Marksist terimlerle, sermaye, "canlı emeğe" [living labor] hakim olan biriktirilmiş "ölü emek"tir [dead labor]. Bu, canlı emeğin ürünleri olan, Marks'ın "üretimin maddi araçları" dediği --fabrikalar, makinalar, aletler ve hammaddeler-- şeylerden meydana gelmektedir. Ancak, bu emek artık "ölü"dür; yani canlı olmayan nesnelerin içinde dondurulmuştur [katılaşmıştır], ve "canlı emeğe", [yani] proleterlere hakim olmaktadır. İşçiler sermayenin hakimiyeti altına girmiştir; emekleri, ve aslında bizzat varlıkları, kendi birikmiş ölü emekleri [olan] sermaye üretimi ve birikiminin hakimiyetine girmiş, [onların] gereksinimlerine hizmet etmektedir. İşçiler, böylece, kendilerinin üstünde duran, kendilerine hakim olan ve onları ezen yabancı bir varlık olarak, kendi üretken kapasiteleriyle karşı karşıya gelirler. Sonuç olarak, insan emeğinin üretkenliğinin arttığı ölçüde, emeğin canlı cisimleşmesi [embodiement], yani sermayenin (ve buna sahip olan ve denetleyen kapitalist sınıfın) işçiler üzerindeki gücü de artar. Marks şöyle yazar;
"... Sermaye, bir nesne değldir, aksine kendisini bir nesnede ifade eden ve bu nesneye özgül bir toplumsal karakter kazandıran, toplumun belirli bir tarihsel teşekkülüne [formasyonuna] ait olan, belirli bir toplumsal üretim ilişkisidir. Sermaye, bir malzemeler ve üretilmiş üretim araçları toplamı değildir. Sermaye aksine --altın veya gümüşün özünde para olmasınndan daha fazla [anlamlı] olmamak üzere-- özlerinde sermaye olan, sermayeye dönüştürülmüş üretim araçlarıdır. Bu, sermayedeki anti-tezi sayesinde kişiselleşen, bizzat emek-gücünden bağımsız hale getirilen ürünler ve çalışma koşulları olarak canlı emek-gücünün karşısına çıkan, toplumun belirli bir kesimi tarafından tekelleştirilmiş üretim araçlarıdır." (Kapital, Cilt 3, International Publishers, New York, 1967, s. 814-815).
Bu, kısaca olsa da, Marks'ın sermaye anlayışıdır. Onun görüşüne göre, sermaye birikimi yalnızca kapitalist üretimin özünü oluşturmakla kalmaz, onun temelidir de, ve bir bütün olarak --devlet ile diğer siyasi ve toplumsal kurumlar, ve entelektüel yaşamın tüm alanı da dahil olmak üzere-- kapitalist toplumun bizzat doğasını belirler. Dahası, kapitalist sistemin nasıl gelişeceğini, ve en nihayetinde neden ve nasıl yıkılacağını ve yerini sosyalizm/komünizmin alacağını belirleyen --Marks'ın sermaye birikiminin "devinim yasaları" dediği-- bu sürecin içsel dinamikleridir.


ÜRETTİĞİNİN HAKİMİYETİ ALTINDAKİ İNSANLIK
Marks'ın anlayışı, eğer iktisadi yazılarında önerdikleri yerine daha geniş ve metaforik [mecazi] bir anlamda anlaşılırsa, bayağı anlamlıdır. Her ne kadar bunu (kavramı Hegel'den ve onun öğrencisi Ludwig Feuerbach'dan almıştı) toplumun iktisadi yapısı bağlamında geliştirmiş olsa da, bu aynı zamanda toplumsal yaşamın diğer yönlerine de uygulanır. Diğer bir deyişle, emeğe sermaye tarafından hükmedilmesi, veya Marks'ın emek-sermaye ilişkisi dediği şey, daha genel toplumsal bir fenomenin, [yani] insanoğluna kendi yaptığı ürün tarafından hükmedilmesi eğiliminin sadece özel bir örneği veya bir yüzeyidir. Bu şekilde bakılınca, seçkinlerin kontrolünde olan insan faaliyetinin ürünlerinden (üretim araçları) oluşan sermaye halkın büyük bir kısmına hakim olur. Aynı şey, tarih boyunca insan toplumunda var olan diğer kurumlar, özellikle de otoriter olanlar için de söylenebilir.
Örneğin devlet insanoğlunun bir yaratısıdır, ancak bu kurum başından beridir devlet-hakimiyetindeki toplumlarda yaşayan büyük halk çoğunluğunun, ve böylece de bir anlamda da bir bütün olarak tüm insanlığın ezilmesinin bir aracı olmuştur. Feuerbach'ın bu düşüncenin kendi biçimini ele aldığı özel bir konu olan din, aynı fenomenin başka bir örneğidir. Aslında tüm sömürücü iktisadi ve siyasi yapıların yanısıra toplumsal ve kültürel kurumlar, dinler, felsefeler ve ideolojiler; [insanlara] hükmeden ve onların yaşantılarını yöneten insanoğlu yaratıları olarak görülebilir. (Bu, aslında, Marks'ın ilk yazılarında açıkça, ve bilimsel eserler olduğu varsayılan daha sonraki diğer [çalışmalarında] ise bir alt tema olarak kapalı bir biçimde öne sürülen, Marksizmin külliyatının temelinde olan düşüncedir.)
Bence, böyleyken, Marks'ın kuramı eğer metaforik anlamda ele alınırsa oldukça anlamlıdır. Ancak bunun bilimsel değil, felsefi bir anlayış olduğunu anlamak önemlidir. Diğer bir deyişle, bu bir bilimsel gösterim veya ispat meselesi değil, bir görüş meselesidir. Bu, diğer şeylerin yanısıra, çok geneldir; bilimsel sınamaya tabi tutulamayacak tartışmaya açık tanımlar, değer yargıları ve örtülü insan doğası kavramlarıyla sarmalanmıştır. Örneğin, insanlığın kendi ürünlerinin hakimiyetinde olması ne anlama gelir? Bu, insanoğlunun yarattığı kurumlar ve diğer varlıklarla --devlet, ekonomi, din, kültür--, kısacaası insan toplumunun tümüyle çatışma içinde olan bir insan doğası algısını ima eder. Ancak bu ürünler insan doğasıyla çatışık, bir nevi zıt değil de, bu doğanın doğru bir yansımasıysa eğer ne olacak? Eğer öyleyse, o zaman insanoğullarına onlar tarafından hakim olunmuyordur, daha ziyade insanlar onlarla ve onlar aracılığıyla yaşıyorlardır; aslında, onların yaşamlarımızı daha iyi yaptığı, ve onlarsız yaşamamızın mümkün dahi olamayacağı öne sürülebilir.
Aynı şekilde, insanlığa kendi ürünlerinin hakim olduğu düşüncesi, insanoğlunun bu hakimiyetin artık ortaya çıkmayacağı yeni bir toplum yaratma yetisine sahip olduğunu ifade eder. Ancak, bir bütün olarak insan doğası sorunu gibi, bu da bilimsel olarak ispat edilemeyecek bir kavramdır. Bununla nasıl başa çıkılabilir? Bunu halletmek için ne çeşit bir test veya deney kurgulanabilir? Meselenin tümü, temel inanç ve değerlerle, dünya görüşü tercihiyle içsel olarak sınırlanmıştır, ve bilime başvurarak halledilemez. Diğer bir deyişle, bu kanıtlanamaz bir önermedir.
Bunun bir parçası olduğu bütüncül dünya görüşü gibi, Marks'ın sermaye analizi de aynı felsefi niteliğe sahiptir. Bu onun çıkış noktasında, onun tanımlamalarında belirgindir: değeri, onlarda "içerilen [cisimleşen]" emek miktarınca belirlenen "dondurulmuş [congealed] emek"ten oluşan metalar; sermayenin, "canlı emeğe" hakim olan "ölü emek" olması. Bu önermeler bilimsel olarak nasıl oluşturulabilir? Bir metayı açtığımızda --örneğin bir elbiseyi veya makinayı--, bu dondurulmuş emeği görebilir, ayırt edebilir, ölçebilir veya tartabilir miyiz? Tabii ki hayır. O zaman kuramını bilimsel olarak nasıl sınayabiliriz, veya geçersizliğini ispatlayabiliriz? Buna rağmen, Marks kuramı ortaya koyarken onun felsefi bir anlayıştan ziyade bilimsel olduğunda ısrar etmiştir.
Tabii ki, Marks fazlasıyla cömert bilim tanımında yalnız değildi. Pek çok çağdaşı, özellikle de toplumsal meselelerle ilgilenenler, aynı temayülü [eğilimi] göstermiştir. Ancak bugün, onların, örneğin fizik yasalarıyla karşılaştırılabilir, gerçekten bilimsel olan bilimsel toplum kuramları geliştirme girişimlerinin oldukça hırslı olduğunu görebiliyoruz. Belki ben bilim tanımımda oldukça dar veya talepkarımdır. Bazıları, Marks'ın fizik veya biyoloji alemiyle değil toplumsal dünyayla ilgilendiğini; toplumsal bilimlerin ilgilendiği kavram ve kuramların diğer, "katı" bilimlerde kullanılır olan kanıt veya gösterim düzeyine uygun düşmediği için, bu [katı] bilimlere uyguladığımız standartların aynısını ona ve diğer toplumsal kuramcılarına uygulamanın adaletsiz olduğunu söyleyebilir. Toplumsal bilimlerdeki diğer çalışmalar gibi --bu argüman sürdürülebilir, büyük bir açıklayıcı değere sahip olan belli bir fenomeni, yöntemli ve içsel olarak tutarlı bir şekilde incelemesi anlamında Marks'ın çalışması bilimseldir. Ben, toplumsal bilimlerin herhangi bir şekilde bilimsel olarak adlandırılabilip adlandırılamayacağını kendi kendime sorarken, tanımlamalar hakkındaki verimsiz tartışmalardan kaçınmak için bu meseleyi açıklığa kavuşturacak bir yol öneriyorum: derinlemesine incelenen ve yöntembilimsel [metodolojik] olarak tutarlı bir bilimsel çalışma ile bir bilimsel kuram arasında ayrım yapılması. Yani, Marks'ın çalışmasının bu ilk anlamda bilimsel olduğunu kabul etsek dahi, onun kapitalizm analizi bilimsel bir kuram meydana getirmez. Burada hayati olan şey, bazı toplumsal kuramların yapabileceklerinin dışında olan birşeyleri kanıtlamaya çalışmak için kullanılmamasına dikkat etmemizdir. Toplumsal bilimler, oldukça yalıtık, dar ve kontrollü (yani bir veya iki değişken dışında tüm değişkenlerin ortadan kaldırıldığı) ortamlar dışında, --bireysel veya toplumsal-- insan davrannışlarının tahmin edilmesinde adı çıkmış bir şekilde zayıftır. Sonuç olarak, Marks'ın bu makalenin ilk kısmında alıntılanan iddiası, yani kapitalizmin içsel mantığının bir mutlaka onun yıkılmasına ve proleterya diktatörlüğü kurulmasına yol açacağını ispat ettiği, bilimsel olarak gösterdiği yanlıştır.
Ancak gelin Marks'ın sermaye analizine bakalım ve bu açıdan nasıl üstesinden geldiğini görelim.

SERMAYE: SADECE DONDURULMUŞ EMEK Mİ?
Gördüğümüz üzere, Marks, sermayeyi canlı emeğe hakim olan "ölü emek" olarak tanımlar. Keza bize, bu ölü emeğin doğrudan üreticilerden, işçilerden artı-emek emmek için kullanılan "üretimin maddi araçları"nda (tüm metaların dondurulmuş emek olması gibi) dondurulmuş olduğunu söyler.
İlk bakışta bu makul gözükür, ancak biraz düşününce sorunlar ortaya çıkar. Bir yandan, bize üretim araçlarının maddi olduğu söylenir. Bunun genel olarak anlaşılan anlamı, üretim araçlarının --fabrikalar, makinalar, aletler, hammadddeler-- maden, ağaç ve diğer dokunulabilir --hissedilir, tartılabilir, ölçülebilir--- maddelerden [matter] meydana geldiğidir. Ve [bahsedilen] durum bu gibi gözükür. Öte yandan ise, bize üretim araçlarının dondurulmuş emek olduğu söylenir. Her nasılda, emek, üretim araçlarını meydana getiren maddenin içinde (veya daha iyisi, madde olarak) dondurulmuş gibidir. Bu durumda, üretim araçları hem emek hem de madde olacaktır. Ama öyleyse, nasıl olur da sadece dondurulmuş emek olarak tanımlanabilirler? Madde'ye ne olur?
Sorun kısmen Marks'ın eksantrik [ayrıksı] (yani felsefi) emek tanımında yatar. Bana göre (ve sanırım çoğu insan için de) emek, maddi cisimlerin onun tarafından ve onun aracılığıyla --genellikle maddi aletler yardımıyla-- insanoğulları için daha doğrudan kullanışlı biçimlere dönüştürüldüğü bir süreçtir. Emek, maddi varlıklar (insanoğulları) tarafından işlendiği, ve maddi varlıklara (ham ya da işlenmiş maddeler, aletler, makinalar, vb.) veya onlarla birlikte uygulandığı ölçüde, ancak bu kapsamda maddi olarak nitelendirilebilir. Ancak, emek süreci sonlandığında emek gitmiştir; maddi ürünleri dönüşmüştür, ancak artık var olmaz. Bir yerde "dondurulmuş" değildir. Normal düşünüş tarzına (en azından benim kendi düşünüş tarzıma) göre, Marks'ın dondurulmuş emeği ya bir metafordur; veya bu makalenin ilk kısmında bahsettiğim üzere, bu bir İdealist felsefi töz [substance] , dokunulabilir olmaksızın bir şeye içkin [onun tabiatında bulunan] olan, bizzat onun esası olan bir temel özdür [essence]. (Yeterince manalı olacak şekilde, emeği tanımlamak için Marks "töz" terimini kullanmıştır. Örneğin, Artı-Değer Kuramları'nın III. Kısmında şöyle yazar: "Bir töz oluşturan değerler olarak metalar, aynı tözün --[yani] toplumsal emeğin-- basit birer gösterimidirler [temsilidirler]." s. 40, altı çizili yer aslında vurgulu.) Her iki halde de, dondurulmuş emek gerçekte maddi değildir. Sonuç olarak, eğer üretim araçları sadece dondurulmuş emek olarak tanımlanırlarsa, [o zaman] maddi değildirler. Ve eğer maddi olarak tanımlanırlarsa, basitçe dondurulmuş emek olamazlar.
Yine de Marks'ın tanımladığı şekliyle (yani makinalar, araçlar ve hammaddeler olarak) üretim araçlarını ele alacak olursak, bunların gerçekten de maddi olduklarını açıkça görebiliriz. Ve böyle olduğu için de, sadece emekten daha fazlasından meydana gelirler. Aşikar olması gerektiği üzere, bu metalar çaşitli Doğa ürünleri'nden meydana gelirler. Bunlar, insanların --ya üretim ya da tüketim-- gereksinimlerini karşılamak üzere topladığı, büyüttüğü veya işledikleri doğal olarak üretilen şeylerden oluşurlar. Ve, tabii ki Marks bunun farkındadır; aslında, bu onun analizinde merkezi bir yer tutar. Ancak, bunu, sermayenin basitçe dondurulmuş emek olduğu iddiasıyla nasıl bağdaştırır?
Tabii ki, kılı kırk yaran [gereksiz inceliklere dolu olan] Marks'ın terminolojisine sığınılabilir. Örneğin, üretim araçlarının maddi oldukları, ancak kendi başlarına sermaye olmadıkları iddia edilebilir. Marks, sermayeyi sermaye-emek ilişkisi olarak tanımladığı için, üretim araçları ancak işçileri bilfiil sömürmekte kullanıldıkları zaman, veya daha genel olarak, sermayedarlar tarafından sahiplenildikleri zaman sermaye, ve böylece de dondurulmuş emek olurlar. Ancak, bu, yanlızca Marks'ın algısının felsefi/metaforik doğasını daha göze batar bir hale getirir. Her nasılsa, üretim araçlarını meydana getiren maddi varlıklar, işçileri sömürmek için kullanıldıkları veya kapitalistlerin mülkiyeti altında oldukları zaman mucizevi bir şekilde dondurulmuş emek haline gelirler.
Veya, "Evet, kuşkusuz Marks'ın sermayeyi dondurulmuş emek olarak tanımlaması metaforiktir. Bunu kullanarak göstermeye çalıştığı şey, üretim araçları dahil olmak üzere metaların insan emeğinin ürünleri olduğudur." Ancak bu metaforun kullanılmasıyla, bu gösterim girişimiyle bulanıklaşan şey, üretim araçları dahil olmak üzere metaların yanlızca emeğin ürünleri olmadığıdır. Onlar emeğin veya başka bir takım şeylerin ürünleridirler. Onlar, emeğin ve --tabii ki Doğa kuvvetleri [the forces of Nature] de dahil olmak üzere-- Yerküre'nin ürünleridirler. Marks'ın metaforu, Yerküre'nin ve doğa kuvvetlerinin ekonomik üretimdeki rolünün bulanıklaştırır --veya çarpıtır veyahut önemsizleştirir. Burada, pek çok sorunda olduğu üzere Marks, her iki durumdan da yararlanmaktan hoşlanır. Bir yandan, olması gerektiği üzere Marks, Yerküre'nin ve Doğa kuvvetlerinin üretimde önemli bir rol oynadığını kabul eder. Ancak öte yandan, sermayenin sadece emeğin ürünü olduğunu öne sürer.
Marks'ın kuramında, bu çelişki emek-değer kuramınca [değerin emek kuramı] "çözülür". Genel mantığa göre bir çelişki gibi gözüken şey, Marks'ın kuramında tanımlanan şekliyle değer cinsinden ortaya konulunca artık mesele olmaz.
Marks'ın insan emeğinin tüm değerin (sübjektife karşılık, değişim veya objektif [değerin]) kaynağı olduğunu iddia ettiğini hatırlarız. Sonuçta, herhangi bir metanın değeri, o metayı üretmek için gerekli olan emek (ortalama koşullar altında çalışan ortalama emek) miktarınca saptanır. Kurama göre, herhangi bir metanın üretiminde kullanılan hammaddeler --(hammaddeler) üretim sürecinde kullanıldıkça metaya geçen bir değer olan, onların kullanıma hazırlanması için harcanan emek miktarı hariç olmak üzere--, kendi başlarına değere herhangi bir şey katmazlar. Benzer şekilde, metayı üretmek için kullanılan araç ve makinaların kendileri herhangi bir değer yaratmazlar, ancak üretimlerinde kullanılan (toplumsal olarak gerekli) emek miktarı tarafından belirlenen değerlerinin bir kısmını (aşınma ve yıpranmaları yoluyla, yani, yıprandıkça) metaya aktarırlar. Diğer bir deyişle, Marks'a göre, Yerküre'nin ürünleri kullanım-değerlerinin üretilmesine katkıda bulunurken, tüketilmeleriyle --onlara harcanan emek dışında-- üretilen metaların (değişim-) değerine harhangi bir katkıda bulunmazlar. Kısacası, kendi başlarına bir değerleri yoktur. Bu, bizzat Marks'ın değer tanımından ortaya çıkmaktadır.
Marks'ın kuramının tuzaklarına düşmemiş, bugünün dünyasında yaşayan herkes için bu sonuç oldukça saçma gözüküyordur. Ancak, bu Marks'ın analizinde merkezi bir yere sahiptir, ve metinlerinde defalarca tekrar edilir. Marks bunu şöyle bir mantıkla açıklar (aşağıda tartışacağımız üzere hep varsayılan, ancak asla ispatlanmayan emek-değer kuramından ortaya çıkmasından başka): Doğa'nın ürünleri tükenmez olduğu için, Doğa bunları insanlığa "cömertçe" veya "bedelsiz" olarak, yani ne kendisine ne de insanlığa hiçbir maliyeti olmadan sunar. (Örneğin, bakınız Artı Değer Kuramları, Kısım III, s. 181-183, Progress Publishers, Moskova, 1971.) Diğer bir deyişle, sonsuz oldukları için Yerküre'nin ürünlerinin (değişim-) değeri yoktur. Onların sahip olduğu tek (değişim-) değeri (yinelersek), onları toplamak veya aksi takdirde üretime hazırlamak amacıyla kullanılan insan emeğidir.
Ancak yirminci yüzyılın ikinci yarısının yeterince açık hale getirdiği üzere, doğal kaynaklarımız sonsuz değildir. (Bu, kapitalist üretimin emekleme döneminde olduğu ve insan nüfusunun şimdikinden çok daha az olduğu Marks'ın zamanında kabul edilebilir bir varsayım olabilir, ancak bugün tamamıyla komik). Doğa kaynakları, bir zamanlar tükenmez olarak görülen su ve hava bile, sınırsız değildir. Ancak eğer böyleyse, sonuçta Doğa hizmetlerini insanlara, Marks'ın cömertçe belirttiği üzere bedelsiz olarak sunmaz; ve doğal kaynaklarımızın, Doğa'nın bu ürünlerinin birer değeri vardır. (Eğer onlar için geçmişte bir bedel ödememişsek, şurası kesin ki bugün ödüyoruz ve gelecekte de ödemeye de devam edeceğiz, belki de çok pahalı bir şekilde.)
Eğer bunu kabul edersek, Marks'ın kuramının bu açıdan ya yanlış olduğunu ya da büyük bir tadilat gerektirdiğini görebiliriz. Gereken değişiklikler arasında şunların kabul edilmesi olacaktır: (1) Doğa'nın ürünlerinin, insan emeğinin onlara kattıklarının dışında bir değeri vardır; (2) bu değer üretimleri sırasında metalara geçer ve bu nedenle bu metaların değerlerine eklenir; (3) emek-değer kuramının ısrar ettiğinin aksine, insan emeği değerin tek kaynağı değildir; (4) üretim araçları (değer cinsinden bile) sadece dondurulmuş emekten meydana gelmez; ve (5) sermaye, basitçe canlı emeğe hakim olan ölü emek olarak tanımlanamaz. Bu nedenle, bu meseleyi Marks'ın kuramının temel yapısı içinde ele alsak bile, kuramının ciddi sorunları olduğunu görebiliriz. Aslında, bizzat analizinin temelleri, [yani] değer kuramı ve sermaye tanımı sorgulanmaya açıktır.

