Ancak otoriter hükümetler daima sansüre bulaşmazlar mı?
D.09.05 ANCAK OTORİTER HÜKÜMETLER DAİMA SANSÜRE BULAŞMAZLAR MI?
Evet. Ve merkezi hükümetler medya üzerindeki güçlerini geçtiğimiz birkaç on yıl içerisinde durmaksızın arttırmaktadırlar. Kitle iletişiminin tekelci kontrolü, birçok farklı bilgi kaynağının ortada gözüktüğü nominal olarak demokratik toplumlarda hemen göze çarpmayabilir. Ancak daha yakından bakınca, --insanların büyük bir kısmına ulaşan-- bütün ana medyanının esasen aynı neo-kapitalist dünya görüşünü yaymakta olduğu görülmektedir. Bunun sebebi sözde "özgür" medyanın bir elin parmakları kadar kapitalistik medya holdinginin elinde olmasıdır. Böylesi bir birbirine benzeme [aynılık], bu dünya görüşüyle çatışan veya onun temel ilkelerine karşı güveni sarsan herhangi bir olgunun, kavramın veya görüşün geniş bir kitleye erişmesini neredeyse imkansız hale getirir (bakınız Kısım D.3).
Hükümet ile haber dergileri ve gazeteler arasında sayısız bağlantı bulunmaktadır. Büyük şirketlerin çıkarları televizyon ve radyoya hakim olur; ve daha önce anlatılan nedenlerden ötürü, belli başlı büyük şirketlerin çıkarları hükümetlerinki ile büyük ölçüde örtüşür. Son yıllardaki eğilim, kârlarının büyük bir kısmını çelik, petrol ve telefon teçhizatı gibi sanayilerden elde eden büyük şirketlerin küçük, bağımsız basılı medyayı, özellikle de gazeteleri, ele geçirmesidir. Marilyn French'in belirttiği üzere, büyük şirketlerin bu denetiminin etkisi "iletişim medyasını rahatsız edici olabilecek her şeyden uzaklaştırarak, yumuşak, mümkün olanın en iyisi türünden bir bakış açısına yönlendirmektir. Her ne kadar insanların önünde seçmek için okuyacak ve bakacak geniş bir çeşitlilik olsa da, bunların büyük bir kısmı aynı türden dikkat dağıtıcı --geçici hevesler ve modalar, yüzeysel bir gösteriş-- veya sakinleştici şeyler sunarlar; tüm sorunların çözümü vardır, hiçbir ciddi adaletsizliğin veya kötülüğün sürmesine izin verilmez" (French, Op. Cit., s. 350). Diğer bir deyişle, insanların, giderek azalan sayıdaki "kabul edilebilir" fikirlere giderek daha çok erişebilmeleri sağlanmaktadır.
Bu eğilimler, gayri-resmi ve sistemli olmayan bir sansür biçimini temsil etmektedir. Ancak, Birleşik Devletler'de, federal hükümet resmi ve sistemli sansür biçimlerini de genişletmektedir. Bu konuda en ileri gideni yine Reagan yönetimidir. Sadece 1983'de, hükümet çalışanları tarafından yazılan 28.000'den fazla konuşma, makale, ve kitap onaylanmak üzere hükümet sansürüne sunulmuştur. Reagan hükümeti ayrıca sınıflandırılmamış bilginin kısıtlanması için örnek teşkil etmiştir. Bu, tüm hükümet çalışanlarının güvenlik izni almak için, yalnızca sınıflandırılmış olanı değil "sınıflandırılmamış ancak sınıflandırılabilir" bilgiyi de ifşa etmekten yargılanmalarına olanak tanıyan Standard Form 189'u imzalamaları zorunluluğunu getiren yasaların geçirilmesiyle sağlanmıştır. Bu ifade ["sınıflandırılmamış ancak sınıflandırılabilir" bilgi] kasıtlı olarak belirsiz bırakılmıştır; Bölüm-22 [Catch-22] en fazlasından ıslık çalanların [whistle-blowers, resmi işlerde yapılan bir yolsuzluğu yetkili mercilere bildiren kişiler] taciz edilmeleri için yeterince yoruma açık bir serbestliğe sahiptir (Curry, Op. Cit.].
Eğitim ve kültürel karşılıklı değişim programı AMPARTS'ın bir parçası olarak yurtdışına bursiyerler gönderen Birleşik Devletler Enformasyon Ajansı [United States Information Agency, USIA], yabancı dilde konuşma yapacak bursiyerlerin seçiminde onların siyasi görüşlerini yoklamaya teşebbüs etmiştir. 1983'de, Dış İşleri Bakanlığı Uluslararası Operasyonlar Alt Komitesi [House Foreign Affairs Subcommittee on International Operations], AMPARTS konuşmacılarının "partizan siyasi ideoloji" temelinde seçilmesi nedeniyle USIA görevlilerinin "kuruluş beratının ilke ve ruhunu ihlal etmek"le suçlamıştır.
