Kapitalizmde siyasal iktidar neden yoğunlaşır?
D.09.01 KAPİTALİZMDE SİYASAL İKTİDAR NEDEN YOĞUNLAŞIR?
Kapitalizmde, siyasal iktidar, hükümetin icra dalında yoğunlaşma eğilimindedir --parlamenter kurumların etkinliğinde buna karşılık düşen bir azalmanın eşliğinde. Paul Sweezy'nin belirttiği gibi, parlamentolar modern çağın başlarında, kapitalistlerin merkezi monarşilerin gücüne karşı mücadelesinden ortaya çıkmıştır; ve bu nedenle de parlamentoların işlevi daima icra gücünün sınırlanması ve kontrol edilmesi olmuştur. Bu nedenle, "parlamentolar, devletin --özellikle ekonomik alandaki-- işlevlerinin en aza indirildiği rekabetçi kapitalizm döneminde prestijlerinin en üst noktasına ulaşmışlardır." (Theory of Capitalist Development, s. 310)
Ancak, kapitalizm geliştikçe, yönetici sınıf emperyalizme yol açacak şekilde sermayesini yaymak zorundadır, ki bu da daha önce gördüğümüz üzere (bakınız Kısım D.5.2) sınıf hatlarının belirginleşmesine ve giderek ağırlaşan bir toplumsal çatışmaya yol açar. Bu gerçekleşirken, yasama, ayrı sınıf ve grup çıkarlarına bölünmüş çekişen tarafların savaş alanı haline gelir; bu ise onların pozitif eylem yapma kapasitelerini azaltır. Ve aynı zamanda, yönetici sınıf, gerek yabancı ülkelerdeki çıkarlarını koruyabilecek gerekse zorlu ve karmaşık ekonomik problemlerini çözecek güçlü bir merkezi devlete giderek daha fazla gereksinim duyar. "[Bu] koşullarda, parlamento üzerine titrediği yetkilerden [haklardan] birer birer vazgeçmeye, ve gençliğinde kıyasıya ve başarıyla savaştığı türden bir merkezileşmiş ve kontrolsüz otoritenin gözleri önünde inşa edildiğini görmeye zorlanır." (a.y., s. 319)
Bu süreç Birleşik Devletler'in tarihinde açıkça görülebilir. II. Dünya Savaşı'ndan bu yana, güç başkanın ellerinde o derece yoğunlaşmıştır ki, araştırmacılar Arthur Schlesinger'in 1973 [tarihli] kitabının başlığından hareketle bundan "emperyal başkanlık" diye bahsetmektedirler.
Çağımız ABD başkanlarının kongre otoritesini, özellikle ulusal güvenlikle ilgili konularda, kendi üstüne alması, Birleşik Devletler'in dünyanın en güçlü ve en emperyalist askeri gücü olarak yükselişine paralel olmuştur. 20. yüzyılın giderek tehlikeli ve karşılıklı bağımlı olan dünyasında, Kongre'nin muhtamelen feci [olan] engellemesi olmaksızın, çabuk ve kararlı bir şekilde hareket edebilecek bir lider[e yönelik] sezgisel gereksinim, iktidarın daima daha fazla Beyaz Saray'da yoğunlaşması için gerekli itkiyi sağlamıştır.
Bu yoğunlaşma hem dış hem de iç politikada gerçekleşmiştir, ancak herşeyden öte modern ABD başkanlarının hükümetin sahip olduğı güçler arasında en hayati olanı ele geçirmeleriyle, bir dizi dış politika tarafından kolaylaştırılmıştır: savaş yapma gücü. Ve kongrenin yetkilendirmesi veya kamuoyuna açık bir tartışma olmaksızın askeri birlikleri göndermeye devam ettikleri sürece de, tek yanlı olarak politika-yapmaları keza iç politikaya da sirayet etmiştir.
Ellilerde ortaya çıkan, her yerde varolan [omnipresent] kriz atmosferinde, Birleşik Devletler kendisini Kızıl Tehdit'e karşı "hür dünya"nın bekçisi olarak atamıştır. Bu, daha önce eşi görülmemiş bir askeri gücü Başkan'ın denetimine vermiştir. Aynı zamanda da, Eisenhower Yönetimi, Kongre'nin sınırlamasını güçleştirecek şekilde, anlaşma yükümlülükleri ve ulusal güvenlik uyarınca Başkan'ın askeri birlikler tahsis etmesini sağlamak amacıyla yerkürenin her köşesindeki uluslarla yapılan bir paktlar ve anlaşmalar sistemi kurmuştur; bunların her ikisi de başkanın yargısına bırakılmıştır. Ancak bir olgu karşısında Kongre'ye karşı sorumlu olan CİA, ulusal güvenlik gerekçeleriyle ABD'nin diğer ulusların iç ilişkilerine müdahale etmesinin temel aracı yapılmıştır.
Başkan Johnson'un Vietnam'a muazzam askeri birlikler yığmasıyla birlikte, başkanın savaş-yapma gücünde devasa bir ileri adım atılmıştır. Truman'ın kongrenin ön onayı olmaksızın askeri birlikleri Kore'ye gönderme kararının aksine, BM, ABD'nin Vietnam'a dahil olmasını meşrulaştıracak herhangi bir karar almamıştı. Başkan'ın kararını haklı çıkarmak için, İçişleri Bakanlığı, yirminci yüzyılın karşılıklı bağımlılık dünyasında, yerkürenin herhangi bir yerindeki savaş halinin derhal cevap verilmesini gerektirebileceğini, Birleşik Devletler'e karşı bir saldırı oluşturabileceğini, bu nedenle Baş Kumandan'ın kongre onayı veya BM yetkilendirmesi olmaksızın "savunmaya yönelik" savaş tedbirlerini almaya yetkili olduğunu ima etmişti.