ÜRETİM ARAÇLARI: TAMAMEN MADDİ Mİ?
Ancak bu, Marks'ın üretim araçları kavramının tek sorunu da değildir. Her ne kadar üretim araçlarının tam olarak ölü emek olarak görülüp görülemeyeceği ve Yerküre'nin bir değer üretip üretmediği konularında onunla anlaşamasak da, hiç şüphesiz ki üretim araçlarının tam anlamıyla "maddi" terimiyle tanımlanabileceği konusunda uyuşabiliriz. Herşeyden öte, Marks'ın bu terim altında kapsadığı fabrikalar, makinalar, aletler ve hammaddeler, ve tüm diğer şeyler sadece maddi olarak gözükürler. Ancak daha yakından bir bakış bunun böyle olmadığını ortaya serecektir.
Bir fabrikadaki montaj hattını ele alın. Birçok imalat sürecinde, aynı makina ve işçilerin yeniden düzenlenmesi üretkenlikte bir artışa yol açabilir. Her ne kadar yeni yapı aynı maddi varlıkları içinde barındırsa da, farklıdır ve bu öğelere indirgenemez. Böylesi bir düzenleme, bana göre, üretim araçlarının bir yönüdür; ancak bu maddi bir şey değildir. Peki bu nedir? Bu bir kavram [concept] veya düşüncedir.
Aynı şey üretim araçlarının diğer bileşenleri için de söylenebilir --örneğin, belirli bir kimyasal süreç. Böyle bir süreç, faaliyetteyken maddi varlıklardan meydana gelir, ancak sürecin kendisi bu varlıklara indirgenemez ve tam olarak bunlarla açıklanamaz.
Üretim araçlarını tanımlamak için "maddi" teriminin kullanılmasının yetersizliği, "yönetim yöntemleri", genel olarak idari, yönetsel yetenekler denilen şeyleri dikkate aldığımız zaman daha da belirgin bir hale gelir. Biraz konu dışı olan bir örnek burada öğretici olabilir. Marks'ın zamanında ve çok yakın bir zamana gelinceye kadar, tüm kapitalist fabrikalar neredeyse katı bir yukarıdan-aşağı, hiyerarşik tarzda işletiliyordu: yöneticiler emirleri verirler, memurlar [aracı görevliler] katmanı aracılığıyla bu emirler aşağıya ustabaşılara iletilir ve ustabaşılar da işçilere ne yapacaklarını söyler. Bu emirler bunaltıcı bir negatif disiplin sayesinde dayatılırdı: uyarılar, [para] cezaları, uzaklaştırmalar, işten atılma vb. Ancak, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Japonya'da başlamak üzere, bazı şirket yöneticileri fabrikalarının yönetilmesinde farklı bir yaklaşım geliştirmişlerdir. Geleneksel hiyerarşik yapıların yerine, daha kolejsel bir yaklaşımı kurumsallaştırmıştırlar. Bu, çalışanları belli bir özerklik derecesine sahip iş gruplarında örgütlemeyi; ve [onları] çeşitli pozitif teşviklerle motive etmeyi içeriyordu. Bu, aynı zamanda, geribildirimi [feedback] cesaretlendirmek için üretimin örgütlenmesini de içeriyordu: işçilerin etkinliği ve ürün kalitesini arttırmak için [yaptıkları] öneriler teşvik edildi, yönetime iletildi, ve faydalı görüldüğünde de uygulandı. Japonya'da, bu yöntemler, gerçek işçi yönetimine göre ne kadar sınırlı olsa da üretkenlikte önemli kazanımlara yol açtı; ve diğer faktörlerle beraber İkinci Dünya Savaşı'nın ertesinde Japonya'nın ekonomik bir güç kaynağı olarak ortaya çıkmasında önemli bir rol oynadı. (Gülünç bir şekilde, bu yöntemler esasen Amerikalılar tarafından geliştirilmişti, ancak Japonlar bunların etkinliğini gösterene değin ABD'de ihmal edilmişti.)
Benim görüşüme göre, bu gibi yönetim metodları üretim araçlarının ve bu nedenle de sermayenin yüzeylerinden birisi sayılmalıdır. Ancak bunlar gerçekten de maddi olarak nitelendirilebilirler mi? Bunlar maddi varlıkları (insanlar, makinalar, aletler, vb.) içerir, ancak basitçe bu nesnelere indirgenemez. Onlar da yine düşünceler veya kavramlar olarak daha iyi anlaşılabilirler.
Üretim araçlarından en azından bazılarının maddi olmayan doğası, bilgisayarların gelişmesi ve hızla çoğalmasıyla son yıllarda giderek belirgin hale gelmiştir. Bilgisayarı ve birbirine bağlı değişik devrelerini kolayca maddi olarak düşünebilsek de, bir bilgisayar programına ne demeli? Böyle bir program, bana göre, üretim araçlarının ayrılmaz bir parçasıdır, ancak gerçekten de maddi olarak nitelendirilebilir mi? Kuramsal olarak, böyle bir program maddi terimlerle tanımlanabilir. Örneğin bunu, programı geliştiren kişinin, bunu yaparken beynindeki nöronlardaki [neuron, sinir hücresi] iyonların titreşimi olarak düşünebiliriz. Veya bunu, program çalışırken bilgisayardaki elektronların belirli konum ve hareketleri cinsinden de düşünebiliriz. Ancak, (a) bu mümkün müdür?, ve (b) bu, programın doğasını gerçekten de kavrar mı? Bu gibi bir program, bana öyle geliyor ki, en iyi şekilde yazıldığı matematiksel dil ve bu dilin temsil ettiği matematiksel mantık cinsinden tanımlanabilir ve kavranabilir. Diğer bir deyişle, bilgisayar programını materyalist anlayışla düşünüp durmaya çalışmaktansa, bunu üretim araçlarının entelektüel öğesi olarak düşünmek daha anlamlıdır. Ve bilgisayar programı için geçerli olan, genel olarak enfermasyona da uygun düşer.
Dar materyalist bakışın bu kısıtlamaları, geleneksel bir şekilde düşünülen üretim araçlarının "maddi öğerleri"nde bile görülebilir. Bir çekiçi ele alın. Herhangi belirli bir çekiç maddidir, ancak bir araç olaral çekicin temel yönü, çekiç kavramı ve onun nasıl kullanıldığıdır. Bu, insanların çekiçler --ve çeşitli türleriyle-- yapmasını, ve onları işlerinde kullanmasını sağlayan şeydir. Çekiç kavramı, herhangi bir belirli, maddi çekiçten daha önemlidir. Eğer çekiç kavramına sahip olup da çekiçlerimiz olmasaydı, onlardan yapabilirdik. Eğer çekiçler olsaydı, ancak onlara ilişkin bir kavramı olmasaydı, aslında çekiçlerimiz olmuş olmazdı, çünkü kimse onlarla ne yapılacağını bilmezdi.
Marksistler, muhtamelen, bir alet düşüncesinin (örn. bir çekiç) maddi araçların bir yansıması olduğunu öne süreceklerdir. Ancak bu sorunu yanlızca çözüyormuş gözükür. Farklı bir örnek ele alacak olursak, eğer tekerliği keşfetmemiş bir toplumdaki insanlar şans eseri yerde bir tane bulmuş olsalardı, onunla ne yapacaklarını otomatikman bilmeyeceklerdi; maddi tekerlek kendiliğinden [tekerlek] düşüncesini üretmez. Dahası, tekerlik kavramı bile (onları anlamamız ve kullanmamız anlamında) tekerleklerin yaratılmasına otomatikman yol açmaz. Aztekler, örneğin, tekerlek düşüncesine sahiptiler, ancak tekerlekleri sadece çocuklarının oyuncaklarında kullandılar, ulaşım veya başka işler için kullanmadılar.
Tüm bunlardan nereye varıyoruz? Birincisi, bence, Marks üretim araçlarını sadece "maddi" olarak tanımlarken hatalıydı. Her belirli üretim aracının (ve bir bütün olarak üretim araçlarının) en azından, asli olan ve basit bir şekilde maddi terimlere indirgenemeyecek veya onlarla tanımlanamayacak, entelektüel bir yönü vardır. Aslında, yukarıda öne sürdüğüm üzere, maddi yönü ikincilken, üretim araçlarının hayati, temel öğelerinin entelektüel bileşenler (onlara giden ve onların barındırdığı düşünceler) olduğu söylenebilir; diğer bir ifadeyle, maddi [olanı] üreten ve mümkün kılan entelektüel öğelerdir, bunun tersi değil. (Materyalizm ve ilgili felsefi meseleleri daha ilerideki bir makalede ele alacağız.)
"Üretim araçları" terimini kullanmak yerine, eğer burada asıl uğraştığımız şeyin teknoloji, ve hatta daha kapsamlı olarak teknik ile bilginin kendisi olduğunu fark edebilirsek, Marks'ın anlayışının kısıtlamaları daha da belirginleşir. Günümüzde, sanal gerçeklik, İnternet ve biyoteknoloji çağında, teknolojiyi tamamen veya ağırlıklı olarak ciddi ciddi maddi olarak tanımlayacak hiç kimse var mıdır? Peki teknolojimizin temelini oluşturan bilimsel kuram, yasa ve kavramlara, inceleme yöntemlerine, matemetiğe, vb. ... ne demeli? (Ve insan dili hakkında? Scientific American'daki yeni bir makalede (Eylül 2000), bilim adamları Philip ve Phyllis Morrison bir teknoloji, insanın evrimindeki belki de en önemli teknolojik gelişme olarak dili tartışıyordu.) Bence açıkça üretim araçlarının birer bileşeni olan bu şeyler, tamamen veya hatta esasen maddi şeyler midir? Öyle olduğunu sanmıyorum.
Bence, bir bütün olarak teknoloji gibi, üretim araçlarının da sadece maddi olarak doğru bir şekilde tanımlanamayacağı açıktır. Ancak eğer üretim araçları tamamen veya hatta esasen bile maddi değillerse, o halde Marks'ın onların emeğin ürünleri olduğu ve ölü emek olarak tanımlanabilecekleri iddiasına ne olacak? Şurası kesin ki, üretimin her belli aracı, yani bir fabrika, bir makina, bir alet veya bir hammadde (öylece yerde bulunmadığı sürece --ki o zaman bile yerden alınması gereklidir) emeğin bir ürünüdür. Ancak, bunun düşünceleri veya kavramları da içerdiğini kabul edersek, o zaman bunun yalnızca emeğin ürünü olmadığını da kabul etmeliyiz. Ve eğer böyleyse, o zaman bir bütün olarak üretim araçları, ve dolayısıyla sermaye basitçe emeğin cisimleşmesi veya donması olarak doğru bir şekilde incelenemez. Sermaye, diğer bir deyişle, "canlı emeğe" hakim olan ve onu baskı altında tutan "ölü emek" değildir basitçe.
Bunları daha önceki tartışmalarımızla yan yana koyarsak, Marks'ın sermaye anlayışının ciddi bir şekilde hatalı olduğunu görebiliriz. Canlı emeği sömürmek için kullanılan sermaye, [yani] üretim araçları ne tamamen maddidir ne de tamamen "ölü emek"tir; (Marks'ın terimlerini kullanarak, ancak daha da doğrulayarak) bu araçlarda içerildiği ve onları mümkün kıldığı söylenebilecek olan, hem Yeryüzü'nün ürünlerini, hem de entelektüel bileşenleri --belli bir birleşimde [kombinasyonda] ve oranda-- de içermelidir.
Kapital'de veya ekonomik sorunlarla ilgili Marks'ın diğer yazılarında, ve bildiğim diğer herhangi bir yazısında, bilim ile teknolojinin ve bunların ekonomik üretim süreciyle olan tam ilişkisine dair dikkate değer hiç bir sistematik tartışma olmaması dikkate değerdir. Çoğunlukla, önemli meselelerin içinin boşaltıldığı, oldukça kısa ve genel göndermeler vardır. Daha özenli tartışmalardan birisi Grundrisse'de (Pelican Books, Baltimore, 1973), sayfa 694 ile sayfa 715 arasında serpiştirilmiş yorumlar biçiminde bulunabilir. Tipik bir referans sayfa 694'de bulunmaktadır:
"Bilgi ve yetenek [ve] toplumsal aklın genel üretken kuvvetlerinin birikimi böylece emeğe karşıt olan sermaye içine emilir; ve bu yüzden, uygun üretim araçları olarak üretime girdiği ölçüde, sermayenin bir özelliği [niteliği] olarak, daha açıkçası sabit sermaye olarak görünür." (Altı çizgili kısımlar aslında vurgulu)
Burada, Marks'ın Yeryüzü'nün ürünlerinin ve Doğa kuvvetlerinin üretim sürecindeki rolünü ele alışında gördüğümüz, her iki durumdan da yararlanma arzusunu görürüz. Marks, bir yandan, üretim araçlarının --ne açıkça maddi, ne de sadece emeğin ürünleri olan-- bilgi ve yetenek gibi şeyleri içerdiğini kabul eder. Ancak, üretim araçlarının tamamen maddi, ve (bu nedenle sermayenin de) yanlızca emeğin ürünleri olduğu, ve dondurulmuş emekten başka bir şey olmadığı yönündeki ısrarı ile bunu bağdaştırmayı asla denemez. Her nasılsa, "toplumsal aklın [bu] üretken güçleri" (ne çeşit olursa olsun), fiilen sermayenin bir parçasına haline gelmeksizin onun [sermayenin] içine emilmiştir. Aynı argüman, ve aynı uydurmaca, Artık Değer Kuramları'nda da vardır:
"Emeklerinin toplumsal niteliğinin belli bir derecede sermayeleşmiş olarak onların karşısına dikildiği bu süreçte (makinalarda emeğin gözle görülür ürünlerinin emeğe hakim görünmesi örneğindeki gibi); aynı şey doğal olarak, doğanın ve (soyut özünde genel tarihsel gelişimin bir ürünü [olan]) bilimin kuvvetleri içinde gerçekleşir --onlar, sermayenin güçleri olarak emekçilerin karşısına dikilirler. Onlar aslında tek tek emekçilerin yetenek ve bilgisinden ayrıdırlar; (ve her ne kadar köken itibariyle onlar da emeğin ürünleri olsalar da) emek sürecine her girdiklerinde sermayede cisimleşmiş olarak gözükürler. Ancak, bir makinada gerçekleşen bilim, emekçilerle olan ilişkisinde sermaye olarak gözükür. Ve aslında bilimin, doğal kuvvetlerin ve emeğin ürünlerinin büyük ölçekteki tüm bu uygulamalar, [yani] toplumsal emekte bulunan tüm uygulamaların kendisi yanlızca emeğin sömürülmesinin araçları olarak, [yani] artı-emeği ele geçirmenin araçları olarak gözükürler, ve böylece sermayeye ait güçler olarak emeğin karşısına dikilirler." (Artı-Değer Kuramları, Kısım 1, s. 391-2; altı çizili yerler orijinalinde vurgulu.)
Burada aynı paragrafta bir çelişki ortaya çıkmaktadır. Bir yandan, bilim "makinada gerçekleşmiş"tir. Öte yandan ise, doğanın ve bilimin güçleri sadece sermayede cisimleşmiş "gözükmekte"dir. Her nasılsa, Doğa'nın kuvvetleri ve bilimin başarıları üretim araçlarında gerçekleşmiş, ancak gerçekte --Marks'ın kapitalistlerin ellerinde artı değer üretmek için kullanılan üretim araçları olarak tanımladığını hatırlayacağımız-- sermayede cisimleşmemiştir. (Aynı donukluk [muğlaklık] Marks'ın bilimin ve Doğa'nın kuvvetlerinin tarihsel olarak emeğin ürünü olduğu iddiasında da belirir; bu derinlemesine incelenmeksizin öylece öne sürülmüştür.) Bu tanımlar dansı, üretim araçlarının doğasına dürüstçe bir bakışın, Marks'ın sermaye tanımında asli olan üç iddiasıyı çürüttüğü gerçeğini karartmaktadır: üretim araçlarının tamamen maddi olduğu, sermayenin basitçe emeğin bir ürünü olduğu, ve tamamen dondurulmuş emekten meydana geldiği. Marks'ın yaklaşımı gerçekte sadece bir el çabukluğudur: sermaye tanımını değiştirmezken, Doğa'nın ürün ve kuvvetleri ile bilimin başarılarını sermayeyle birleştirir. Sonuç ise, uygun bir şekilde, herşey emeğe indirgenir.

