|
|
| Anarşizm Biz ki caniyiz! Herkes için ekmek, iş ve her türlü bağımsızlık ve adaleti istiyoruz. |
Emperyalizm zaman içerisinde nasıl değişti?Anarşizm içerisinde Emperyalizm zaman içerisinde nasıl değişti? konusu: D.05.1 EMPERYALİZM ZAMAN İÇERİSİNDE NASIL DEĞİŞTİ?
Emperyalizmin gelişimi, kapitalist ekonominin genel dinamik ve eğilimlerinden izole edilemez. Bu nedenle, benzerlikler bulunmakla beraber, emperyalist-kapitalizm ile emperyalizmin pre-kapitalist biçimleri aynı değildir. Böyleyken bu, ...

20-09-2009, 08:21
|
 |
Anarşi!
|
|
Üyelik Tarihi: 23-10-2007
Yaş: 36
Mesajlar: 957
|
|
Emperyalizm zaman içerisinde nasıl değişti?
D.05.1 EMPERYALİZM ZAMAN İÇERİSİNDE NASIL DEĞİŞTİ?
Emperyalizmin gelişimi, kapitalist ekonominin genel dinamik ve eğilimlerinden izole edilemez. Bu nedenle, benzerlikler bulunmakla beraber, emperyalist-kapitalizm ile emperyalizmin pre-kapitalist biçimleri aynı değildir. Böyleyken bu, kapitalizmden bir sapma olarak değil, onun ileri bir aşaması olarak değerlendirilmelidir. Bu türden bir emperyalizme 19uncu yüzyılın sonlarında ve 20nci yüzyılın başlarında bazı ülkeler, özellikle Batı Avrupalılar ulaşılmıştı. O tarihten beridir ekonomik ve siyasi gelişmeler oldukça, bu da değişme ve gelişme göstermiştir, ancak aynı temel ilkelere dayanmaktadır.
Ancak, emperyalizmin içerisinde sahip olduğu yeri, nasıl değiştiğini ve ne işlevler yerine getirdiğini tam olarak anlamak için kapitalizmin tarihini anlatmak faydalı olacaktır.
Emperyalizmin ekonomiyi yönetenler açısından önemli ekonomik avantajları bulunur. İşalemi sınıfının gereksinimleri değiştikçe, emperyalizmin aldığı biçimler de değişir. Üç temel aşama tanımlayabiliriz: klasik emperyalizm (yani fetihler), dolaylı (ekonomik) emperyalizm, ve küreselleşme. Bu bölümde ilk ikisini ve Kısım D.5.3'de de küreselleşmeyi ele alacağız. Ancak, son yıllardaki tüm konuşmalara karşın kapitalizmin her zaman uluslararası bir sistem olduğunun, emperyalizmin değişen biçimlerinin bu uluslararası mizacı yansıttığının ve emperyalizmdeki değişikliklerin bizzat kapitalizm içerisindeki değişikliklere bir yanıt olduğunun akılda tutulması önemlidir.
Kapitalizm daima genişleyici olmuştur. Son kısımda belirttiğimiz üzere, "rekabet et veya öl"e dayandığı için --ki bu "büyü veya öl" haline gelir-- şaşırtıcı değildir. Örneğin merkantilizmde, devlet yardımı evdeki elitlerin yararına ve kapitalist sanayinin geliştirilmesi adına uluslararası ticareti çarpıtırken, "serbest" piyasa ulus devletin içerisinde millileştirilmişti. Bu, merkezi devletin (ve onun silah kudretinin), malların, sermayenin ve en nihayetinde de emeğin serbestçe akışını engelleyen "dahili" [içsel] engel ve gümrüklerin yıkılması için kullanılması anlamına gelir. Bunu vurgulamamız gerekli, çünkü devlet kapitalizmin gelişimi ve korunmasında daima anahtar bir rol oynaya gelmiştir. Devletin önce yavru [infant, henüz gelişme aşamasında olan] kapitalist imalatı korumak için; ikincisi, "serbest" (yani toplumun gelenek ve müdehalelerinden özgür) bir piyasa yaratmak için kullanıldığı unutulmamalıdır. Bilhassa bu ikinci ("dahili") rol emperyalizm aracılığıyla "dışsal olarak" tekrarlanmıştır. Yönetici sınıfların devlet eliyle ülke içerisinde gerçekleştirdikleri bu "dahili" emperyalizmin, işçi sınıfına karşı aşırı şiddet [uygulanmasıyla] gerçekleştirildiğini söylemeye dahi gerek yoktur (keza bakınız Kısım F.8).