1984'ün başlarında, USIA'nin 1981'den beridir sadece önde gelen akademisyenleri değil, aynı zamanda Coretta Scott King, Kongre üyesi Jack Brooks, ve eski Senatör Gary Hart gibi ulusal figürleri de içeren bir kara liste oluşturduğunun Washington Post tarafından ortaya çıkarılmasıyla, USIA politikası bir ulusal skandal haline gelmiştir. Göç, Uyumlandırma, ve Tabiyet Yasasına [Immigration, Naturalization and Nationality Act] ("McCarran Yasası" olarak bilinir) dayanarak, siyasi ve ideolojik inançlarından ötürü yabancıların Birleşik Devletler'e girmesi yasaklanmıştır. Reddedilen binlercesi arasında, Nobel ödüllü yazarlar Gabriel Garcia Marquez ve Czeslaw Milosz, yazar Carlos Fuentes, oyun yazarı Dario Fo, aktris Franca Rame, romancı Doris Lessing, NATO Başkomutan Yardımcısı Nino Pasti, ünlü Kanadalı yazar Farley Mowat, Amerika doğumlu feminist yazar Margaret Randall, ve Şili'nin eski sosyalist devlet başkanı Salvador Allende'nin dul karısı Hortensia Allende en dikkati çekenlerdir.
Son yıllardaki en rahatsız edici gelişme belki de Reagan yönetiminin Düşmanla Değişim Yasası'nın [Trading with Enemy Act] gücüne dayanarak, Küba, Kuzey Vietnam, ve Arnavutluk'tan (Çin veya eski Sovyetler Birliği'nden değil) gelen dergi ve gazetelere ambargo uygulaması, ve televizyon habercilerinin yurtdışında satın aldıkları bazı İran kitaplarına el koymasıdır. Bu dökümanlara Amerikan sırlarını içerdikleri için el konulmadı, sebebi bunların Amerikalıların bilmesinin istenmediği Yönetime ilişkin bazı bilgileri içerme ihtimalidir [French, Op. Cit., s. 433].
Resmi sansür, son İran Körfezi katliamında oldukça belirgindi. Bu tek taraflı mücadelede, hükümet basının savaş hakkındaki bilgiye erişmesini ciddi biçimde sınırlamak, haberleri eskortların eşliğindeki "basın havuzları"na indirgemekle kalmadı, aynı zamanda haber medyasının büyük bir kısmını Yönetimin uysal bir propaganda aracına dönüştürdü. Bu, havuzdaki sınırlı sayıdaki yer için TV kanalları ve haber servisleri arasında rekabet yaratarak, ve böylece de haber departmanlarını hükümetin iyi niyetine bağımlı kılarak ve habercileri ABD öncülüğündeki katliamın amigoluğuna dönüştürerek sağlandı.
Körfez Savaşına dair haber yapılması, ordu, haber ve fotoğraf ajansları, veya her ikisi tarafından doğrudan sansürlendi. Örneğin, uzun süredir NBC'de olan, ödüllü gazeteci Jon Alpert, "ABD bombardımanıyla harap olmuş Basra [Irak'ın 800.000 nüfuslu ikinci en büyük şehri] ve Irak'ın diğer bölgelerine ilişkin çarpıcı görüntülerle Irak'tan geri döndüğünde, NBC başkanı Michael Garner çekimin yayınlanmamasını emretmekle kalmadı, Alpert'in bir daha NBC'de çalışmasını da yasakladı" (Fairness and Accuracy in Reporting, Extra, Special Issue on the Gulf War, 1991, s. 15).
John R. Macarthur'un belgelerle ortaya koyduğu gibi, savaşa ilişkin kongre onayı, Saddam Hüseyin ve birliklerini şeytanlaştırmak için tasarlanan devasa propaganda ve dezenformasyon kampanyası olmaksızın elde edilemeyecekti. Bu kampanyanın baş yapıtı --prematüre Kuveytli bebekleri kuvözlerinden çıkaran ve onları soğuk hastane zemini üzerinde ölüme terk eden Iraklı askerler hikayesi-- sürgündeki Kuveyt hükümetince finanse edilen bir Amerikan halkla ilişkiler şirketinin tasarladığı, saf ve eleştiriden yoksun haber kurumlarının yardımıyla Yönetim tarafından hevesle yayılan, tamamen uydurma bir haberdi (John Macarthur, Second Front: Censorship and Propaganda in the Gulf War, Hill & Wang, 1992; keza bakınız John Stauber ve Sheldon Rampton, Toxic Sludge is Good for You! Lies, Damn Lies and the Public Relations Industry, Common Courage Press, 1995).
Resmi ve gayri-resmi bir sansür sistemine yönelik bu eğilimler, ifade ve basın özgürlüğünün geleceği hakkında pek de iyiye işaret etmemektedir. Çünkü, bunlar, kamusal enformasyonun ana kaynaklarını susturmak, sindirmek, ve belirlemek için örnekler oluşturmaktadırlar --yönetimin uygun bulduğu anda başvurabileceği örnekler. Bu, geç kapitalizmin kaçınılmaz bir şekilde otoriter hükümete doğru gitmekte olduğuna ilişkin bir kanıt parçası daha sunmaktadır sadece.
Çeviri: Anarşist Bakış
Kaynak: "D.9 What is the relationship between wealth polarisation and authoritarian government?", Anarchist FAQs.

fuck the system!
|