Bu yaklaşımla tutarlı bir şekilde, Marks, teknolojik gelişme sürecinin nasıl gerçekleştiğini, bundan hangi kurum ve toplumsal tabakaların sorumlu olduğunu, ve belki de en önemlisi, teknolojik buluşların üretim sürecine nasıl uygulandığını detaylarıyla asla tartışmaz. Bunların detaylı bir incelemesi Marks'ın politik iktisat dediğinin ve onun eleştirisinin sınırları dışında kalıyor olsa da, kapitalizm kuramının, özellikle de üretim sürecinin modernleşmesini vurgulayan [bir kapitalizm kuramının], bunu daha belirgin bir şekilde betimlenmesi ve Marks'ınkinden daha [geniş olan bir] sistemin [dış] çizgileri [contours] içerisine daha kesinkes bir şekilde yerleştirilmesi gerekir. Bunun yerine Marks, teknolojik ilerlemeyi ve bunun endüstriye uygulanmasını verili kabul eder gözükür. Kuramında üretim araçları kendi yeni, daha üretken biçimlerini adeta otomatik bir şekilde ortaya çıkarır; yani, sermaye, dondurulmuş emek her nasılsa kendiliğinden ilerler. Bu açıdan bakınca, emek bir kez daha, kendi yeni biçimlerini vücuda getiren ve kendi evrimini ileriye götüren bir tür kozmik töz olarak ortaya çıkar.

EMEĞİN ÜRETKENLİĞİ Mİ, YOKSA SERMAYENİN ÜRETKENLİĞİ Mİ?
Marks'ın üretim arçları ve sermaye anlayışıyla ilgili sorunlar, kuramının diğer yönleri, özellikle de emeğin ekonomik üretimdeki tek gerçek üretken güç olduğu görüşü, üstünde önemli uzantıları vardır. Marks, Kapital'de ve yazılarında, sermayenin üretkenliğinin bir yanılsama olduğunu göstermekte büyük sıkıntı çeker. Ona göre, sermaye kendi başına üretken değildir; sermayenin üretkenliği olarak gözüken şey aslında, aldatıcı veya tahrif edilmiş bir biçimdeki emeğin üretkenliğidir. Marks şöyle yazar:
"Canlı emek --sermaye ve emek arasındaki değişim yoluyla-- sermayeye dahil edildiği, ve emek sürecinin başladığı andan itibaren sermayeye ait bir faaliyet olarak gözüktüğü için; aynen emeğin genel toplumsal biçiminin parada bir nesnenin iyeliği olarak gözükmesi gibi, toplumsal emeğin tüm üretken güçleri de sermayenin üretken güçleri olarak gözükür. Böylece, toplumsal emeğin üretken gücü ve onun özel biçimleri, --bağımsız bir biçim üstlendiği farz edilmişken-- artık kapitalist tarafından canlı emeğe ilişkin olarak cisimleştirilmiş olan emeğin maddi koşullarının, maddileşen emeğin ve sermayenin biçimleri ile üretken güçleri olarak gözükür. Burada bir kere daha, parayla uğraşırken fetişizm dediğimiz ilişkinin çarpıtılmasıyla karşılaşırız." (Karl Marks, Artı-Değer Kuramları, Kısım I, s. 389. Altı çizili yerler aslında vurgulu.)
Buna rağmen, sermayenin üretkenliği, her ne kadar elinin tersiyle olsa da, aslında Marks tarafından kabul edilir. Gördüğümüz üzere, Marks'a göre, yeni üretim tekniklerinin üretim sürecine uygulanması, işçilerin belli bir süre zarfında daha büyük miktarda meta üretmesini mümkün kılar. Diğer bir deyişle, emeği daha üretken yapar. Dahası, üretkenlikteki bu artış, kapitalistlerin işçiler üzerindeki sömürülerini arttırmalarını, artı değerin hem miktarını hem de oranını arttırmalarını sağlar; böylece de, kapitalistlerin daha fazla sermaye biriktirmelerini sağlar. Her iki işlev de --belli bir zaman zarfında üretilen malların miktarını arttırmak ve sermaye birikim oranını yükseltmek-- bana göre üretkendir. Ancak Marks sermayenin biriktirilmiş emekten başka bir şey olmadığından ısrar ettiği için, bu üretken işlevler tamamen emeğe atfedilir.

Burada Marks kendi kuramsal varsayımlarıyla tutarlıdır. Ancak eğer onun sermaye kavrayışının yanlış olduğunu veya en azından eksik olduğunun kabul edersek, o zaman Marks'ın sermayenin üretkenliğini emeğe atfetmesini kabul edemeyiz. Aksine, sermayenin kendi başına üretken olduğunu, --Marks'ın yaptığı gibi-- üretkenliğinin basitçe bir yanılsama veya fetişizm olmadığını kabul etmeliyiz.

SÖMÜRÜ: BİLİMSEL OLARAK MI GÖSTERİLDİ?
Ancak eğer sermaye sadece görünüşte değil de gerçekten de üretkense, o zaman Marks'ın kapitalist üretimde işçilerin sömürüldüğünü bilimsel olarak gösterdiği iddiası da sorgulanır bir hale gelir. Hatırlarsak Marks'ın kuramında, kapitalizmde işçi sınıfı --kendilerinin veya öncellerinin ürettikleri üretim araçlarının yardımıyla-- hem gerekli, hem de artı ürünü üretirler. Ancak, işçilere kendilerinin ve ailelerinin yaşamasını sağlayacak kadarını (yani, gerekli ürünü) ödedikten sonra, kapitalistler --üretmek için hiçbir şey yapmamış olsallar da-- artı değerin (artı ürünün) tamamını kendilerine ayırırlar . Bu anlayışa göre, işçiler şüphesiz ve açık bir şekilde sömürülmektedirler. Her şeyi onlar üretmiştir --hem gerekli, hem de artı ürünü ve keza (daha önceki üretim çevrimleri sırasında) üretim araçlarının tümünü; ancak, buna rağmen toplam ürünün ancak bir kısmını, aslında kendilerini ve ailelerini ancak hayatta tutmaya ancak yetecek kadar bir kısmını alırlar.
Ancak eğer sermaye üretkense, o zaman işçilerin sömürüsünün bu aşikar gösterimi sürdürülemez. En azından, mesele bulanıklaşır, ve böylece tartışılır bir hale gelir. En genel düzeyde, işçiler, Yerküre ve Doğa'nın, ve (entelektüel bileşenleri de dahil olmak üzere) üretim aletlerinin, biraraya gelerek, artığın üretimi de dahil olmak üzere, kapitalist üretimi olanaklı kıldığına inanmak mantıklı gözükmektedir. Ancak tam olarak kimin neyden sorumlu olduğunu kim saptayabilir, ve bu nasıl saptanabilir? Marks, emeğin üretimin tamamından sorumlu olduğunda, ve onun meyvelerini hak ettiğinde ısrarcıdır; sonuçta, tüm artığı toplayan kapitalistler asalaklardan başka bir şey değildir. Ancak, eğer sermaye yalnızca emeğin ürünü değilse, yani sadece ölü emek değilse, o takdirde üretime katılan ve [üretimden] sorumlu olan öğelerin --işçiler, teknolojinin geliştirilmesinden sorumlu toplumsal katmanlar, Yerküre, sermaye ve hatta üretimi yöneten kapitalistler-- tümünün artı ürünün bir parçası üstünde hakkı vardır. Aslında, toplumun ekonomik artık üretme yetisinin -emeğin üretken gücünün değil, tamamen teknolojinin ve dolayısıyla da kapitalizmde kapitalin üretken gücünün bir sonucu olduğu bile öne sürülebilir. Ve hal böyleyken, işçiler hiç de sömürülmemekte, üretilenden adil paylarını alıyor olacaklardır. Bu, kapitalistlerin ve onların özürcülerinin söylediği şeydir, ve kanıt olarak sundukları şey ise, bunun --onların görüşüne göre değeri yargılamanın yegane objektif standartı olan-- piyasanın belirlediği bir şey olduğudur.
Bence gerçekte hiç kimse kapitalizmde emeğin, Yerküre'nin ve sermayenin ürüne yaptığı nispi oranları bilmemektedir; ve herhangi kesin, bilimsel olarak kanıtlanabilir bir cevabın bulunabileceği konusunda da oldukça şüpheliyim. Ancak eğer bu doğruysa, Marks'ın kapitalizmde işçilerin sömürüldüğünü bilimsel olarak gösterdiği iddiası çöker.
Ancak, kapitalistlerin sömürücü olduğunu söylemek için (ispatlamak için demiyorum), Yerküre'nin sermayenin/üretim araçlarının üretken olduğununun reddedilmesi gerekmez. Toprak ve sermayenin üretken olduğu olgusu, bu üretken kaynakların sahiplerinin, bu öğelerin yarattığı kazancı hak ettiği anlamına gelmez. Örneğin, eğer bu kaynakların sahipliği gayrı meşruysa, bu kazançları toplamaları da gayrı meşrudur. Kapitalistlerin ve toprak sahiplerinin kar ve rant üzerindeki taleplerini savunmak için sahip oldukları şey, onların sermaye ve toprağa sahip oldukları, ve yasa ile devletin onların sahipliğinin meşruluğunu resmen tanıması olgularıdır. Ancak elinde sahip olmak [mülkiyetinde bulundurmak] onu hak ettiğiniz anlamına gelmez. Bundan dolayı, bu sınıfların sömürücü olduklarını söylemenin bir yolu, onların bu üretken gereçlere [agent] meşru olmayan ve ahlak dışı vasıtalarla sahip olduklarını göstermektir. Ve bunu Marks'ın yapmığı da buydu. Gerçekte, en değerli katkılardan birisi, Kapital'de ve başka yerlerde, "ilkel birikim" süreciyle kapitalist üretim için gerekli olan koşulların nasıl yaratıldığının tarihsel gösterimidir. En vahşi yöntemlerle (idamlar, uzuvların kesilmesi, kırbaçlama, vb.), köylüler zorla topraklarından uzaklaştırıldılar ve zanaatkarlar alet ve makinalarından koparıldılar, ve kapitalistler için çalışmaya, yani proleterler haline gelmeye zorlandılar. Eğer toprak sahipleri ve kapitalistlerin toprak ve üretim araçları üzerindeki sahiplikleri, bunları nasıl ettiklerine bağlı olarak, meşru değilse, o halde bunların kullanımıyla üretilen tüm ekonomik artığa el koymaları da meşru değildir. Ancak, bu bilimsel değil ahlaki bir argümandır, çünkü sübjektif [öznel] olan, ve bu nedenle de tarihsel süreçlerin ahlaklılığı ve meşruiyeti hakkında tartışmaya açık yargılar içerir.
Benzeri bir yolla, kapitalist ve toprak sahibi sınıflarının, ve bir bütün olarak kapitalist sistemin sömürücü doğası hakkında daha geniş bir durum da açıklanabilir. Kapitalist üretim, ve tüm toplum biçimleri içerisindeki ekonomik üretim, toplumsal bir süreçtir. Milyarlarca insanın aktif katılımı olmaksızın mümkün olmayacaktır. Böylece, emek ve ekonomik faaliyete katılan herkesin ekonomik artığın üretilmesine yardım ettiği veriliyken, ve toplumun toplumsal sınıflara bölünmesinin teknolojinin gelişmesine ve bunun sağladığı refah üretimindeki bu devasa artışa yol açtığı veriliyken; hepimiz, hem üretim sürecinde üretilen artık üstündeki pay da dahil olmak üzere refahtan adil bir payı, hem de teknolojinin ve bir bütün olarak ekonominin denetimi üzerinde gerçek katılımı hakkederiz, yani [bunu] almamız gerekir. Bunun aksine, insan türünün ürettiği ve teknolojimizde içerilen bu devasa ekonomik ve toplumsal güç, küçük bir seçkin grubu tarafından alıkonmakta ve kontrol edilmektedir. Ve bu yönetici sınıf, toplumsal artığın nerdeyse tamamını ele geçirmek, ve insanların çok büyük bir kısmını çalışmaya ve başka şekillerde dar hedefleri --ki yönetiminin sürmesi, ve refah ve gücünün devamlı artması bunların en asgarisidir-- doğrultusunda hareket etmeye zorlamak için, bu kontrolü kullanmış ve kullanmaya devam etmektedir.
Marksizme aşina olanlar Marks'ın bizzat kendisinin bu argümanı geliştirdiğini, ancak ahlaki doğasından hoşlanmayarak buna bilimsel bir temel kazandırmaya çalıştığını bilirler. Bunu yaparken, gerçekliği önemli bir şekilde çarpıtan ve iddiası savunulamayacak kuramla kendisini sarmaladı.