Böylece, devlet müdehalesi, dış rekabete karşı ve yakın zamanda mülksüzleştirilmiş işçi sınıfına karşı devleti koruyarak, onun evdeki hakim konumunu yaratmak ve sürdürmek için kullanılmıştı. Feodal ekonomiden kapitalist ekonomiye doğru bu geçiş, artan merkezileşmesi ticari sermayenin büyüyen kuvveti ve büyüklüğü ile paralel giden devlet yetkililerinin aktif desteğinden yararlandı. Yine uluslararası ticareti korumak, sömürgeler fethedetmek ve dünya piyasalarını denetlemek amacıyla savaşmak için güçlü bir devlete gereksinimi vardı. Kapitalist ticaret ve sanayinin aktif bir şekilde filizlenmesi, desteklenmesi ve geliştirilmesi amacıyla mutlakiyetçi devlet kullanıldı.
İlk sanayileşen ulus Britanya idi. Merkantilizm altında sınai temelini oluşturduktan ve çeşitli savaşlarla rakiplerini ezdikten sonra, uluslararası piyasaya hakim olacak ideal konuma erişmişti. Dünya piyasasındaki yegane kapitalist/sanayileşmiş ulus olma konumu diğer uluslardan kaynaklanacak rekabetten endişelenmemesini sağladığı için, serbest ticareti kucakladı. Eşit olmayan ticari taraflar arasındaki herhangi bir değişim güçlü tarafın faydasına olacaktır. Böylece Britanya, serbest ticaret yoluyla dünya piyasasında hakimiyet elde edebildi. Bunun anlamı sermayeden ziyade malların ihraç edildiğiydi.
Ucuz, yığınsal üretilmiş malların akınına uğrayan Avrupa ve Amerika'daki mevcut sanayi çökme tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Ekonomist Nicholas Kaldor'un belirttiği üzere, "ucuz, fabrika-mamülü İngiliz mallarının gelmesi hem (daha sonraları korumacılıkla yaratılan büyük ölçekli sanayileşmeyle dengelenen) Avrupa ülkelerinde hem de (dengeleyici hiçbir şeyin olmadığı) Hindistan ve Çin'de küçük ölçekli sanayinin (zanaatkarlığın) üretim ve istihdamında kayba yol açmıştı." (Further Essays on Applied Economics, s. 238). Mevcut sınai temel ezildi, sanayileşme kesintiye uğradı ve işsizlik ortaya çıktı. Bu ülkelerin iki seçeneği vardı: ya kendilerini Britanya'nın hammadde temincilerine dönüştürmek, veyahut da piyasa ilkelerini ihlal ederek korumacılık yoluyla sanayileşmek.