Vietnam'ın ardından, dışardaki bir savaşa karşı bir halk muhalefeti karşısında zorunlu askerlik kuvvetlerine göre daha az tepkiye maruz kalacak tamamen gönüllülerden oluşan bir ordunun yaratılmasıyla başkanlık daha da kuvvetlendirildi. Silahlı kuvvetler üzerindeki kontrolün daha güvenli bir hale gelmesiyle, Nixon'dan sonraki başkanlar daha geniş ölçekteki yabancı maceralar için serbestleşmiş oluyorlardı. İran Körfezi anlaşmazlığının açıkça gösterdiği gibi, Sovyet askeri tehditinin çökmesi, dış politika amaçlarını başarmak için askeri seçenekleri kullanmayı Başkan için her zamankinden daha kolay yapmıştır. Sovyetler'in Irak'ı desteklemesiyle, Birleşik Devletler'in oraya müdahele etmesi Soğuk Savaş sırasında çok daha zor olacaktı.
Zaman zaman Watergate'in ABD başkanlığının gücünü önemli ölçüde zayıflattığı öne sürülür, ancak gerçek durum hiç de böyle değildir. Michael Lind buna ilişkin pek çok nedeni sıralar ("The Case for Congressional Power: the Out-of-Control Presidency", The New Republic, 14 Ağustos 1995). Birincisi, Başkan hala, Kongre'ye danışmaksızın istediği takdirde savaş açabilir. İkincisi, Bush ve Clinton'un örnekleri sayesinde, önemli ekonomik anlaşmalar (GATT ve NAFTA gibi), tartışmalar için izin verilen zamanı kısıtlayan ve değişiklikler yapılmasını yasaklayan "hızlı" yasamayla Kongre susturulabilir. Üçüncüsü, Beyaz Saraya kariyer bürokratları üzerinde daha fazla kontrol sağlayan Üst İcra Servisini [Senior Executive Service] reforme eden Jimmy Carter, ve icra branşını daha önce görülmemiş bir düzeyde siyasallaştıran Ronald Reagan sayesinde, başkanlar artık hükümeti şakşakçı kişilerle [spoilsmen] doldurabilmekte, partizan bürokratları ödüllendirebilmektedirler. Dördüncüsü, George Bush sayesinde, başkanlık yetkilerini genişletecek ve Kongre'nin amacını daha da aşındıracak güçlü yeni tekniklere sahiptirler --uymayacaklarını ilan ederken yasaları imzalamak gibi. Beşincisi, yine Bush sayesinde, bir başka yeni bir keyfi başkanlık gücü aracı daha yaratılmıştır: "çar", [yani] bakanlarının güçleriyle çakışan veya onların yerine geçen belirsiz, çok geniş yetkileri olan başkanın atadığı kişi.
Ve Lind keza, II. Dünya Savaşı'ndan beridir Beyaz Saray kadrosunun balon gibi şiştiğini, hükümetin anayasa-dışı "dördüncü bir kolu" olmaya çok yaklaştığınına da işaret eder. Güçleri, söz konusu bakanların yetkileriyle çakışan veya onların yerine geçen güçlere sahip başkanın "çarları"nın yaratılması, Hitler ve Stalin tarafından yaratılan gölge hükümetler yaratılması anımsatmaktadır (keza bakınız kısım D.9.2 -- "Görünmez Hükümet" Nedir?)
Yukarıda belirtilen sebeplerin yanısıra, kapitalizmde artan siyasi merkezileşmenin bir başka sebebi de endüstriyelleşmenin insan yığınlarını yabancılaşmış ücretli köleliğe zorlaması, onların diğer insanlarla, toprakla, ve gelenekle olan bağlarını koparmasıdır; bu, güçlü merkezi hükümeti vekil ebeveynler rolünü üstlenmeye, yurttaşları için siyasi, entelektüel, ahlaki, ve hatta ruhani konularda emir vermeye cesaretlendirir (bakınız Hannah Arendt, The Origins of Totalitarianism, 1968). Marilyn French'in (Beyond Power'da) vurguladığı gibi, kapitalist devlette siyasi erkin artan yoğunlaşması otoriter devletin mikrokozmu [microcosm] olan anonim şirketin [corporation, anonim yapı, korporasyon, şirket] biçimine de atfedilebilir, çünkü bu merkezileşmiş otoriteye, bürokratik hiyerarşiye, antidemokratik kontrollere, ve bireysel inisiyatif ve özerkliğin yokluğuna dayanır. Bu nedenle, büyük anonim şirketler için çalışan milyonlarca kişi, otoriter yönetimde hayatta kalmak ve "başarılı olmak" için gerekli psikolojik özellikleri geliştirmeye otomatikman eğilimlidir. Siyasi sistem, doğaldır ki, çoğu insanın zamanının yarısını geçirdiği işyerinde yaratılan psikolojik koşulları yansıtma eğilimindedir.
Bu gibi eğilimleri gözden geçiren Ralph Miliband [şu] sonuca varır: "demokrasi ve halk egemenliği retoriği ne kadar yüksek sesli ifade ediliyor olursa olsun, ve siyasetin bugün içermek zorunda olduğu 'popülist' imalara rağmen, trend gücün daima daha fazla tepede toplanmasına doğrudur." (Divided Socities, Oxford, 1989).
Çeviri: Anarşist Bakış
Kaynak: "D.9 What is the relationship between wealth polarisation and authoritarian government?", Anarchist FAQs.

fuck the system!
|