V. EMEK-DEĞER KURAMI
Şimdiye kadarki tartışmamız, Marks'ın değer anlayışının geçerliliği sorgulamaya açmış olmasına rağmen, kurama daha ayrıntılı bir şekilde bakmak iyi olacaktır.
Bahsettiğim üzere, Marks emek-değer kuramını asla ispatlamaz. Bunun yerine, varsayar. Geçerliliğini oluşturmaya çalıştığı ölçüde, bunu iki yolla yapar. Bunlardan birisi kuramın açıklayıcı gücünü göstermektir. Diğer bir deyişle, başlangıçtaki varsayımının (yani değerin kaynağının emek olduğu) mantıksal detaylandırmaıyla yoluyla kapitalizmin içsel olarak tutarlı bir modelini geliştirir; ardından da kapitalizmin işleyişini açıklamak ve gelişme doğrultusunu tahmin etmek için bu modeli kullanır. Ancak bu bir ispat oluşturmaz, çünkü Marks, sistemin fiili dinamikleri ve evrimi karşısında modelini tam olarak sınamaz. Marks, kuramının bilimsel yönünü göstermek üzere ara sıra ekonomik istatistiklere yer verir, ancak burada bile tartışması neredeyse daima modelin parametreleri içinde kalır. Sonuçta, böylesi bir gösterimden ortaya çıkan şey, aslında yalnızca kuramının içsel mantığını sergileyen ve ayrıntılandıran çok sayıdaki hipotetik [farazi] örnektir.
Marks'ın emek-değer kuramının geçerliliğini oluşturmaktaki diğer yaklaşımı, [bunun] bilimsel politik iktisat adını verdiği daha önceki gelişmelerin bir başarısı olduğunu iddia etmektir; yani, kuram bu alandaki bizden öncekiler tarafından bilimsel bir yolla geliştirilmiştir. Marks'ın bize söylediği gibi, o emek-değer kuramını, hala devrimci ve bu nedenle de bilimselken, burjuva politik iktisadından almış, kendi analizinin temeli olarak kullanmıştır. Sonuçta, kuramın geçerliliğini oluşturmak için burjuva atalarının otoritesine yaslanır. Ancak bu da bir ispat değildir, çünkü onun öncelleri de keza kuramı ispatlamamışlardır. Onlara ve Marks'a, bu adeta bir olgunun ifadesi, ve bu nedenle ekonomik analiz için mantıksal bir başlangıç noktası olarak gözükmektedir.
Marks'ın değer kuramının sorunlarını daha bütüncül olarak kavramak için, onun genel yöntemi hatırlanmaya değerdir. Bu makalenin birinci parçasında tartıştığım üzere, Marks'ın kapitalizm analizi aşamalar şeklinde gelişir. İlkin, kendi alet ve diğer üretim araçlarına sahip olan --bu alet ve araçların üretim sürecinde görece küçük bir rol oynadığının eklenmesi önemlidir--, tamamen küçük, bağımsız meta üreticilerinden (zanaatkarlar ve küçük çitfçiler gibi) oluşan bir toplum tasavvur etmemizi ister bizden. Bu toplumu "basit meta ekonomisi" olarak adlandırır. Böyle bir toplumda, der Marks, herhangi belirli bir metanın değeri, ortalama koşullar altında çalışan ortalama bir meta üreticisinin, bu metayı üretmek için harcadığı zaman miktarına eşittir. Marks, ardından, kapitalizm analizinin anahtar bileşenlerini göstermek için, bu modeli --özellikle de değer ve onunla ilgili olan para kavramlarını-- kullanır: metaların nitelikleri, onların üretim ve değişiminin dinamikleri, kapitalizmin sömürücü olduğu olgusu ve bu sömürünün nasıl gerçekleştiği, vb. Kapitalizmin belli bazı önemli şekillerde --ki üretim sürecinde üretim araçlarının önemli ve devamlı artan bir şekilde kullanımı buna dahildir-- basit meta üretiminden farklı olmasına rağmen yapar bunu. Diğer bir deyişle, analizini geliştirirken Marks, ayrıca bir açıklama yapmaksızın basit meta üretimi tartışmasında oluşturduğu noktaları -özellikle de değerin doğası ve belirlenmesi-- önemli bir değişiklik yapmaksızın varsayar.
(Kapital'in 3üncü cildine gelinceye kadar değer yasasının endüstriyel kapitalizmin işleyişine göre nasıl değişeceğini tartışmaz. Burada bile temel değer kavramı değişmeksizin kalır. Kapital'in 1. Cildi'ndeki değer kavramı ile buna ilişkin 3. Cilt'teki değişiklik (aşağıda tartışacağım bunu), Marks'ın incelemesini eleştirenler arasında belki de en çok bilineni olan, Avusturyalı iktisatçı Eugen Böhm-Bawerk'in Karl Marks ve Sisteminin Kapanması [adlı kitabının] odak noktasıdır.)
Makul görüntüsüne karşın, Marks'ın işlemi kusurludur. Ancak, Marks'ın yaptığı gibi, üretim araçlarının maddileşmiş emekten başka bir şey olmadığı varsayımı yapılırsa kabul edilebilir olur. Bu durumda, böyle kapitalistçe üretilmiş metaların değerlerinin, içerdikleri toplumsal olarak gerekli emek miktarınca belirlendiği meşru olarak hala söylenebilir. Ancak eğer üretim araçları sadece maddileşmiş emek değilse, eğer bunun yerine --söylediğim üzere-- emeğe indirgenemeyecek başka bileşenleri de içeriyorsa, bu takdirde üretilen metaların değerleri, tek başına onlarda içerilen toplumsal olarak gerekli emek miktarınca belirlenmez. Bu ve diğer bileşenlerce belirlenirler.
Aslında, zanaatkarların kullandığı türden makina ve aletler gibi görece basit üretim araçlarının bile tamamıyle emeğin bir ürünü olmadıklarını kabul edersek, basit meta üretiminde de metaların değerlerinin yanlızca içerdikleri toplumsal olarak gerekli emek miktarınca belirlenmediğini görebiliriz. Diğer bir deyişle, basit meta üretiminde dahi, değer yasasının temel formülasyonu ancak kaba bir yakınsama [approximation] olarak geçerlidir. "Kabalık" derecesi, üretimde alet ve makina kullanımının az olması koşulları altında asgari bir seviyede olabilse dahi, Marks'ın kendi kuramına göre, üretim araçlarının baskın ve giderek artan kullanımıyla nitelendirilen kapitalizm gibi bir sistemi incelerken ise hiç de [az] değildir.
Marks'ın yaptığı şey pre-endüstriyel devrindeki, yani Endüstri Devrimi öncesindeki veya tam gelişmeye başladığı sıradaki kapitalizmi analiz etmek üzere geliştirilmiş bir ekonomik kuramı almak, ve onu --yanlızca ufak tefek değişikliklerle-- endüstriyel kapitalizmi analiz etmek üzere kullanmaktı. Ve o bunun, bırakın ispatlamayı, sistemin nasıl işlediğini doğru temsil edip etmediğini gerçekten tartışmaksızın yaptı. (Adam Smith bile, Marks'a göre, şunu kabul etmişti: "değerin emek-zamanı ile belirlenmesi 'medeni' döneme artık uygulanabilir değildir." Artı-Değer Kuramları, Kısım II, Progress Publishers, Moskova, 1968). Ancak Marks öncellerinden değer yasasından çok daha fazlasını ödünç aldı. Onların tüm yaklaşım ve amaçlarını büyük ölçüde benimsedi.
"Bilimsel politik iktisat"ın önderleri arasında Marks'ın en fazla hayranlık duyduğu şahsiyetler [olan] Adam Smith ve David Ricardo, kapitalist ekonomik yöntemlerin ve serbest piyasanın destekçisi, ve kapitalizmin gelişimi önünde duran sınıf ve kurumların muhalifiydiler. Ve emek-değer kuramı onların ideolojik amaçlarına oldukça iyi hizmet etti. Diğerlerinin yanısıra, hiç bir faydalı emek sarfetmeyen, sadece kira toplayan ve başkaları tarafından üretilen ürünleri tüketen feodal asillerin tarihsel soyundan olan toprak sahiplerinin ekonomik ve toplumsal asalaklar olduklarını, Britanya ekonomisi üzerinde bir yük ve Britanya toplumu üzerinde olumsuz etkisi olduğunu düşündüler. Sonuç olarak, bu ekonomi kuramcıları toprak sahiplerinin asalak rolünü ortaya çıkarmak, ve onların ekonomik, toplumsal ve politik etkilerini kısıtlamak için can atıyorlardı.
Toprak sahiplerinin üretken olmayan toplumsal rollerine ilişkin yargıları, emek değer kuramının köşetaşı olduğu kuramlarından kaynaklandı ve [ona da] yansıdı. Sıradan terimlerle ifade edilirse, bu, ekonomik değerin çalışanlar tarafından üretildiğini ifade eder. Diğer bir deyişle, yalnızca emek değer üretir. Toprak sahiplerinin eleştirilmesi acımasızca bunun ardından gelir: üretken emekle uğraşmayanlar değer üretmezler, onlar sadece tüketirler. Kısacası, toprak sahipleri ve hizmetlileri asalaktırlar.
Ancak, onların analizi Marks'ın görebildiği esaslı bir eksikliğe sahiptir. Onlar, kapitalistlerin rolünü ve karlarının kaynağını yeterince ortaya koyamamışlardı. Smith ve Ricardo bunu açıklamaya çalıştıkları ölçüde, kapitalistleri emekçi sınıfların içine katmaya eğiliminde olmuştular. Herşeye rağmen, yanlızca kira toplayan ve başkalarının ürettiklerini tüketen toprak sahipleriyle karşılaştırıldıklarında, kapitalistler üretim sürecinde faaldiler. İşletmeler kurmuş, atölyeler ve fabrikalar inşa etmiş, onları makinalar, aletler ve hammaddeler, kiralanmış işçilerle donatmış, üretim sürecine nezaret etmiş ve ürünleri pazarlamışlardı. Bu nedenle, Smith ve Ricardo'ya göre, toprak sahiplerinin aksine kapitalistler değerin üretimine katılmış, ve [bundan] en azından kısmen sorumlu olmuşlardı.
Ancak, Smith ve Ricardo karın kaynağını bilfiil izah etmeye teşebbüs ettiklerinde, kuramları bulanık [fuzzy] bir hale gelmişti. Açıklayabildikleri kadarıyla, bir ölçüde birbirleriyle kesişen iki açıklama sunmuşlardı: (1) kapitalistler, üretim sürecini yönlendirmeleri karşılığında "gözetim [superintendence, denetleme] ücretleri" alırlar; ve (2) kendi tüketimlerini kısarak, üretime yatırmak üzere kaynak --sermayelerini-- biriktirirler.
Marks'a göre, bu açıklamalar meseleden kaçmaktı. Ona göre, kapitalistlerin karları, herhangi bir gözetim ücretinin --hiçbir şey tüketmeseler bile-- çok üsttündeydi. Bunun yerine, Marks, Smith ve Ricardo'nun toprak sahiplerine yönelttikleri argümanın aynısının kapitalistlere de uygulanabileceğini fark etti. Böylece onların değer kuramını aldı, tutarsızlıklarını giderdi ve kendi kapitalizm analizini geliştirmek üzere onu özenle ayrıntılandırdı. Marks, onların toprak sahiplerinin üretken olmayan rollerini göstermeleri gibi, kapitalistlerin de (her ne kadar onların sistemi geliştirmekteki, üretici kuvvetleri arttırmaktaki, ve böylece de sosyalizmi mümkün kılmaktaki rollerini onurlandırsa da) başkalarının emeğiyle yaşamlarını sürdürdüklerini gösterdi. Özet olarak, Marks, emek değer kuramını Smith ile Ricardo'nun yaptığından daha tutarlı bir şekilde geliştirdi, ve mantıksal sonucuna vardırdı. Sonuç doğrudan doğruya (ispatlanmamış) varsayımdan ortaya çıkar: Eğer değeri yalnızca emek üretirse, o halde herhangi bir tahmini gözetim ücretinin çok üstünde karlar elde eden kapitalistler sömürücülerdir; üretmedikleri bir değere el koymaktadırlar.
Ancak Marks'ın aslında yaptığı şey, incelemeye niyetlendiği gerçekliğe en iyisinden kabaca bir yakınsama olan bir kuramı almak, ve [bu kuramı] daha da fazla uzaklaştığı yeni bir gerçekliği analiz etmek için kullanmaktı. Kuram hiç şüphesiz ki Marks'ın istediğini gösterir; ancak aslında sonucu baştan varsayarak, ve nihayetinde açıklamaya çalıştığı sistemi yanlış yorumlayarak [bunu yapar].
Kuramın ana zayıflıklarında birisi, tartıştığımız üzere, ima ettiği üretim araçları kavramının tek yönlülüğü ve nihayetinde yanlış olmasıdır. Ancak, sorun yanlızca kuramsal değildir. Bu aynı zamanda, kapitalizmde üretim araçlarının nasıl değerlendirildiği anlayışının da tahrif edilmesine neden olur.
Marks'a göre, üretim araçlarını meydana getirenler de dahil olmak üzere, herhangi belli bir metanın değerinin onu üretmek için gerekli olan ortalama toplumsal emek miktarına eşit olduğunu, veya onun tarafından belirlendiğini hatırlarsınız. Ancak farklı makinaların, hatta aynı amaçla tasarlanmış makinaların bile eş derecede üretken olmaması nasıl açıklanabilir? Örnek olarak, aynı işi --farz edelimki çivi-- yapmak üzere tasarlanmış iki makinayı ele alalım; ancak bunlardan birisinin aynı insan emeği kullanarak aynı süre zarfında daha fazla çivi ürettiğini düşünelim. Marks'a göre eşit değere sahip oldukları durum olan iki makinanın da üretmek için aynı veya oldukça benzer emek zamanı gerektirmesi, burada imkansız değildir. Ancak böyle midir [aynı değere mi sahipler]? Eğer iki makinanın maliyeti aynıysa, ancak birisi diğerinden daha fazla üretkense, daha fazla üretken olan daha değerli değil midir, daha fazla değere sahip değil midir? Hem kapitalistlerin bakış açısından, hem de bir başka, daha objektif bir görüş noktasından, bana bunun cevabı "evet"miş gibi geliyor. Bu, bence, Marks'ın kuramının, daha genelde ise emek değer kuramının kolayca açıklayamayacağı bir şeydir. Bir Marksist, daha üretken bir makinanın icat edilmesinin daha az üretken olanın modasını geçireceğini, böylece de değerini azaltacağını ve görece çabuk bir şekilde üretim sürecinde onun yerini alacağını öne sürecektir. Ancak, bu meseleye ele almaktan ziyade ondan kaçınmaktadır. Açıktır ki, onları hem satan, hem de satın alan kapitalistler --bu yüzden de bir bütün olarak piyasa, belirli üretim araçlarını, yalnızca emek değer kuramı cinsinden kavranan üretim maliyetlerine --yani onları üretmek için ne kadar emek zamanı gerektiğine-- göre değil, onların nitel [kalitatif] özelliklerine göre değerlendirmelidir, ve öyle de yaparlar.
Bu soru aslında emek değer kuramındaki daha geniş bir sorunun özel bir durumudur: metaların özgül niteliklerini, [yani] onların kullanım-değerlerini nasıl izah ederiz. Tekrar gözden geçirirsek, bu kurama göre her metanın (metanın somut nitelikleri tarafından belirlenen) bir kullanım-değeri, bir de değişim-değeri vardır. Ancak Marks'ın kuramında, verili bir metanın kullanım-değeri nicelendirilemez [miktarı ölçülemez]. (Ne Marks'ın ne de Engels'in bilfiil yayınlamadığı Grundrisse'de kullanım değerinin niceliksel [kantatif] kuramına dair imalar vardır, ancak bunlar Marks'ın olgunlaşmış kuramında dışarda bırakılırlar.) Aslında, Marks'a göre, kullanım değerinin bir tür "açık veya kapalı" özelliği vardır; bir meta ya kullanım-değerine sahiptir ya da değildir. Daha kesin olmak gerekirse, bir ürünün meta olabilmesi için potansiyel alıcısı için bir kullanım-değeri varken (bu nedenle onu almak istemektedir), sahibi için hiçbir kullanım-değerinin olmaması gerekir (bu nedenle onu satmak istemektedir). Eğer bir metanın hiç kimse için hiçbir kullanım değeri yoksa, o zaman onun hiçbir şekilde değişim değeri de olamaz. Marks, farklı metaların değiştirilmesini mümkün kılan bir takım ortak özellikler bulmayı arzularken, --birisinin onları almak isteyip istemeyeceği genel sorusu dışında-- metaların somut niceliklerinin güvenle yok sayılabileceğini varsaymış gözüküyor.
Üretimin belirli araçlarını değerlendirirken bunun nasıl bir sorun haline geldiğini gördük. Gerçek kapitalist ekonomide, onların eksizsiz nicelikleri, hiç olmazsa kendi üretkenlikleri basitçe gözardı edilemez. Bu niceliklerin kapitalistlerin hesaplarında yer alması gerekir, aslında alınmaktadır da; kapitalistler işaleminde ayakta kalacaklarsa bir şekilde bunları değerlendirmelidirler. Ancak, emek değer kuramının kısıtlamaları tüketici mallarını değerlendirmeye gelindiğinde de sorun yaratır: bu gibi metaların tümü aynı değildir, anlayış sahibi tüketiciler bu tip malları değerlendirmeyi, ve satın alımlarını ona göre yapmayı çok geçmeden öğreneceklerdir.
Belki de Marks, tüketim mallarının özgül niteliklerine dair tüketicilerin yaptıkları değerlendirmelerin tamamen öznel olduğuna, ve politik iktisatın olması gerektiğini düşündüğü "nesnel" bilimde bunun yerinin olmadığına inanıyordu. Ancak bu yanlıştır. Eğer satın almayı düşündükleri metaların özgül niteliklerin değerlendirilmesinden yalnızca birkaç tüketicinin kararları etkilenseydi; sonuç, büyük miktardaki ürünlerle, ortalama maliyetlerle vb. uğraşan bir alanda düşünmeye değecek kadar genel veya esaslı olmayabilirdi. Ancak, önemli sayıdaki tüketici alımlarında metaların niteliksel özelliklerini dikkate almaya başladığı zaman; veya öte taraftan, meta üreticileri alıcıları cezbetmek için metalarını farklılaştırma veya geliştirme zahmetine giriştikleri zaman, bir zamanlar tamamen öznel olarak düşünülebilen şeyler daha geniş bir toplumsal, yani nesnel önem kazanmaya başlarlar. Üreticiler, üretim ve satış amacıyla yeni ürünlerin geliştirilmesi gerektiğini düşünmeye başladıklarında olan tam da bu durumdur.
Marks'ın kuramında, tüketici tercihleri sorunu, belirli bir meta için talebin yüksek olduğu yerde bu malların fiyatlarının onların asıl değerlerinin üzerine çıkacağı, ve bunun da bu metaların üretimine daha fazla sermaye çekeceği ileri sürülerek açıklanır. Bu ise nihayetinde bu metalardan piyasada fazla bulunmasına; arz-talep kanunu sayesinde, bu metaların fiyatlarının asıl değerlerine doğru düşmesine yol açacaktır. Ancak bu, tartışılan metaların yeni üreticilerinin tamamen aynı nitelikte ve aynı genel kalite seviyesinde metalar üretebileceğini varsayar; bu böyle olmayabilir. Eğer yapamazlarsa, piyasa fiyatlarının değerlerine doğru sabitlenmesi gerçekleşmeyecektir. Diğer bir deyişle, tüketicilerin niteliklerindeki farklılıklar yüzünden bir metayı diğerine tercih edebilecekleri olgusu, nesnel iktisadi bir olgudur; basitçe "sübjektif" bir değerlendirme olarak dışarıda bırakılabilecek veya ihmal edilebilecek bir şey değildir.
Kuramının büyük bir kısmında olduğu gibi, Marks'ın niteliksel değerdeki farklılıklar sorununu gözardı etme eğilimi, kapitalizmin ilk gelişme evrelerinde belki anlamlı olabilirdi. O zamanlar, tüketici mallarının alıcısı olan büyük bir çoğunluk, yani işçi sınıfının üyelerine çok az bir para ödeniyordu; ve satın alımlarının neredeyse tamamı, niceliği ancak çok az fark eden gıda ve elbise gibi oldukça temel mallardan oluşuyordu. Ancak, yaşam standartları daha fazla miktar ve çeşit malları almalarına olanak tanıyan önemli bir tüketici grubu, diğer bir deyişle "ihtiyari geliri" [ing. discreationary, tasarruf ederek biriktirilen] tüketiciler ortaya çıktığı zaman, emek değer kuramının varsayımları ve uzantıları iktisadi gerçeklikte önemli çarpıtmalara yol açar. Her halükarda, yukarıda gördüğümüz üzere, kuram, Marks'ın yazdığı döneme özgü kapitalist gelişme evresinde bile ekonomik önemi olan makinalar ve genel olarak üretim araçları arasındaki niteliksel farklılıkları hesaba katmaz.
Ana akım (burjuva) ekonomistleri, emek değer kuramını tamamen terk ederek, ve bunun yerine metaların değerlerini, metaların müstakbel satıcı ve alıcılarının öznel değerlendirmeleri ("marjinal fayda" kuramı), karşılıklı etkileşimleri (oradaki biçimiyle vektör toplamları) cinsinden tanımlamaya karar vererek, bu sorunu halletmeye teşebbüs ettiler. Kuramsal aygıtın altında, kuram esasen metaların satıldığı fiyatların değerlerini temsil ettiğini öne sürer. Marksistlerin ileri sürdükleri üzere, emek değer kuramının terk edilmesinin sebebinin, kapitalist müdafiler olarak bu kuramcıların [emek değer kuramı]ndan kaynaklanan sonuçlardan hoşlanmamaları olabilir. Ancak, kuramın safra gibi atılmasının iyi nedenleri vardır: Birincisi, emek değer kuramında, kapitalizmde üretilen metaların değerleri ölçülebilir olmak bir yana, doğrudan görülebilir de değildir. Marks'a göre, değer fiyatın temelini oluşturur ve nihayetinde onu belirler, ancak mallar ancak istisnai durumlarda değerlerinden satılırlar. Sonuç olarak, kuram pratik kullanım ve gelişimlere açık değildir. İkincisi, emek değer kuramı kabaca bir yakınsama olarak ne kadar kullanışlı olursa olsun, göstermeye çalıştığım gibi, sermayenin doğasını, karın kaynağını ve kapitalist sistemin genel dinamiklerini doğru bir şekilde betimleyemez. Burjuva iktisatçılarının bunu yapıp yapmadığı, ayrı bir sorudur.
Marks'ın emek değer kuramının cazibesine neden kapıldığı anlaşılabilir. Herşeyden önce, analitik kullanışlılığını halihazırda kanıtlamış, yerleşmiş bir kuramdır. Bunun yanısıra, Marks inançlı bir materyalistti, ve emek değer kuramı en azından görünüşte bu felsefe okuluyla tutarlı gözükür. Üçüncüsü, kuram zaten önceden inanılanı, yani işçilerin sömürüldüğünü kanıtlıyordu. Son olarak, emek değer kuramı, kapitalizmin, yıkılması ve sosyalist/komünist toplumca yerinin alınması oldukça muhtamel olan bir duruma doğru evrileceğini göstermeye uygun olmasıdır. Şimdi üstüne eğileceğimiz soru bu olacak.