Batı Avrupa'nın birçok ulusunda (çok geçmeden ABD ve Japonya tarafından da takip edilecekti) karar basitti. Bu rekabetin karşısında, bu ülkeler Britanya'nın sanayileşmesini sağladığı aracı kullandılar --devlet koruması. Gümrük vergileri yükseltildi, devlet yardımı sağlandı ve sanayi bu ülkeleri Britanya'nın başarılı rakipleri kılacak şekilde canlandırıldı. Bu sürece Kropotkin "ulusların ardı ardına [ardışık] gelişmesi" diyordu (her ne kadar devlet yardımının bu süreç içerisindeki rolünü küçümsemiş olsa da). (Field, Factories and Workshops, s. 49) Hiçbir ulusun hammadde temincisi veya az sayıdaki metanın imalatçısı olarak kendisini sınırlamayacağını, üretimin farklı alanlarına doğru kendisini çeşitlendireceğini söylüyordu. Hiçbir ulusal yönetici sınıfın kendisini başkalarına bağlı görmek istemeyeceği açıktır ve bu nedenle sınai gelişim aslidir (genel nüfusun arzularına bakılmaksızın). Bu nedenle böyle bir durumdaki bir ulus "kendisini bağımlılıktan kurtarmaya çalışır ... ve ithal ettiği tüm bu malları derhal imal etmeye başlar." (Op. Cit., s. 32)
Korumacılık neo-klasik ekonominin yasalarını ihlal edebilir, ancak sanayileşmenin temelini hazırlar. Korumacılık, Kropotkin'in bahsettiği üzere "fabrikalarını geliştirmeyen, esasen ucuz emeğe ve uzun çalışma saatlerine dayanan imalatçıların yüksek karlarını" güvence altına alırken, aynı zamanda bu karların sanayiyi finanse etmek ve sınai temeli hazırlamak için kullanılabileceği anlamına geliyordu. (Op. Cit, s. 41) Devlet yardımı olmaksızın, bu ülkelerin sanayileşip sanayileşemeyeceği şüphelidir (Kaldor'un belirttiği üzere, "şu anki bütün 'gelişmiş' veya 'sanayileşmiş' ülkeler sanayilerini korumacı gümrük vergileri ve/veya farklı [seçici] destekler araçlarıyla 'ithal ikamesi' sayesinde kurmuşlardır." (Op. Cit., s. 127)
Sanayileşen ülke içerisinde, rakipleri bilindik rekabetle dışarda bırakma süreci devam etti. Giderek daha fazla piyasa büyük işaleminin hakimiyeti altına girdi (Kropotkin'in vurguladığı üzere, bir sanayi içerisinde yer alan daha küçük atölyeleri tamamen ortadan kaldırmaksızın, ve hatta etraflarında daha fazlasını da yaratarak). "Teknik süreci ucuzlatmak için değil de piyasaya hakim olmak amacıyla kapitalistlerin bir bütünleşmesi"ni sağlamanın bir aracı olması nedeniyle, çoğu ileri kapitalist ulusun ulusal ekonomisine oligapol damgasını vurmuştur. (Kropotkin, Op. Cit, s. 354) Aslında, Maximoff'un vurguladığı üzere, "Emperyalizmin özgül niteliği ... sermayenin birliklerde, tröstlerde ve kartellerde yoğunlaşması ve merkezileşmesidir. {B}unun yalnızca ülkelerin ekonomik ve siyasi hayatları üzerinde değil, bütün dünyanın uluslarının yaşamları üzerinde belirleyici bir etkisi vardır." (Program of Anarcho-Syndicalism, s. 10) Modern çok-uluslu ve ulus-ötesi şirketler bu sürecin en yeni ifadeleridirler. Basitçe ifade edilecek olursa, büyük işaleminin büyüklüğü o kadar fazlaydı ki, asıl ulusal piyasaları yeterli olmadığı için ve de rakipleri karşısında daha fazla avantaj elde etmek için uluslararası olarak genişlemek zorundaydı.
Yüksek gümrük vergisi engelleri ve artan uluslararası rekabetle karşılan sanayi buna iki şekilde tepki verdi: sermaye ihracı ve sermayenin artan yoğunlaşması.
Bu ikincisi, ulusal piyasalara hakim olan yabancı rekabetçilere karşı avantaj kazanmak ve uluslararası piyasalara hakim olmak için asliydi. Böylece kapitalizmin emperyalist biçimi büyük işaleminin ve büyük finansın yükselişine tanıklık etti.
Nihai malların ihraç edilmesinin yanısıra, sermaye (yatırım, ortaklık ve finans kapital) de ihraç edildi. Sermaye ihracatı korumacılığı yenmenin (ve hatta bunun meyvalarından faydalanmanın) ve dış piyasalarda ayak basacak bir yer edinmenin asli yolu idi ("korumacı gümrük tarifeleri hiç şüphesiz ki ... Alman ve İngiliz imalatçılarının Polonya ve Rusya'ya çekilmesine katkıda bulunmuştu", Kropotkin, Op. Cit., s. 41). Ayrıca, sermayeyi yabancı topraklara yerleştirerek ucuz emek ve hammaddeye erişim imkanı sağladı. Bu sürecin bir parçası olarak, "dost" piyasaların büyüklüğünü arttırmak için, ve tabii ki ucuz emek ve hammaddenin olduğu alanlara kolayca sermaye ihraç edebilmek için sömürgeler ele geçirildi. Bu her iki süreç de sermayenin birikim gereksinimince harekete geçirildiler.
Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında ortaya çıkan bu emperyalizm biçimi, giderek büyüyen işletmelerin ve sanayileşmiş ülkelerin yerkürenin genelinde sömürgeler yaratmasına dayanıyordu. Doğrudan fetihler gezegenin daha büyük bir kısmının kapitalist piyasaya açılması avantajına sahipti, böylece hammaddelerle emeğin (ve sıklıkla da köleciliğin) daha fazla ticareti ve sömürüsüne yol açıyordu. Bu, işgalci ülkenin devleti ve sanayisine yeni karlar anlamında büyük bir itki sağlıyor, gelişmiş kapitalist uluslarda varolan sermayedarlarla diğer toplumsal asalakların sayısında artışa imkan veriyordu. Kropotkin'in o zaman vurguladığı üzere, "Britanyalı, Fransız, Belçikalı ve diğer sermayedarlar, gelişmiş bir sanayisi olmayan ülkeleri sömürmelerinin sağladığı rahatlıkla bugün Doğu Avrupa, Asya ve Afrika'daki yüz milyonlarca insanın emeğini kontrol ediyorlar. Sonuç, Avrupa'nın önde gelen sanayileşmiş ülkelerindeki çalışmadan yaşayan nüfusun yavaş yavaş düşmediğidir. Tam tersi [geçerlidir]." ("Anarchism and Syndicalism", Black Flag içerisinde, s. 210, s. 26)
Emperyalizm, hammaddelere erişim imkanı sağlamasının yanısıra, hakim olan ulusun kendi malları için piyasalara erişim hakkı kazanmasını sağlar. İmparatorluğa sahip olarak, evde üretilen ürünler daha az gelişmiş bir sanayisi olan dış piyasalara boca edilebilir; yerli üretim baltalanarak, sonuçta da yerel ekonomiyle ona dayanan toplum ve kültür (ve böylece de potansiyel rakipler) tahrip edilebilir. İmparatorluk inşası, bir kimsenin malları için ayrıcalıklı piyasalar yaratmasının iyi bir yoludur. Emperyalist ulusun kapitalistleri, yabancı rekabeti ortadan kaldırarak hakimiyet kurulan ülkede tekel fiyatları koyabilirler, böylece de kapitalist işalemi için yüksek karları güvenceye alabilirler. Bu, malların aşırı üretimi sorununa eklenir: "Çalışan insanların ürettileri zenginlikleri ücretleri ile satın alamadığı durumda, sanayi başka yerlerde, diğer ulusların orta sınıfları içerisinde yeni piyasalar aramak zorundadır. Doğu'da, Afrika'da, başka yerlerde pazarlar bulmalıdır; Ticaert yoluyla Mısır'daki, Hindistan'daki, Kongo'daki serflerinin sayısını arttırmalıdır. Ve dünya-piyasasındaki hakimiyet uğruna savaşlar, dinmek bilmeyen savaşlar yapılmalıdır --Doğu'ya sahip olmak için savaşlar, denizlere hakim olmak için savaşlar, yabancı emtia üzerine ağır gümrük tarifeleri koyma hakkı için savaşlar." (Kropotkin'in Devrimci Broşürleri, s. 55-6) Kapitalist olmayan alanlara doğru olan bu genişleme, Kapital'in iş çevrimlerine neden olan sübjektif ve objektif ekonomik baskıları savuşturmasına da yardım eder (bu konuda daha fazlası için bakınız Kısım C.7 - "Kapitalist İş Çevrimine Ne Sebep Olur?). Sınai açıdan daha az gelişmiş ülkelerden çalınan zenginlik anayurda [home country] geri