KAPİTALİST GELİŞMENİN EĞİLİMLERİ
Kapital'de ve başka yerlerde, Marks kapitalist gelişmenin çeşitli eğilimlerini, yani bizzat kapitalizmin işleyişinden kaynaklanan belirgin ekonomik ve toplumsal eğilimleri tartışır. Bu eğilimler, birarada değerlendirildiğinde, sistemin gelecekteki evrimini kabaca betimler. (Alandan tasarruf etmek için, iki istisnayla, bu eğilimleri görece kısa bir şekilde betimlemeye niyetliyim.) Bu eğilimlerden en önemlileri şunlardır:
1. Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi. Marks, kapitalist gelişme sırasında belirli bir ulusal kapitalist ekonomiyi oluşturan sermaye sayısının azalacağına, geri kalan kapitalin ortalama büyüklüğünün ise artacağına inanıyordu. Bu, daha büyük --ve Marks'ın inandığı üzere-- daha etkin sermayeler, genellikle Marks'ın sisteme özgü olduğunu düşündüğü ekonomik krizlerin bir sonucu olarak iflas eden şirketlerin sermayesini ele geçirip, yutmasıyla gerçekleşir. Marks, artan büyüklüğün daha büyük ekonomik etkinlik ortaya çıkardığına inandığı için, fabrikaların ve ekonominin diğer üretim niteliğindeki birimlerinin ortalama boyutunun da büyüceğine inanır. Bu eğilimlerin sonucu ise, herhangi belirli bir ulusal kapitalist ekonominin giderek devleşen işletmelerden oluşan daha az sayıdaki sürekli büyüyen sermayelerden meydana gelmesi olacaktır.
2. Çökmüş olan kapitalistlerin yinelenen krizlerle işçi sınıfı saflarına savruldukları için, kapitalist sınıfın büyüklüğünde bir azalma.
3. Mülksüz proletarlar konumuna gerileyecek olan toplumun orta kesimlerinin, özellikle de küçük işadamlarının, benzeri mahfı. Bu, köylülerin ve diğer küçük aile çiftçilerinin yok olmasını, ve yerlerini büyük kapitalist çiftçilerin almasını da içerir.
4. Kapitalist üretimin genişlemesi, ve yukarıda bahsedilen yerinden edilmiş toplumsal kesimleri işçi sınıfı saflarına dahil olmasıyla, işçi sınıfının boyut olarak büyüme eğilimi. Bu eğilim, sermayenin artan organik kompozisyonuyla birlikte, sürekli büyüyen bir "yedek işsizler ordusu"na neden olur. Bu, varlığı çalışan işçilerin ücretleri üstünde aşağı doğru bir baskı oluşturan, işçi sınıfının işsiz üyelerinden meydana gelir. Bu, uzun dönemde işçilere piyasa değeri üzerinden ücret ödenmesini sağlar; diğer bir deyişle, ücretlerde büyük ve uzun dönemli bir artış olmaz.
5. Pek çok görece küçük sermayenin piyasa yoluyla birbiriyle rekabet ettiği serbest rekabetin; kısıtlı, tekelci, veya daha doğrusu az sayıdaki büyük kapitalistin piyasayı ve bir bütün olarak ekonomiyi kontrol ettiği oligapolcü rekabete, yol vermesi eğilimi. Oigapolcü firmaların üretimi koordine etme (genellikle de sınırlama) ve fiyatları belirleme yetilerinin bir sonucu olarak, sınırlı biçimdeki bir ekonomik planlamanın serbest piyasanın yerini alması, buna eşlik edecektir. Marks, tek tek işletmelerde [gerçekleşen] üretimin --piyasadaki anarşinin aksine-- planlandığına inandığı için, arta kalan işletmelerin boyutlarındaki büyüme de keza üretimin planlı doğasını geliştirecektir.
6. Kapitalist devletin, endüstri ve ekonominin geri kalanını tek başına idare etmek, ve arta kalan kapitalist sınıfın üyelerini aylak "kupon kırpıcılar", yani kar hisseleri alıcılarına indirgemek için toplam toplumsal sermayenin giderek daha büyük bir kısmını kontrolüne alma eğilimi.
7. Nihai sonucu kapitalist sistemin artan bir durgunluk ve sürekli büyüyen krizler durumuna doğru yönelmesi olan kar hadlerinin düşme eğilimi. Marks'ın analizinin bu kısmı, hem kuramı açısından asli, hem de anlaşılması güç olduğu için, biraz ayrıntılarıyla açıklanmaya değerdir.
Kapital'in 3. cildinde Marks, kapitalistlerin daha fazla kar arayışının, farklı organik kompozisyonlara sahip --[yani], makinalar, aletler ve hammaddeler miktarının (sabit sermayenin) emeğe (değişken sermayeye) oranının değiştiği-- sermayeler arasında dahi ortalama bir kar haddinin oluşmasına yol açtığını gösterir. Marks'ın analizine göre, sermayenin organik kompozisyonunun düşük olduğu, yani üretim araçları kullanımının istihdam edilen emeğe oranla görece küçük olduğu --tekstil endüstrisindeki gibi-- sektörlerde, tek başına ele alındığında bu sektörün kar haddi görece yüksek olacaktır. (Marks'a göre, s artı değer; c sabit sermaye; v değişken sermaye demekken, kar haddi s/v+c olarak gösterildiği için, c'nin küçük olduğu yerde bu kesirin değeri, c'nin büyük olduğu [duruma] göre büyük olacaktır.) Sonuçta, ilave [yeni gelen] kapitalistler bu endüstrilere yatırım yapacaklardır. Başka bir deyişle, sermaye bu endüstrilere akacak, bu sektörlerde üretilen metaların üretiminin artmasına neden olacaktır. Sonuç olarak, bunu takip eden rekabetteki artış, bu sektörlerdeki metalarının fiyatlarını asıl değerlerinin aşağısına itecektir. Bunun aksine, (çelik endüstrisi gibi) organik kompozisyonun yüksek ve kar haddinin görece düşük olduğu sektörlerde, sermaye bu sektörlerden dışarıya akacaktır. Bu, bu sektörlere özgü olan metalardan daha az üretilmesine neden olacaktır. Bu sektörlerdeki rekabetin azalması, bu sektörlerde üretilen metaların fiyatlarını asıl değerlerinin üstüne çıkarma eğiliminde olacaktır. Filhakika, (metaların fiyatlarının değerlerinin altında olduğu) sermayenin düşük organik kompozisyona sahip olduğu sektörlerde üretilen artı değer, piyasa aracılığıyla, (metaların fiyatlarının değerlerinin üstünde olduğu) yüksek organik kompozisyona sahip endüstri veya sektörlere akacaktır. Farklı sektörlerdeki kar hadleri eşitlenen kadar bu süreç devam edecektir. Bu dinamiğin sonucunda, metaların fiyatları değerleri etrafında değil, Marks'ın "üretim fiyatları" dedikleri etrafında dalgalanma eğilimde olacaklardır. Bu fiyatlar, metalara aktarılan sabit sermaye ve emek değerleri, artı ortalama kar haddini yansıtan (artı değerin bir kısmı olan) ek bir değerden oluşur. Bu mekanizma aracılığıyla, işçi sınıfından emilen toplam artı değer, [bu artı değerin] nerede üretildiğine göre değil yatırılan sermaye miktarıyla orantılı bir şekilde, kapitalistler arasında bölüşülür. Diğer bir deyişle, ortalamada, kapitalistler yatırdıkları sermayeye orantılı olarak karlar edinirler.
Marks yine, bir kere oluştuktan sonra, bu genel kar haddinin düşme eğilimi göstereceğini öne sürer. Bunun temel nedeni, kapitalist üretimin artı değer üretmeyen sabit sermayenin (makinalar, aletler ve hammaddeler) --[artı değer] üreten emeğe oranla-- giderek daha fazla kullanımını içermesi nedeniyle, kapitalist gelişmenin sonucunun kar haddini ifade eden kesirin (s/c+v) paydasının payından daha hızlı artma eğiliminde olması, bunun da kesirin değerinde bir düşüşe yol açmasıdır. Diğer bir deyişle, bizzat kapitalist gelişmenin kendi mantığı, özellikle de giderek daha fazla sabit sermaye kullanılması, kar haddinde tedrici bir düşüşe sebep olur. Ve, kapitalistlerin bakış açısından, üretimin tüm amacı artı değeri biriktirerek sermayeyi büyütmek olduğu için, böyle bir düşüş en sonunda ekonomik durgunluğa yol açacak ve sistemin nihai yıkımına yönelecektir.
Ancak Marks, bu azalan kar hadlerinin demirden bir yasa olmadığına, bir eğilim olduğuna; yani kapitalistlerin sıradan artı değer çoğaltma yöntemlerinin --işgününü uzatılması, üretimin hızlandırılması ve üretim araçlarında şiddetli bir modernleşmeye gisilmesi-- bu eğilimi dengelemeye meyilli olacağına inanır. Yine Marks, kar hadlerinin düşme eğiliminin diğer eğilimlerce de dengelenebileceğinden bahseder. Bunlar şunları içerir: teknolojik ilerlemenin emek gücünün değerini düşürürken, eşanlı olarak sabit sermaye öğelerini ucuzlatma, yani onların değerlerini düşürme eğiliminde olması; sermayenin artan devir [turnover] hızının, kapitalistlerin aynı sermaye miktarıyla daha fazla artı değer yaratmasına olanak tanıması; ve kapitalist üretimin genellikle üretilen toplam artı değer miktarında bir artışı zorunlu kılması. Marks, bu eğilimlere karşın, kar haddinin düşme eğiliminin eninde sonunda baskın çıkacağını varsayar. (Aslında, kar haddindeki düşme, o dönemin ekonomik kuramcılarının neredeyse tümünün kabul ettiği yerleşmiş bir olguydu: onlar, bunu nasıl açıklayacakları ile ilgileniyorlardı.)
8. Tartıştığım eğilimlerin sonuçlarından birisi de ekonomik krizlerin çoğalması eğilimidir. Marks, kapitalizm destekçisi ekonomi kuramcıların aksine, bu gibi krizlerin sistemin içsel bir özelliği olduğuna inansa da, Marks'ın yayınlanan yazılarında ekonomik krizlere ilişkin hiçbir bütüncül ve ayrıntılı tartışma yoktur. Bunun yerine, karmaşık bir kurama işaret eden çeşitli öğeler vardır. Böylece, Marks, bir meta üretim sistemi olarak kapitalist üretimin para aracılığıyla gerçekleşmesi, ve üretimin nihai amacının metaların değişimi değil değer biriktirimi olması nedenleriyle, satışlar ve alımlar arasında bir kopukluk olma olasılığına sık sık vurgu yapar. Bu, en azından kuramsal olarak, ekonomik kriz, yani dolaşımda kopma ve sonucunda üretimin durması ihtimalini ortaya çıkarır. Örneğin, bir birey elindeki metaları para karşılığı satabilir, ancak ardından başka metalar almak yerine parayı saklamaya [hoard, istif etmek] karar verebilir. Eğer bu davranış genelleştirilirse, sonuç genel talepte ciddi bir düşüş, ve Marks'ın aşırı üretim [overproduction] krizi dediği şey, yani piyasada çok fazla malın ve çok az alıcının olması olacaktır.
Marks yine, kapitalist üretim dolaşım --yani malların piyasada değişimi-- yoluuyla gerçekleştiği için, üretimin düzgün bir şekilde devam etmesi için gerekli olan doğru meta oranlarının ancak sonradan, planlanmaksızın, gelişigüzel bir şekilde belirlendiğini vurgular. Yani, kapitalistler ne kadar meta satabileceklerini kesin olarak bilmedikleri için, ancak kaba tahminlerde bulunabilirler. Kaçınılmaz olarak, bazı kapitalistler çok fazla, bazıları ise çok az üretecektir. Marks, buna "üretim anarşisi" der. Ekonominin farklı sektörlerinin üretimleri arasındaki --örneğin, tüketim malları üretenler ilee üretim araçları arasındaki, veya bu departmanlardan herhangi birisinin içerisindeki-- oransızlıkların zamanla biriktiği yerde, kredi mekanizmasının işleyişiyle de şiddetlenen sorun, üretimin durmasına ve krize işaret eder.
Marks, belki de en sık olarak, kapitalizmdeki krizlerin nihai nedeninin, tüketicilerin büyük bir çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfının alım gücünün kısıtlı doğası olduğunu söyler. Her kapitalistin sürekli olarak daha fazla artı değer miktarı üretme uğraşısı içinde, artı emek zamanını arttırmak üzere gerekli emek zamanı karşılığında harcadığı para miktarını düşürmeye çalışması, bu kısıtlı alım gücünün nedenidir. Diğer bir deyişle, işçilerine ödediği ücreti mümkün olduğunca düşük tutmaya çalışır. Bu her kapitalisti, ve bir bütün olarak kapitalist sistemi çelişkili bir konuma sürükler. Bir yandan, bireysel olarak ele alındığında her kapitalist ücretleri mümkün olduğunca düşürmeye çalışır. Diğer yandan, her kapitalist (ve zımnen, bir bütün olarak sistem) kendi metaları için piyasanın büyümesini ister. Kapitalistler üretim için, yani mümkün olduğunca çok sermaye biriktirmek için üretim yaptıkları için, sonuç fiilen sürekli bir fazla üretim ve kriz eğilimi olur. (Ayrıca, ücretleri düşük tutma yönündeki bu yönelim, ana üretim gücü olan işçilerin üretken güçlerinin gelişimini engeller.)
Son olarak, kar haddinin düşme eğilimi vardır. Bu, kendi başına krize işaret ederken, diğer "çelişkiler"in temelini teşkil eder ve onları şiddetlendirir; çünkü yatırımlardan beklenen getiri oranının kapitalistlerin artık üretim için hiçbir yatırım yapmayacakları kadar düşük olduğu bir nokta vardır.
Genelde, Marks, kapitalist ekonominin yaşadığı dönemsel krizlerin düzeltici bir doğasının olduğunu öne sürer; bu sayede kapitalist üretimin devam etmesi için gerekli olan koşullar az ya da çok zorla yeniden oluşturulur: fazla metalar tahrip olur, daha az etkin olan sermayeler ortadan kaldırılır veya daha büyük sermayeler tarafından yutulur, mevcut sermayeler değer yitirir, işçiler işlerinden atılır, ücretler düşürülür, borçlar iskonto edilir vb. Yine bu krizler, kapitalistlerin fabrika ve ekipmanlarını modernleştirmeleri için fırsatlar sunar ve [onları] teşvikler eder. Sonuçta, böylesi ekipmanların kullanılmaya başlanması dönemsel bir temelde oluşma eğilimi içindedir, böylece de kapitalist ekonominin dönemsel [cyclical] devinimini açıklar. Genel olarak, Marks, bu ekonomik krizlerin zamanla daha da şiddetleneceğine, kapitalizmin nihai ölümüne işaret ettiğine inanıyordu --ve kuramının gereği de kesinlikle buydu.

SOSYALİZM: KAPİTALİST GELİŞMENİN GEREĞİ Mİ?
Kapitalist gelişmenin tüm bu eğilimlerini kabul eder, ve onları mantıksal sonuçlarına vardırırsak, sonuç toplumun, bir yanda küçük ve giderek azalan bir aylak seçkin kapitalistler, ve öte yanda ise emek-güçlerinden başka bir şeyleri olmayan (çoğu işsiz) büyüyen bir işçi sınıfı olacak şekilde, artan (ve giderek belirginleşen) toplumsal kutuplaşması olacaktır. Bu arada, kapitalist devlet, sınırlı sayıdaki devasa endüstriyel işletmelerden oluşan ve ekonomik durgunluk ile dönemsel krizlerle yüz yüze olan, az sayıdaki oldukça büyük sermaye bloğundan meydana gelen ekonomiye sahip olacak, onu işletecek ve (hatırı sayılır bir derecede) planlayacaktır. Bu sayede, Marks'ın sosyalist bir toplum için gerekli olduğunu düşündüğü koşullar yaratılmış olacaktır. Bu esnada, politik ve toplumsal temeller sadece işçilerin ekonomik gerçeklikle uyumlu bir bilince sahip olmasını --yani, işçilerin devrimi gerçekleştirme ve toplumun idaresini ele geçirme kararını almasını-- gerektirecektir. Bu, Marks'ın gayet doğal bir şekilde [zaten] gerçekleşeceğine inandığı bir şeydi, çünkü onun görüşüne göre, bilinç nihayetinde maddi, ekonomik gerçekliklerin bir yansımasıdır.
Ancak, bildiğimiz üzere, kapitalist toplum bu şekilde evrilmedi. Marks'ın gördüğü eğilimlerinin pek çoğu mevcut olmakla beraber, bunlar, Marks'ın tasavvur ettiği aşırı ekonomik yoğunlaşma ve toplumsal kutuplaşmanın gerçekleşmesini engelleyecek şekilde, çeşitli karşı eğilimler tarafından dengelendiler. Böylece, sermaye yoğunlaşmadı ve merkezileşmedi; bazı işletmeler büyüdüler, ancak kapitalist gelişme --özellikle de ekonominin yeni sektörlerrinde-- küçük sermayeler ve küçük işletmeler ortaya çıkardı. Sonuç olarak, birçok küçük işletme ve sermaye tahrip olurken, pek çok yenileri yaratıldı ve modern kapitalist ekonomi genel olarak canlı küçük ve orta-ölçekli iş sektörleriyle tanımlanır hale geldi. Aynı şey devlet müdehalesi için de [geçerlidir]. Hiç şüphe yoktur ki, modern devlet, Marks'ın zamanındakinden çok daha yaygın bir şekilde ekonomiye müdehale etmektedir. Ancak bu, kapitalist işletmelerin çoğunun ele geçirilmesine hiçbir suretle yaklaşmamıştır. Dahası, bir bütün olarak sistemin sağlığı açısından, fazlasıyla tekelleşen sektörleri bölmüştür. Son ancak aynı derecede önemli olarak, toplumun orta katmanları azalmak yerine sıradışı bir büyüklüğe ulaşmıştır. Birçok küçük işin yanısıra, kalifiye işçilerle birlikte profesyonellerden oluşan "yeni bir orta sınıf" (bilim adamları, mühendisler, yöneticiler, teknisyenler, uzmanlar ve her çeşitten danışmanlar) ortaya çıkmış, boyutu büyümüş ve ekonomik, toplumsal ve politik etkisi çoğalmıştır. Marks, her ne kadar incelediği ekonomik ve toplumsal eğilimleri dengeleyen karşı eğilimlerin varlığını kabul etse de, bir kez daha durumu kanıtlamaksızın, üstüne odaklandığı eğilimlerin sadece hakim olmakla kalmayıp, fiilen mantıksal uç noktasına ulaştırılacağını varsayar.
Marks'ın kapitalist gelişme kavramsallaştırması, özellikle de sınıfların keskin kutuplaşması tahmini, büyük ölçüde sermayenin dondurulmuş emekten başka bir şey olmadığı görüşünden, ve buna paralel olarak teknolojinin doğasını anlayamamasından kaynaklanır. Sermaye tamamen ölü emek, ve teknoloji ise onun tarafından otomatikman meydan getirilen veya bir şekilde halihazırda mevcut olan bir şey olarak anlaşıldığı sürece, teknolojinin nasıl geliştirildiği ve yönetildiği, ve bu görevi hangi sektörlerin yürüttüğü soruları bırakın cevaplanmayı, sorulmayacaktır bile. Ve bence bu soruyu cevaplamaktaki başarısızlığı, devletin ekonomiye artan müdehalesiyle birlikte, kapitalizmin son elli yılda sergilediği istikrar ve canlılığın ardında yatan anahtar etken olabileceğini düşündüğüm, orta sınıfların boyutu ve içsel farklılaşmasındaki patlamayı Marks'ın atlamasına yol açmıştır. Teknolojik gelişme, devletin büyümesiyle birlikte, kesinlikle bu sektörlerin büyümesinin ardındaki ana etkendir; bunun sonucunda [bu sektörler de] yeni teknolojinin, onun yönetimi, işletimi ve hizmete sunumunun geliştirilmesinde, ve onu kullanmak üzere diğerlerinin eğitilmesinde esas rolü oynamıştır.
Bunun ötesinde, bu toplumsal katmanlar, kapitalizmin hala meyilli olduğu ekonomik krizlerin hafifletilmesinde ana etken olan, piyasanın devasa genişlemesini ortaya çıkarmıştır. Eş derecede önemli olmak üzere, sistemin toplumsal ve politik istikrarına büyük katkıda bulunmuşlardır. Genellikle, bu insanlar, yanlızca seçmenler olarak değil, ancak [hükümet] görev[in]e aday olarak, politik kampanyaların yöneticileri ve danışmanları olarak, keza gazeteci, analist ve yorumcu olarak, politik sürece en yüksek katılım derecesine sahip olan insanlardır. Daha önemsiz olmamak üzere, bu sektörler, sistemin istikrarını oldukça arttıran bir olgu olan, [işçi] sınıfının sisteme entegrasyonunu sağlayan işçi sendikalarına ve işçi sınıfının diğer örgütlenmelerine hakim olan sektörlerdir.

EMEĞİN DİYALEKTİĞİ?
Marks'ın ayrıntılı incelemesine karşın, kapitalizm onun öngördüğü şekilde evrilmedi, ve umduğundan daha canlı olduğu ortaya çıktı. Bu yüzden onun suçlanamayacağı kesinken, Marks'ın bu hususta başarısız olduğunu fark etmek, ve bunu açıklamaya çalışmak bizim için önemlidir. Kanaatimce, sermaye kavramının başlıca kusurlarının yanısıra, Marks'ın hatası, kapitalizmin ve bir bütün olarak insanlık tarihinin emeğin diyalektik gelişimini yansıttığına, ve nihayetinde onun tarafından yönlendirildiğine olan inancından kaynaklanmaktadır. Felsefi terimlerle, kapitalist gelişme, ortaya çıkışından düşünülen ölümüne kadar, emeğin fenomenolojisi haline gelir.
Marks, Makalenin birinci kısmında tartıştığım üzere, Hegel'in diyalektik şemasını aldı, ve onu materyalist bir temel olduğunu düşündüğü şey üzerine yerleştirdi. Hegel'deki bilincin diyalektiği, Marks'ta emeğin diyalektiği haline geldi. Hegel'e göre, insanlığın özü, (başlangıçta bilmeksizin) Tanrı ile paylaştığımız bilincimizdir (ve özbilincimizdir [self-consciousness]). Bu görüşe göre, aslında tarihimiz, bir tür kendi kendisiyle tartışma sayesinde bilincimizin ikinci gerçeğin, yani Tanrı ile tinsel birleşmenin (tam olması açısından, bunun, kendi içindeki iki kutbun --biz ve Tanrı-- ayrımlarını sürdüren bir birleşme olduğunu eklemeliyim) farkındalığına [doğru] seyahat ettiği diyalektik bir süreçtir. Marks'a göre, insanlığın özü emektir; ve tarihimiz, çalışarak kendimizi (ve Doğa'yı) dönüştürdüğümüz bir süreçtir. Özellikle, bu, emeğin kendisiyle birleşmeye doğru diyalektik bir şekilde evrildiği bir süreçtir.
Bu yazının birinci kısmında, bunun soyut ve somut emek diyalektiği cinsinden nasıl açıklandığını görmüştük. Marks'ın sermaye kavramı tartışmamızın ışığı altında, bu diyalektiği başka bir biçimde, canlı ve ölü emek arasındaki, emek ve onun ürünleri arasındaki diyalektik olarak görebiliriz. (Marks'da, Hegel'de olduğu gibi, tüm bu diyalektik süreçler değişen geçicilik dereceleriyle, yan yana gerçekleşir. Böylece, halihazırda bahsettiğimiz diyalektiklere ek olarak, bir bütün olarak kapitalist sistem, üretim ve dolaşımın süren diyalektik birliği [unity, tekliği] olarak var olur. Bu bizzat Kapital'in yapısına yansıtılmıştır: I. Cilt kapitalist üretimi; II. Cilt kapitalist dolaşımı; III. Cilt ise bir bütün olarak, yani bu ikisinin süren diyalektik birliği olarak, kapitalist üretimi inceler.) Emek, çalışma sürecinin ayrılmaz bir parçası olarak, emeğin aletlerini ve diğer araçlarını yaratır, "kendisini [bunlar]da nesnelleştirir". Kapitalizm öncesinde, canlı emek ve bu nesnelleştirilmiş, ölü emek birleşikti. İlkel komünizmde, her toplum kendi emek araçlarına, ve kolektif olarak üzerinde av, toplama ve ekim yapılan toprağına sahipti. Sınıflı toplumun ilk biçimlerinde bile, canlı ve ölü emek arasındaki birlik, daralmış bir biçimde olsa da, var olmaya devam etti. Örneğin, kölelikte, köleler aletler olarak düşünüldüler; sonuçta, kullandıkları araçlarla birleştirilmişlerdi. Feodalizmde, serfler kendi emek araçlarına sahiptiler, ve toprağa bağlıydılar. Ancak, emeğin ve aletlerin, canlı ve ölü emeğin bu birliği, hem bir yandan alet/araçların, hem de öte yandan emekçilerin becerilerinin gelişmesini kısıtladı.
Batı Avrupa'da feodalizmin çözülmesine yol açan tarihsel süreçler sayesinde, emekçiler üretim araçlarından ayrıldılar. Sonuçta, kapitalizmde ölü emek kapitalist bir tarzda üretilen üretim araçları biçiminde var olurken, canlı emek ise artık proleteryada, herhangi bir makinaya veya üretim aletine sahip olmayan işçi sınıfında cisimlendi [embody, içerildi]. Artık, canlı emek ile ölü emek birbirinden ayrılmıştı. Bunun bir sonucu, ölü emeğin, [işçilere] hakim olan ve [onlar üzerinde] baskı kuran yabancı bir güç olarak karşılarına dikilmesidir: işçiler, emekleri ne kadar üretken olursa, o kadar fazla baskı altında kalırlar. Grundrisse'nin diliyle, nesne olarak emek ile özne olarak emek birbirine yabancılaşır, ve birbirleriyle düşman güçler olarak ilişkilenirler. Bu ayrılma işçilerin ezilmesini arttırırken, aynı zamanda da yeni üretim araçlarının geliştirilmesini ve üretim kuvvetlerinde devasa artışları mümkün kılar, aslında teşvik eder. Böylece, bu evrildikçe, kapitalizm üretimin araçlarının hem yığınını, hem de gücünü arttırır; yine durmaksızın büyüyen bir işçi sınıfı ortaya çıkarır. Diğer bir deyişle, kapitalizm geliştikçe, iki karşıt --ölü ve canlı emek, özen olarak emek ve nesne olarak emek-- giderek büyürken, aralasındaki çelişki de giderek yoğunlaşır.
Bir kere daha Hegelci diyalektikle karşılaşıyoruz, ancak açıkça maddi olan bir biçimiyle: giderek yoğunlaşan bir içsel çelişkinin iki yönü. Aslında birleşik olan emek bölünür, kendisine yabancılaşır. Zaman içinde, iki yönü --canlı ile ölü, nesne ile özne-- arasındaki çelişki yoğunlaşır. Er ya da geç, diyalektik şemaya göre, çelişki daha üst bir sentezde çözülecektir; canlı emekle ölü emeğin birleşmesi, işçi sınıfının kurtuluşu, üretim araçlarının onların bilinçli denetimine tabi olması, ve üretim kuvvetlerinin --özellikle de bizzat işçilerin beceri ve yeteneklerinin-- hızla genişlemesi için [gerekli] koşullarının oluşturulması. Hegelci felsefe konusunda oldukça bilgili olan Marks, kapitalizm ve ekonomi tarihine ilişkin çalışmaları sayesinde, diyalektik şemanın Hegel'in yaptığı üzere düşüncelerin veya bilincin İdealist alanında değil, maddi üretim olarak gördüğü dünyada köklendiğini keşfettiğine inandı. Ve Kapital, --kapitalizmin saklı "devinim yasaları" biçiminde-- materyalist diyalektik olduğu varsayılan bu içsel işleylerinin izlerini sürme; bu keşfi, ve bunun proleterya --ve ekleyebilirim ki tüm dünya-- açısından ima ettiği kurtarıcı yazgıyı açıklama çabasıydı. Bu nedenle, Marksizm gerçekte Hegelciliğin bir türevidir, (daha kesin olmak gerekirse, Ricardocu elbiseler içindeki Hegelcilik, bir çeşit Hegelci-Ricardoculuk veya Ricardocu-Hegelcilik); ve Kapital, evrilmekte olan töz olarak emeğin insan bilincinin yerini aldığı Aklın Fenomenolojisi'nin bir dengidir.)
Marks'ın kavramı, önemli bir önvarsayım olarak, bir bütün olarak kapitalizmin ve tarihin, evrimi diyalektik bir biçimde gerçekleşen temeldeki tek bir özün evrimi olarak kavranmasını gerektirir. Ve bu üretim araçları kavramının (nesnelleştirilmiş) emekten başka bir şey olmaması görüşünü gerektirir. Eğer böyle değilse, Marks'ın diyalektik şeması kapitalist gelişmenin doğru bir gösterimi olmayacaktır. Marks'ın senaryosu Hegel'in diyalektik mantığının geçerliliğine; diğer bir deyişle, bunun estetik olarak zevk verici ve uygun zihinsel bir tasarım olmaktan ziyade gerçeklikten ibaret olan gerçek bir süreç olduğuna (böylece, içsel çelişkinin --sermaye ile emek arasındaki çatışmanın-- çözümü için gerçek tarihsel bir zorlama olacaktır) inanmayı gerektirir. Ancak, eğer diyalektik mantık zorunlu değilse, yani gerçekliği yönetmiyorsa, bu çözümün zorunlu olarak gerçekleşeceğini iddia etmenin hiçbir temeli olmaz. Özetle, Hegelci-Marksist felsefi anlayışlar desteklenemezlerse, Marks'ın sınıf mücadelesinin zorunlu olarak proleteryanın diktatörlüğünün kurulmasıyla sonuçlanacağını --yani, kapitalist gelişmenin zorunlu sonucunun sosyalizm/komünizm olduğunu-- gösterdiği şeklindeki ısrarı yanlış olur.
Birçok kuramcı (özellikle felsefeci) gibi Marks'ın hatası da, --materyalizmine rağmen-- kuramının somut gerçeklikten daha doğru, daha gerçek olduğuna; aslında, kuramının, [yani] kapitalizmin devinim yasalarının, fiilen gerçekliği belirlediğine inanmasıydı. Biraz kaba olsa da daha basit terimlerle, Marks kendi hüsnü kuruntusunun [wishful thinking, hayalinin] kurbanıydı.