getirildikçe, kar düzeyleri hem işçi sınıfının taleplerinden hem de artan sermaye yatırımının sebep olduğu artı-değer üretimindeki herhangi bir göreceli düşüşten korunabilir (artı değer hakkında daha fazlası için bakınız Kısım C.2). Aslında, emperyalizm sıklıkla, işgalci ülkenin işçi sınıfının iyileşen ücretler ve yaşam koşullarından faydalanmasına imkan tanır. Çalınan zenginlik anayurda getirildiği için, işçiler de --aksi takdirde sert bir sınıf çatışmasını kışkırtabilecek olan-- iyileştirmeler [kazanmak] amacıyla mücadele edebilir ve kazanabilirler. Ve yoksulların oğulları ve kızları, çalınmış topraklarda yaşamlarını kazanmak için sömürgelere göç ettikçe, bu sömürgelerden elde edilecek zenginlik anayurttaki emek arzındaki azalmanın telafi edilmesine yardımcı olacaktır --aksi takdirde [emeğin] piyasa fiyatında artış olurdu. Bu yağma keza ulusal ekonomi üzerindeki rekabetçi baskıların azalmasına yardım eder. Tabii ki, emperyalist ulusun kısa zaman içerisinde keşfedeceği üzere, fethin bu avantajları ne iş çevrimini tamamen durdurabilir ne de rekabeti tamamen ortadan kaldırabilir.
Bu nedenle, doğrudan fethe ve sömürgeler yaratılmasına dayanan "klasik" emperyalizmin emperyalist uluslar ve devletlerinin temsil ettiği büyük işalemi için sayısız avantajı vardır.
Hakim olunan uluslar esasen pre-kapitalist toplumlardılar. Emperyalist güçlerin hakimiyeti, kapitalist toplumsal ilişkilerin ve kurumların bu toplumlarca ithal edilmesi, böylece de yabancı kapitalistlerin serbest piyasanın büyümesini teşvik etme girişimlerine karşı geniş bir kültürel ve fiziksel direnişi canlandırması anlamına gelmektedir. Ancak, köylülerin, 'zanaatkarların' ve yerli insanların "kendi başlarına bırakılmak" arzusuna asla saygı gösterilmemiştir, ve "kendi iyilikleri için" onlara "uygarlık" dayatılmıştır. Kropotkin'in fark ettiği üzere, "yeni 'uygar olmayan ulusları' sürekli bir şekilde {ücretli emeğin} koşullarına getirmek için zor gerekliydi." (Anarchism and Anarchist Communism, s. 53) Anarşist George Bradfort şunları söylerken aynı şeyi vurgulamaktadır, "tarihsel olarak, gelişmekte olan kapitalist bir ekonomi ve ücret sistemi getiren sömürgeciliğin çoğu ülkede geleneksel ekonomileri tahrip ettiğini hatırlamalıyız. Sürdürülebilir tarım biçimlerinin yerine parayla satmak için yapılan üretim [cash crop, piyasada satılmak, ihraç edilmek için üretilen mahsül] ve tek-çeşitli tarımı geçirerek, plantasyon işçilerine indirgediği halkın temel toprak yeteneğini tahrip etmiştir." (How Deep is Deep Ecology, s. 40) Aslında, bu süreç pek çok açıdan "gelişmiş" bir ulusdaki kapitalizmin gelişimi sürecine benzemektedir --imalatçıların merhametine teslim olan ilk halk kuşağının çekirdeği olan topraksız işçilerin yaratılması (ayrıntı için Kısım F.8.3'e bakınız).