BİR BÜTÜN OLARAK MARKS'IN KURAMI
Bu noktada, Marks'ın kapitalizm kuramı hakkında bazı genel sonuçları ortaya koyabiliriz. Bundan ne elde edeceğiz?
Bu soruyu cevaplamak için, Marks'ın kuramını ele almanın birkaç farklı yolunun olduğunu fark etmek çok önemlidir. Örneğin, bunu felsefi bir kavrayış olarak görebiliriz. Bana göre, bunu deneysel bir başlangıç noktası, gerçekliğin kişisel ve kanıtlanamaz bir yorumu olarak ele almak; bize sunduğu anlayışları [insight] görmek anlamına gelir. Bana göre, ekonomik kuramın çoğunun müdafici özelliği karşısında, sisteme karşı eleştirel olan bir kapitalizm ve kapitalist gelişme modeli geliştirerek Marks övgüyü hak etmiştir. Tüm ekonomik katılımcıları, piyasada karşılaşan ve hizmetlerinin karşılığında adil bedeller kazanan (kira, ücretler ve kar/faiz), esasen eşit meta/kaynak (toprak, emek ve sermaye) sahipleri olarak görmek yerine; Marks, kapitalizmi, bir kar parçasının diğerinin zararına olduğu bir güç hiyerarşisi olarak inceler. Özellikle de, nüfusun çoğunluğunu oluşturan ve üretimin ana "etkeni" veya kuvveti olan işçi sınıfının sömürüldüğünün, ve maddi refahın üretimine [yaptığı] katkısından adil payını almadığının farkına varmıştır. Ayrıca, kapitalizmi --ekonomik krizlerin birer normalden sapma olduğu-- sorunsuzca işleyen bir sistem olarak görmek yerine, Marks, kapitalist sistemi --çatışma ve krizlerin devamlı olduğu-- kendisiyle savaş içinde olan antagonistik bir sistem olarak görür. Dahası, kapitalist sistemin bütünlüğüyle nasıl işlediğinin modelini ortaya koymaya çalıştı. (Marks'ın ekonomik yazılarının en çarpıcı özelliklerinden birisi de obsesif-kompalsif [obsessive-compulsive, sabit fikirlilik nedeniyle içten gelerek bir şeye kafayı takma ve buna yönelik eyleme hali, örn. evden çıkarken devamlı olarak muslukları açık bıraktığını düşünmek (obsesif) ve geri dönerek kontrol etmek (kompalsif)] olmalarıdır. Kapitalizmin tüm yönlerini birleşik bir kuramda içerebileceğini düşünüyor gözükür. Yine, başvurduğu neredeyse tüm iktisadi kuramcılar hakkında --sıklıkla uzun uzadıya-- yorumlarda bulunurken, en karmaşık ayrıntılarına kadar kuramının içsel mantığı üstüne çalışmıştır.) Genel bir kuram hedefi onu aşmış olsa da (bunun doğası itibariyle ulaşılamaz olduğunu düşünüyorum), analizinin kapsamlılığı, içsel tutarlılığı, ve sergilediği yoğun çalışma, etkileyicidir. Aynı zamanda, sistemin ana eğilimlerinden bazılarını ayırd etmiştir, ve bu temel üzerinde insanın kurtuluşu stratejisini geliştirmeye yönelik çabası ondan sonra gelen tüm ütopik projeler için önemli bir kilometre taşı olmuştur. Belki de en önemlisi, Marks işçi sınıfının, ekonomik makinanın otomatik işleyişine kapılmış pasif bir nesne olmadığını, mücadelesi sistemde merkezi bir rol oynayan ve [sistemin] en sonunda yıkılmasını gösteren aktif bir güç olduğunu göstermeye çalışmıştır. Bu, onun "işçi sınıfının kurtuluşu, işçi sınıfının kendisi eylemi olmalıdır" şeklindeki ısrarına bilimsel bir temel yaratma girişimidir.
Ancak Marks'ın kuramına sunduğu anlayışlar ışığında bakarsak, birkaç şeyi aklımızda tutmamız gerekecektir. Birincisi, bu katkıların çoğu aslen Marks'a ait değildir. Marks, bazı öncellerine --Fransız sosyalizmi, İngiliz politik ikktisadı ve Alman İdealist felsefesi olarak referans verdikleri-- olan borcunu açık bir şekilde kabul etse de, kuramının birçok yönü kendisi değil başkaları tarafından ortaya konmuştur, ve ardından onun tarafından ele alınarak, daha sistematik bir şekilde geliştirilmiştir. Bu nedenle, yalnızca dilinin (ve temelinde yatan felsefenin) bir kısmı değil, Marks'ın ekonomi kuramının büyük bir kısmı Hegel'in yazılarında, özellikle de Doğrunun Felsefesi'nde bulunabilir. Ayrıca, kapitalizmdeki sömürümün kuramsallaştırılmasıyla ekseriyetle Marks onurlandırılırken, bu aslında daha önceki ekonomi kuramcıları tarafından gerçekleştirilmiştir. Sahip olduğu büyük politik, toplumsal ve ideolojik etki veriliyken, Marksizm diğerleri tarafından yapılan entelektüel katkıların onurunu üstlenme, veya bunlardan sorumlu tutulma eğilimi sergiler. Bu diğer kuramcıları hatırlamakla, ve onların yazılarına dönüp bakmakla iyi bir iş yaparız. Bu, en belirgin şekilde Marksistler tarafından ifade edilen, ancak tüm solda yaygın olan otoriteden güç alarak öne sürme, yani bir şeyi Marks (veya bir başkası) söylediği için doğru olması gerektiğine inanma, eğiliminden kopmamızı gerektirir. Son olarak, bütün [bölünmez], görünürde kendiyle tutarlı bir doktrin kütlesine inanmak veya inşa etmeye çalışmaktan, ve buna katılmayan herkesi suçlamaktan ziyade, militanca, eklektik olsa bile bilinçli bir şekilde --geleneksel olarak solcu veya devrimci olarak değerlendirilmeyenler de dahil olmak üzere-- geniş bir kaynaklar alanından faydalanmayı amaçlamalıyız.
Ancak, Marks'ın kuramını bu şekilde değerlendirmek, Marks'ın onu sunduğu şekilden ve takipçilerinin çoğu tarafından ele alındığı şekilden farklıdır. Bu, --bilimsel bir program olarak-- kapitalizmin gidişatını tahmin edebilme yetisine sahip olan, ve bir kimsenin toplumsal değişim için [gerekli olan} stratejiyi güvenle üzerine temellendirebileceği, kuram ve pratiğin birliğidir. Eğer bu iddia karşısında Marks'ın kuramını değerlendirecek olursak, bunun tutmadığını görebiliriz. Yanlızca sınanmamış değildir, öne sürdüğüm üzere sınanabilir bile değildir. Aksine, gerçekten bilimsel olan kuramların, --tanımlarının gereği olarak-- kesin ve üstünde geniş bir görüş birliği olan sınamalar veya kanıt standartlarına tabi olmaları gerekir.
Bunun da ötesinde, Marks'ın kuramı kendi koşulları içerisinde de tutmaz. İlk olarak, gördüğümüz üzere, emek değer kuramı ayakta kalamaktadır; en iyisinde kaba bir yakınsama olarak görülebilir, ancak kapitalizmin (ve insanlığın) gelecekteki durumu hakkında doğru kestirimlerde bulunabileceği iddialarını destekleyen bir kuram değildir. Ayrıca, Marks'ın kuramı sermayenin doğasını yanlış yorumlar. Sermaye, basitçe canlı emeğe hakim olan ölü emeğin birikimi olarak doğru bir şekilde anlaşılamaz. Aksine, Marks'ın kuramını başka bir şekilde ifade edecek olursak, bunu --küçük bir elit grubunun ellerinde; bu elitlerin üretim sürecini yönetmesini, ve bu sayede de artı değerin çoğunluğunu üretmelesini ve ele geçirmesini sağlayan; emek, Yerküre'nin ürünleri ve entelektüel/teknolojik katkılar dahil olmak üzere-- biriktirilmiş toplumsal/ekonomik kaynaklar olarak daha iyi kavrayabiliriz. Daha geniş olarak ise, bu kaynakların denetimi, elitlerin, bir bütün olarak insanlığa hakim olmasını ve [onları] denetlemesini (ve Yerküre'ye hakim olmaya çalışmasını), ve kendi refah ve güçlerini arttırmasını sağlar.
Aynı şekilde, Marks'ın kuramı kapitalizmdeki sömürünün doğasını da yanlış yorumlar. [Sömürü], kapitalist sınıfın, işçi sınıfının tek başına üretiminden sorumlu olduğu toplumsal artığa el koyması [demek] değildir. Aksine, kapitalistler, sermaye ve Doğa'nın kuvvetleri/ürünleri de dahil olmak üzere, bir bütün olarak ekonominin ürettiği toplumsal artı değere el koyarlar. Meta üretimi ve değişiminin hakim olduğu bir toplumda, bu kaynakların sahipliği ve/veya denetimi, sahiplerine/maliklerine toplumsal güç kazandırır. Bu, sadece refahı, toplumsal artığı üretme ve ona el koyma gücü değildir, aynı zamanda diğerlerinin --ekonomik olduğu kadar toplumsal, politik ve entelektüel-- faaliyetlerini de denetleme gücüdür. Bu sahiplik/denetim, ekonomik hiyerarşiyle bütünleşen devlet tarafından sürdürülür ve dayatılır; belirgin biçimde kapitalist [olan] bir ekonomik/politik hakimiyet biçimi yaratır. Bu şekilde bakılınca, bir bütün olarak sömürülmemizin ve ezilmemizin kökü, gücün [iktidarın] eşitsiz dağılımıdır.
Dahası, Marks'ın kuramı bir bütün olarak kapitalizmin sınırlı ve tek taraflı bir resmini sunar. Eğer bugünkü kapitalizme bakacak olursak, bunu canlı emeğe hakim olmak üzere ölü emek biriktiren bir sistem olarak görmenin bir anlamı var mıdır? Bu, ancak bilimsel/teknolojik başarılar ve faaliyetler basitçe emek olarak değerlendirilirse olabilir. Bilimsel faaliyet bir çalışmayken, bu, Marks'a göre kapitalizmde ifa edilen emeğin büyük bir çoğunluğunu meydana getiren basit, niteliksiz emekle aynı kategori içine konulamaz. Ne de, nitelikli emeği, Marks'ın yaptığı gibi, niteliksiz emeğin bir bileşiği olarak görmek işe yarar. Emek daha nitelikli hale geldikçe, diğer bir deyişle belirli bir bilgi ve beceri düzeyini ortaya çıkarmak için daha fazla entelektüel hazırlık ve faaliyet gerektikçe; onu bir çeşit basit öz [substance] olarak; onun ürünlerini bu özün cisimleşmesi olarak; ve ürünlerinin değerinin, onları üretmek için harcanan emek-zamanı miktarınca belirleniyor şeklinde algılamak zorlaşır.
Örneğin, Einstein'ın Görecelik Kuramı'nın ekonomik değeri nedir? Bu, bunu üretmek için gerekli olan emek-zamanınca mı belirlenir? Peki ya Newton'un devinim yasaları? Daha da sıradan ifade edersek, bilgisayarların geliştirilmesine giden, yüzyıllardır biriken bilimsel/matematiksel keşiflerin veya mevcut teknolojimizin diğer somutlaşmasının değeri nedir: onlar da mı üretilmeleri için gerekli emek miktarınca belirlenmektedir? Bu soruların ortaya konulması bile zaten, bilimsel/teknolojik katkıları tamamen --onları üretmek için toplumsal olarak gerekli olan zaman tarafından belirlenen bir değeri [olan]-- emeğin ürünleri olarak kavrama girişiminin saçmalığını gösterir. Ancak, eğer böyleyse, o zaman bizzat varoluşu büyük bilimsel/teknolojik başarılar gerektiren ve ortaya çıkaran kapitalizm, yalnızca ölü emeğin canlı emek üzerindeki hakimiyetine dayanan bir sistem olarak kavranamaz.
Marks'ın analizi yine, insanoğullarının --özellikle de kapitalizm içinde evrildiiğimiz zaman-- Yerküre ve bir bütün olarak doğal dünyayla olan yağmacı ilişkisini fark edemez. Marks, sadece Doğa'nın ürünlerini ve üretken güçlerini kullanmamızın bir maliyeti olduğunu, ve bunun nihayetinde tahripkar olduğunu anlamamakla kalmamış; kapitalizme karşı temel eleştirilerinden birisi de onun üretim kuvvetlerinin gelişimine zincir vurması, diğer bir deyişle Yerküre'ye hakim olabilme yetimize mani olmak [olduğunu söylemiştir]. Başka bir ifadeyle, Marks, insanlığın doğal dünyayla mevcut karşıt ilişkilerini, bilim ve teknolojimizin altta yatan doğasını ve amacını değiştirme gerekliliğini savunmanın aksine, verili alır. Ona göre, sosyalizmin/komünizmin başlıca faydalarından birisi, insanlığın Yerküre'ye ve bir bütün olarak doğal dünyaya hakim olma yetisini arttırmasıdır --uyumlu bir şekilde yaşamayı [sağlamasıı] değil.

İNSANLIK: EMEKLE Mİ TANIMLANMIŞ?
Son olarak, Marks'ın kuramı bana göre, insan türünün çarpıtılmış ve tek-taraflı bir kavrayışını sunar. Marks insanlığın belirleyici özelliğini, emek --çalışarak doğayı ve kendimizi dönüştürmek yetimiz ve yönelimimiz-- olarak görür. Ancak, bu kavrayış öngörülü olsa da, farklı faaliyetleri emek kategorisi içinde toplaştırır ve [bunları birbirine] karıştırır. Biraz basitleştirme pahasına, şöyle sıralanabilirler: (1) mevcut alet, makina ve diğer teknolojik aygıtlarımızla çalışmak; (2) bu aletleri, makinaları vb. yapmak; (3) yenilerini icat etmek. İnsan gelişiminin ilk aşamalarına bakacak olursak, bu üç işlevi basitçe emeğin yönleri olarak değerlendirmek kolaydır. Ancak, bunlar kavramsal olarak farklıdırlar, ve evrimimizin bir noktasında bu o kadar belirginleşmiştir ki, bunlar bizzat toplumsal işbölümüne tabi hale gelmişlerdir: bazı insanlar mevcut aletlerle, makinalarla vb. çalışırlar, bazı insanlar onları yaparlar; ve diğer başkaları da kendilerini bunları icat etmeye adar. Alet ve makinalarla çalışmak, onları yapmak düşünmeyi gerektirirken; yeni alet ve makinaların icat edilmesi kadar buna yönelik entelektüel alanların geliştirilmesi de insanlığın entelektüel kapasitesinde büyük bir genişlemeyi gerektirir ve bunu ortaya çıkarır. Sonuç olarak, bence, bırakın niteliksiz emeğin bir bileşiği olarak görülmeyi, basitçe emek olarak bile --"emek" terimi, fiilen anlamsız kılacak kadar genişletilmedikçe-- düşünülemez.
Bu fikri Marks'ın genel toplumsal gelişim kavrayışıyla bütünleştirirsek, bunun Marks'ın kapitalizm kuramı için ne anlama geldiğini görebiliriz. Hatırlayacağımız üzere, bu kurama göre, emek üretkenliğinin büyümesi, ardından toplumsal sınıfların ve sömürünün gelişmesi için maddi temeli oluşturacak olan toplumsal artığın üretilmesini mümkün kılar. Sınıflı toplumun ortaya çıkmasıyla beraber toplumsal işbölümü sınıfsal bir boyut kazanır. Toplumsal artığın üretilmesi ve el konulması, sadece yönetici sınıfın ve devletin ortaya çıkmasını sağlamaz, aynı zamanda bir grup insanı elle yapılan işlerden özgürleştirir ve onların --yazmanın, matematiğin ve astronominin ve soyut düşüncenin diğer alanlarının geliştirilmesi de dahil olmak üzere-- kendilerini entelektüel faaliyetlere adamalarına imkan sağlar. Bu bireylerin faaliyetleri sınıflı toplumun devamlılığına hizmet ederken, bu insanlar tam olarak asalak da değillerdir. Nil ve Dicle-Fırat vadilerindeki ilk uygarlıkların temeli olan sulama sistemlerinin geliştirilmesi gibi, üretim araçlarının geliştirilmesine yardım ederler. Özet olarak, sınıflı toplumun gelişmesiyle beraber, insanlığın entelektüel faaliyetlerinin önemli bir kesimi emek sürecinden ayrı hale gelir, ve kendi içsel işbölümünü yaratır. Ancak, Marks'ın gözlemlediği üzere, bu ayrım nihayetinde hem insanlığın entelektüel yetilerinin, hem de emeğin üretken gücünün büyümesini tahrif eder ve kısıtlar. Kısmen --köleler veya serfler tarafından yerine getirilen-- emeğin kendisine atfedilen düşük statü nedeniyle, bilim ve matematiğin güncel iş sürecine uygulanması sınırlı ve gelişigüzeldi. Sonuçta, bilim ve matemetik kadar teknolojinin de gelişmesi görece yavaştı.
Ancak feodalimin çözülüşüyle birlikte, bir yandan bilim ile matematik, ve öte yandan [bunlarla] ekonomi arasında daha doğrudan bir bağlantının gerçekleşmesi için sahne hazırlanmış oldu. Ve bu bağlantının, bir nevi köprü işlevi gören toplumsal aracı, büyüyen kapitalist girişimciler sınıfıdır. Kapitalistler yalnızca üretimi örgütlemediler; onlar, bilimsel gelişmelerin üretim sürecine uygulanmasının ardındaki başlıca toplumsal etkendiler. Ve böyle yaparak, hem üretimin hem de bilimin karşılıklı faydasına olmak üzere, teknolojinin gelişimini canlandırdılar. Dahası, tek tek kapitalist girişimcilerin şirket yöneticilerine dönüşmesine yönelik onca tartışmaya karşın, kapitalistler hala değişen derecelerle bu toplumsal işlevi yerine getirmektedirler --ekonominin yeni, yüksek-teknoloji sektörlerinde özellikle açık olan bir olgu. Ne yazık ki, oynadıkları toplumsal roller için (üretimin örgütleyicileri ve yeni teknolojilerin gelişimi ve uygulanmasının taşıyıcıları olarak) kapitalistler oldukça yüksek bir fiyat talep etmektedirler: üretim sürecinde üretilen artık değerin neredeyse tamamına, ve diğerlerinin emeklerini ve yaşamlarını --aslında bir bütün olarak tüm toplumu-- denetlemek için [bundan] ortaya çıkan güce, el koyma hakkı.
Kısmen bu rolleri sayesinde, insanlığın entelektüel faaliyeti ekonomik yaşamdaki hakim etken haline gelir. Kapitalizmin bu kadar başarılı olmasını nedenlerinden birisi, hem bu bilimsel ve teknolojik ilerlemelerin gelişimi için, hem de bunların imalat sürecine uygulanması için uygun koşullar sağlamasıdır: bir yandan değişen derecelerde entelektüel özgürlük; öte yandan, yeni işletmeler başlatma, yeni yöntemler uygulamaya sokma ve yeni ürünler yaratma fırsat ve itkisi.
Bunun ışığında, Marks'ın üretim araçlarının dondurulmuş emekten başka olmadığı görüşünün sınırlılıklarını artık daha net bir şekilde görebiliriz. Bunlar, daha ziyade, ekonomik üretime uygulanan insanlığın birleşik entelektüel başarılarıdır.
İnsanlığı, Marks'ın yaptığı gibi esasen emek cinsinden kavramak yerine; (eş derecede ve hatta daha meşru bir şekilde) insanlık giderek ayrıntılanan ve karmaşıklaşan --dil, din, felsefe, matematik, bilim, sanat, müzik, vb. dahil olmak üzere-- bir semboller dünyası, kısacası kültür dünyası yaratan ve [böyle bir dünyada] yaşayan bir şey olarak düşünülebilir. (Bu düşüncenin ayrıntılı bir tartışması için, Ernst Cassirer'in yazılarına, özellikle de Sembolik Biçimlerin Felsefe'sine bakınız.) Marks sembollerin üretimini meydana getirenin emek süreci olduğuna inanırken, bir kimse bunun tam tersini de, yani [emek sürecini] mümkün kılan semboller ve toplumsal yaşam olmaksızın emeğin varolmayacağını öne sürebilir. Diğer bir deyişle, eğer insanoğulları gruplar halinde yaşamasalardı, eğer birbirimizle iletişim kurmasaydık ve ortak bir anlamlar dünyası yaratmasaydık --yani semboller üretmeseydik-- toplumsaal faaliyetlerimiz olanaksız olurken, ekonomik faaliyetlerimiz ve emek diye adlandırabileceğimiz hiçbir şey gerçekleşmezdi.
Ancak eğer tarih en nihayetinde, Marks'ın düşündüğü şekilde sözde fark edilebilir bir yönelime sahip sözde maddi bir süreç olan emeğin evrimi tarafından belirlenmiyorsa, aksine insanlığın sembolik yaşamını, kültür dünyasını yansıtıyorsa, o zaman toplumsal gelişimimizin belirli yönelimini ayırt etmek, veya ayırt ettiğini iddia etmek çok güç olacaktır. Sembolik/kültürel yaşamımız hakkındaki en çarpıcı şeylerden birisi, onun kendiliğinden olma, yaratıcı niteliği olduğu için, tanımsal olarak tahmine uygun değildir. Diğer bir deyişle, eğer toplumsal evrimimiz bizim kültürel yaşantımızın gelişimini yansıtıyorsa, o zaman bu evrimin kendisi tahmin edilebilir değildir; yani, örneğin, sosyalizmin/komünizmin insanlık tarihinin kaçınılmaz neticesi olduğu yanlıştır, bir aldanmadır.

MARKSİZMİN MANTIĞI
Bütün bunların ışığı altında, Marksist programın pratik sonuçlarının neden özgür toplumlar değil de totaliter sistemler olduğunu görebiliriz. Daha önce tartıştığım üzere, Marksistler iktidarı ele geçirdiklerinde, programlarına uygun yeni bir toplum inşa etmek için devleti kullandılar, hatta daha büyük ve kudretli olacak şekilde onu yeniden düzenlediler. Marks, kendi sosyalizm kavramsallaştırmasına dair pek az şey yazarken, mülklerin, üretim araçlarının tamamının veya çoğunluğunun ulusallaştırılacağını; yani, sözde işçilerin kendisi tarafından işletilmek üzere devlet sahipliğinde olacağını ve devletçe işletileceğini açıkça belirtir. Sonuçta, ekonominin çoğunluğunun ulusallaştırılması Marksist bir hükümetin ana hedeflerinden birisi haline gelir. Bunun ötesinde, Marks'ın kapitalist gelişme analizi toplumu devrimcileştirmeyi arzulayan Marksistlere bazı ek kılavuzlar sağlar. Özellikle yukarıda tartışılan çeşitli yönelim ve eğilimlerden bahsediyorum. Marksistler kapitalist açıdan daha az gelişmiş toplumlarda iktidara geldikleri için, ve de Marks sosyalizm için yapıcı önkoşullar olarak ileri kapitalist ülkeleri düşündüğü için; iktidara geçen Marksistler, Marks'ın tasarladığı şekilde kapitalist gelişmenin eğilimlerini --mümkün olduğunca mantıksal sonuçlarınaa vardırmak üzere-- yerine getirmeyi amaçladılar: sermayeyi bir blok olarak yoğunlaştırmak ve merkezileştirmek, ve bu bloğu devletin eline vermek (ve tabii ki kapitalistlerden kurtulmak); küçük işletmeleri, bağımsız girişimcileri, ve köylüler gibi kapitalist öncesi toplumsal sınıfları ortadan kaldırmak ve ekonomik faaliyeti büyük, sözde daha etkin birimlerde yoğunlaştırmak, ve bu faaliyeti aslında bir çeşit tekelci planlama sayesinde yönetmek. Marksizmin mantığıyla, kapitalistlerin sözde muhalifi olan Marksistler, (belirli türdeki) bir kapitalizmin aktif destekçileri haline gelirler. Sonuç ise bildiğimiz üzere, demokratik, kooperatif ve eşitlikçi toplumlar değil, kapitalist sınıfın olmadığı oldukça merkezileşmiş, katmanlaşmış bir kapitalizm, diğer bir deyişle devlet kapitalizmi olmuştur.
Hiç de şaşırtıcı olmamak üzere, bu sistemlerin diğer birçok özelliği Marks'ın kuramını yansıtır. Marks'ın Yerküre'nin üretken hizmetlerini cömertçe sunduğu inancı veriliyken, sosyalist ülkeler diye anılan ülkelerin --hepsinden öte Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti dahil olmak üzere-- dünyadaki bazı en feci çevresel yıkımları (bu toplumların totaliter yapılarının bağımsız çevre hareketlerini engellemesiyle daha da ağırlaşan bir tahribatı) yaşamasında şaşılacak bir şey var mıdır? Marks'ın üretim araçlarının sadece maddi, sadece somutlaşmış emek olmadığını, ancak aynı zamanda da entelektüel faaliyeti de içerdiğini kavramaktaki başarısızlığı biliniyorken, sosyalist ekonomilerin yeni teknolojiler geliştirmekteki etkisizliklerinde, sermaye kullanımlarındaki verimsizliklerinde ve düzgün bir şekilde sermaye teçhizatını değerlendirmekteki becerisizliklerinde şaşılacak bir şey var mıdır? Ve Marks'ın bireylerin metalara ilişkin öznel değerlendirmeleri [olduğunu] kabul etmediği biliniyorken, devlet kapitalist ekonomilerin çeşitlilikte yüksek kaliteli tüketici malları üretememeleri, veya fazlasıyla methedilen merkezi planlamanın devasa kıtlıklara ve israfa --diğer bir deyişle, devlet planlamasınıın zoru zoruna idare edilebilen kaosun gösterişli bir markası olmasına-- yol açması tamamen mantıklı bir şey değil mi? Son olarak, Marks'ın insanlığın entelektüel/kültürel faaliyetlerinin insan toplumundaki gerçek rolünü, ve onun yaratıcı ve tahmin edilemez doğasını anlamaktaki başarısızlığı veriliyken, Marksist rejimlerin bağımsız entelektüel ve sanatsal faaliyetleri sistematik olarak bastırmaya çalışması anlamlı değil midir? Devlet kapitalist toplumların tüm bu özellikleri, "sosyalist" dönüşümün üzerinde gerçekleştiği koşulların tamamen rastlantısal sonuçları, tarihsel ve ekonomik koşulların mirası, veya devrim liderlerinin kişisel hatalarının sonuçları değillerdi. Bunlar, Marks'ın kuramından ve bir bütün olarak Marksist programdan kaynaklanan, bunları yansıtan şeylerdir.

MARKSİZMİN İRONİLERİ
19. yüzyılın en önemli entelektüel şahsiyetlerinden birisi olan Karl Marks'ın entelektüel faaliyetin insanlık tarihi açısından gerçek önemini kavramaktaki başarısızlığı olgusunda fazlasıyla ironi var. Ancak bu türden yagane ironi bu değildir. Marks ve Marksizm, ironilerle dolu bir çalışmadır. Marks, entelektüel faaliyetin kapitalizmde, ve bir bütün olarak tarihte oynadığı rolün önemini azaltan bir entelektüeldi. Felsefe yaptığını reddeden bir felsefeciydi. Kendisini materyalist olarak kabul ediyordu, ancak felsefesi aslında İdealist idi. Kendisini ideolojilerin eleştirmeni olarak görüyordu, ancak yaratılmış en etkili ideolojilerden birisini geliştirdi. Bugün orta sınıf dediğimiz sınıfa mensuptu --ve bu sınıfın öleceğini öngörüyordu. Semitik karşıtı olarak değerlendirilebilecek birçok şey yazan [Marks], Yahudi bir aileye mensuptu (babası bir dönme, büyük babası ise bir hahamdı). Dünya görüşü eski mesihsel Musevilik görüşünün yeni bir ifadesi olan [Marks], militan bir din bir karşıtıydı. Devlete karşı olduğunu iddia ediyordu, ancak amacına ulaşmak için (güya demokratik olan) diktatörlüğü savunuyordu. Yanlış bilinçlilik ([yani] kendini aldatmanın toplumsal biçimi) dediği şeyi inceleyen ve mahkum eden, ancak böylesi yanlış bir bilinçlilikğin bizzat [kendisinde] kişileştiği birisiydi. Meta fetişizmini, (nesneler arasındaki ilişkiler olarak gördüğü) toplumsal ilişkilerimizin somutlaşmasını [reification] inceledi, ancak kendi kuramının soyutlamalarını (emek, değer, kapitalizmin "devinim yasaları"), yaşamlarımızı idare eden, nesnel olarak var olan tözler ve yapılar olarak görerek bizzat kendisi bu maddeleşmenin kurbanı oldu. Programı insanlığın görüp geçirdiği en vahşi toplum biçimlerinin projesi olacak [Marks], insanlığın kurtuluşunun tutkulu bir savunucusuydu.
Ancak Marks'a döneminin bir ürünü olarak bakacak olursak, bu ironiler bir anlam ifade eder. Zamanının entelektüellerine biçilen marjinal, esasen müdafici rolü kabul etmeyi reddeden iyi eğitimli bir entelektüeldi. (Hegel sonuçta, entelektüel hiyerarşinin zirvesine [çıkarak], Prusya monarşisinin saray felsefecisi olmuştu. Toplumda ona biçilmiş rolü kabul etseydi, Marks, babası gibi devlet bürokrasisinde düşük-kademeli bir memur olacaktı.) Toplumun --özellikle de halen ortaya çıkmakta olan kapitalizmin-- barbarlıklarına öfkelenen, kendisi ve parçası olduğu entelektüel sınıf için önemsiz bir gelecek gören Marks, kendisi ve insanlığın kurtuluşu için bir araç aradı, ve bu aracı tomurcuklanmakta olan endüstriyel ekonominin yarattığı işçi sınıfında bulduğunu düşündü. Ve proleteryanın kuramcısı ve sözcüsü olmayı amaçladı. Bu yolla, Marks kendi hayallerini dünya sahnesine koydu. Nietzsche'nin sözünü kullanırsak, Marks'ın eseri ve bir bütün olarak Marksizm, Marks'ın "iktidar arzusu"nun bir yansıması, bir cisimleşmesidir.
Ne yazık ki, bu iktidar arzusu toplumsal bir zemin bulacaktı. Marks'ın tahminini tekzip ederek, orta sınıf ortadan kaybolmanın aksine, --hem devlet içinde, hem de Marksizmin bizzat yaratımında araçsal olduğu işçi sınıfının önde gelen tabakası olarak-- büyüklük ve toplumsal etki olarak büyüdü. Aynı zamanda, Marks'ın önemsemediği devletin modernizasyonu ile politik, toplumsal ve ekonomik tahakküm ve denetim tekniklerinin gelişimi, üretim araçlarının [çeşitli] yönleri; entelektüellerin ve orta sınıfın devleti ele geçirmesini ve işletmesini mümkün kıldı. Bu aşırı ironiler sayesinde, yabancılaşmış orta sınıf entelektüellerin bir ürünü olan Marksizm, tarihte güçlü bir rol oynamasını sağlayacak toplumsal bir manivela geliştirdi. Marksizm, işçi sınıfının programı iddiasında olmasına ve zaman zaman bayrağı altına çok sayıda işçiyi toplamış olmasına rağmen, orta sınıf entelektüellere ait bir görüş ve hayal olarak kalmaya devam etmektedir. Sonuçta, Marksizm, tarih boyunca en çok ahlaki olarak öfkeli, toplumsal olarak yabancılaşmış entelektüeller için çekici olmuştur. (Diğer şeylerin yanısıra, bu, iktidarı ele geçirmek için temel olarak hizmet edecek köylülüğe veya başka bir sınıfa yönelmek taraftarı olarak, Marks'ın işçi sınıfına ve onun devrimci kendi kurtuluşu üstüne odaklanmasını çabucak bir kenara atan orta sınıf milliyetçilere Marksizmin bu kadar çekici gelmesini açıklamaya yardım eder. Bu, yine, başka yönlerden ahlaki olarak duyarlı ve entelektüel görünümlü olan birçok entelektüelin veya sözde entelektüelin nasıl bu kadar kolayca barbar totaliter rejimlerin müdafileri haline geldiğini açıklar.) Marksizm, insanlığın kurtuluşu için bir program olmanın aksine, bu entelektüellerin iktidar arzularının bir somutlaşmasıdır ve böyle olduğunu da göstermiştir.
Sermayenin entelektüel doğasını ve orta sınıfın ortaya çıkışını fark etmekte başarısız olan Marksizmin, bu sınıfın bazı kesimlerinin iktidar arzusunun bir aracı haline gelmesi sadece bir ironi değildir. Bu karanlık noktalar, Marksistlerin iktidarı ele geçirmesini mümkün kılar. Bunun sebebi, Marksist entelektüellerin kendilerini ayrı bir toplumsal katmanın parçası olarak görmemeleri; ve kendi entelektüel, teknik ve idari yeteneklerinin (samimi olarak çıkarlarını temsil ettiklerine --aslında işçi sınıfının bizzat bilinci olduklarına-- inandıkları) işçi sınıfı üstünde [kurdukları] tahakküm ve sömürünün temelleri olduğunu fark etmemeleridir. İktidar için yaptıkları mücadelenin ahlaki güdülerini ve meşrulaştırmasını sağlayan işte bu yanılsama, bu yanlış bilinçtir. Marksistlerin totaliter bir devlet yaratma yönelimine bir haçlı seferi havası kazandıran şey işte budur. Marksistler, samimi olarak insanlığı kurtardıklarına inanırlar. Ve bence işte bu yanılsama, Marksizmi çok tehlikeli yapan şeydir.

ÜTOPYA'NIN SONU MU?
Ancak eğer Marksizm sonuçta bir orta sınıf programıysa, tüm diğer ütopyacı tasarımlar da entelektüeller tarafından geliştirilmiştir. Bu, ütopyacı hayallerimizden vaz geçmemiz gerektiği anlamına mı gelir? Böyle olduğunu sanmıyorum. Entelektüel ve duygusal yaşamımızın bir parçası olarak, insanlık bu gibi düşüncelere gereksinim duyar ve bunları yaratır. Ve toplumsal koşulları iyileştirmeyi amaçlayan tüm herkesin --ve hatta devrim taraftarı olmayanların bile--, günümüz toplumunu yargılayacak ve amaca yönelecek kılavuzlar veya standartlar olarak bunlara ihtiyacı vardır. Ancak yapmaktan sakınmamız gereken şey, görüşlerimizi olmadıkları bir şekilde sunmaktır. Bunlar ne bilimdir, ne de bilimseldir; ne kaçınılmazdır, ne de oldukça yüksek olasılıklıdır. Bunlar, işçi sınıfının görüş açısını, varsayılan gerçek bilincini temsil etmezler. Bunlar, bizim bilincimizi ve arzularımız temsil ederler; bizler ancak bunların işçi sınıfının ve insanlığın çıkarlarını temsil ettiğine inanabiliriz. Bu gibi görüşlerin, ümit ediyorum ki, başarılmaları mümkündür, ancak bunların "zorunlu" olduğu yönündeki herhangi bir iddia nihayetinde ahlakidir; böyle oldukları kabullenilmeli ve ifade edilmeldir. Herşeyden öte, hedeflerimize ulaşmak için birer araç olarak devletin, ve onun denetim amacıyla kullandığı zor araçlarının kullanımından kesinkes vazgeçmeliyiz. Amacımız örnekleyerek yol göstermek olmalıdır. Eğer [böyle] yapmazsak, eğer düşlerimizi dayatmanın cazibesine yenik düşersek; başarsak bile, [sonunda] iddia ettiğimiz ve arzuladığımız üzere kurtarıcılar olmak yerine baskıcılar haline geliriz.
Bir dipnot olarak, Danimarkalı felsefeci Soren Kierkegaard'ın bir zamanlar Hegel için yazdıkları dikkate değerdir:
"Eğer tüm Mantık'ını yazmış olsa, ve giriş kısmında bunun yanlızca düşünsel bir deney olduğu gerçeğini belirtseydi (ancak birçok noktada birşeylerden kaçınmıştır), bugüne kadar yaşamış olan en büyük düşünür olurdu. Bugün ise, o gülüçtür." (Walter Lowrie'nin alıntısı, Kierkegaard'ın Kısa Yaşamı, Princeton University Press, Princeton, New Jersey, 1970, s. 116)
Eğer Mantık'ın yerine Kapital'i koyarsak, bu nükteli sözün Marks'a da aynen uygun geleceğini düşünüyorum; ancak, Marksizmin yıkıcı sonuçlarının --hapse atılan, işkence gören ve öldürülen milyonlar, muazzam bir çevresel tahribat, "sosyalizm" ve "komünizm" terimlerinin kirletilmesi-- ışığında, belki de "gülünç" kelimesini "trajik" ile değiştirmemiz gerekecektir.


Çeviri: Anarşist BakışKaynak: "An Anarchist Critique of Marxism: Marx's Theory of Capital, Part II", The Utopian Magazine, Aralık 2001.


fuck the system!
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
karl, kuramı, marks'ın, sermaye


Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Karl Marx'tan Eşine Mektup Charlie Edebi Mevzular 1 24-12-2009 11:07
6/7 Eylül olayları ve İslami sermaye... Enfeksiyon Serbest Kürsü 9 31-08-2009 04:15
Evrim Kuramı ve Bağnazlık: Yaratılışçı Savlar kaos Bilimsel Mevzular 0 23-08-2009 23:08
Farklı oyun kuramı. duarden Felsefe 3 12-06-2008 00:55
Karl Kraus maria Biyografiler 19 09-02-2008 03:13


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 19:51 .
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 khAos.info