Ancak, bu sürecin objektif kısıtları vardı. Birincisi, imparatorlukların genişlemesi, dışarıda birçok potansiyel sömürgeler olmasıyla sınırlıydı. Bu, pazarlar ve sömürgeler için sürtüşmelerin olmasının kaçınılmaz olduğu anlamına geliiyordu (işin içinde olan devletler bunu bildiği, ve bu nedenle giderek daha büyük ordular kurma politikasına yaslandıkları için). Kropotkin'in Birinci Dünya Savaşı'ndan önce belirttiği üzere, savaşın o zamanki gerçek sebebi "piyasalar için rekabet, ve sanayide geri ulusları sömürme hakkı" idi (Martin Miller'in alıntısı, Kropotkin, s. 225)
İkincisi, tröst oluşturulması, malların ihracı ve ucuz hammaddelerin ithalatı ne iş çevrimini durdurabilir ne de işçi sınıfını sonsuza kadar "rüşvetle satın alabilir" (yani emperyalizmin fazladan karları, sanayileşmiş dünyadaki işçi sınıfına giderek daha fazla reform ve iyileştirme bahşetmeye asla yetmeyecektir). Böylece ekonomik çöküşlerin üstesinden gelme gereği işaleminin piyasaya hakim olmanın yeni yollarını aramaya sevk etti --emperyalist uluslarda [işçi sınıfının] giderek daha büyüdüğünü, daha militanlaştığını ve daha radikal bir seviyeye çıktığını unutmayalım (bakınız John Zerzan'ın "Origins and Meanings of WWI", Elements of Refusal içerisinde).
Yani emperyalizmin birinci aşaması, büyüyen kapitalist ekonominin, devlet tarafından kendi hudutları içerisinde ulusallaştırılmış olan piyasanın sınırlarına dayanmasıyla başlar. Emperyalizm, ardından, belirli bir ulus-devletle bağıntılı olan sermaye tarafından sömürgeleştirilebilecek olan alanlara doğru yayılır. Ancak, hakim güçlerin gezegeni farklı nüfuz alanlarına bölmesi ve daha fazla genişleyecek alanın kalmamasıyla bu aşama sona erer. Rekabette satışları arttırmak ve ucuz hammaddelerle dış piyasalara erişim imkanı edinmek için, ulus-devletler birbirleriyle çatışır hale gelirler. Bir çatışmanın mayalandığı açık olduğu için, belli başlı Avrupa ülkeleri bir "güç dengesi" oluşturmaya çalışmışlardır. Bunun anlamı, diğer ülkeleri korkutmak ve savaştan caydırmak için orduların kurulması ve donanmaların oluşturulmasıdır. Ne yazık ki, bu tedbirler işlemekte olan ekonomik ve güç ilişkilerini etkisiz kılmaya yeterli değildi. Savaş patladı, imparatorluklar ve nüfuzlar üzerine bir savaş, tüm savaşları sona erdireceği iddia edilen bir savaş. Bildiğimiz gibi, tabii ki böyle olmadı, çünkü modern savaşların köküyle, yani kapitalizmle savaşılmadı.
Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, ulus-devletin ulusal sermaye ile tanımlanması daha da belirginleşti; bu, kapitalizmin ayakta kalması için yapılan kapsamlı devlet müdahalelerinden görülebilir --örneğin Almanya ve İtalya'da Faşizmin yükselişi, Büyük Bunalım'ın ekonomik krizini "çözmek" için Britanya ve ABD'deki "ulusal" hükümetlerin çabaları. Ancak, sermayenin sorunlarını çözmeye yönelik bu girişimler işe yaramadı. Birinci dünya savaşı öncesinde işler halde olan ekonomik zorunluluklar ortadan kaybolmadı. Büyük işalemi hala pazarlar ve hammaddelere ihtiyaç duyuyordu; ancak faşizm altında sanayinin millileştirilmesi emperyalizmle bağıntılı olan sorunlara yardımcı oldu. Yeni bir savaş sadece zamanlama meselesiydi, ve geldiğinde de çoğu anarşist --birinci dünya savaşı sırasında yaptıkları gibi-- her iki tarafa da karşı çıktılar ve devrim çağrısında bulundular: "bugünkü mücadale, rakip Emperyalizmler arasında, özel çıkarların korunması için yapılan bir mücadaledir. Ezilen sınıfa mensup olan tüm ülkelerdeki işçilerin, bu çıkarlarla ve yönetici sınıfların özlemleriyle hiçbir ortaklığı yoktur. Onların ivedi olan mücadalesi kendi kurtuluşlarıdır. Onların ön cephesi, efendileri evlerinde onursuzca kazanılmış kazançlarını istif ederken kendilerinin ise yalnızca ölüp çürüyecekleri Maginot Hattı değil, atölyeler ve fabrikalardır." ("War Commentary", Mark Shipway'in alıntısı, Anti-Parliamentary Communism, s. 170) İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Avrupa ülkeleri ABD'den ve ulusal kurtuluş hareketlerinden gelen baskılara boyun eğdiler, ve eski sömürgelerinin çoğuna "bağımsızlık" bahşettiler (sıklıkla yoğun bir mücadalenin ardından). Kropotkin'in tahmin ettiği üzere, kapitalizmin büyümesi ile birlikte "kapitalist devlet sisteminin teslimiyetiyle ilgilenen insanların sayısında da artış" olacağı için böylesi toplumsal hareketler beklenen şeylerdi. (Peter Kropotkin, "Anarchism and Syndicalism", Black Flag içerisinde, sayı 210, s. 26) Ne yazık ki, bu "kurtuluş" hareketleri, kapitalizme karşı potansiyel bir mücadale olan kitlesel mücadeleler, bağımsız kapitalist ulus-devletleri amaçlayan hareketlere dönüştüler.
ABD'nin hareketlerinde özgeci olmadığını, bağımsızlığın ABD sermayesinin bu piyasalara erişmesine imkan tanıdığını ve rakiplerini zayıflattığını da vurgulamalıyız.
Bu sürece ulus-devletin de ötesine [geçerek] çokuluslu şirketlere evrilen sermaye eşlik etti. Emperyalizmin ve emperyalist savaşların mizacı da buna göre değişti. Ayrıca, çeşitli başarılı Ulusal Kurtuluş mücadeleleri, emperyalizmin halk direnişi karşısında kendisini değiştirmesi gerektiğini gösterdi. Bu iki etken, eski emperyalizm biçiminin yerini, yeni "bağımsız" sömürgelerin, siyasi ve ekonomik baskı yoluyla sınırlarını yabancı sermayeye açmaya zorlandığı bir "yeni-sömürgecilik" sistemi aldı. Eğer bir devlet emperyalist güçlerin "işalemi için kötü" nitelendirdiği bir konum alacak olursa, yaptırımlardan doğrudan işgale kadar gerekli eylemler gerçekleştirilecektir. Dünyayı sermayenin sömürüsüne açık ve "serbest" tutmak Amerika'nın 1945'ten sonraki genel siyasetiydi. Bu doğrudan doğruya özel sermayenin genişleme gereklerinden kaynaklanır, bu nedenle de temelden değiştirilemez. Ancak bu aynı zamanda, yeni siyasi ve ekonomik düzenin gereklerinden, ve emperyalist uluslar arasındaki (özellikle de Soğuk Savaş [dönemindekilerden]) rekabetten kaynaklanan değişen gereksinimlerden de etkilenmiştir. Böyleyken, müdahale yöntemi ve doğrudan sömürgecilikten yeni-sömürgeciliğe kayma (ve herhangi bir "aykırılık) bu çatışmalarla açıklanabilir.
Dolaylı emperyalizmin bu temel yapısı içerisinde, birçok "gelişmekte olan" ulus sanayileşme sürecini başlatmakta başarılı olmuştur. Bazı eski sömürgeler, kısmen Büyük Bunalım'a yanıt olarak bir önceki yüzyılda Almanya ve Amerika gibi emperyalist uluslarca başarıyla uygulanan politikaları uygulamaya başlamışlardır. "İthal ikameci" politikayı takip etmişlerdir --yani daha önceden ithal ettikleri malları (örn. otomobil) imal etmeye çalışmak. Bu tür bir politikanın olumlu bir alternatif teşkil ettiğini savunmadan (ne de olsa bu sadece yerel bir kapitalizmdi), bunun emperyalist güçler açısından büyük bir dezavantajı vardı; onları hem piyasalardan hem de hammaddelerden mahrum etmesi (küreselleşmeye yönelik bugünkü yöneliş bu politikaları kırmak amacıyla kullanılmıştır). Böyleyken, bir ulusun bu tür politikaları uygulayıp uygulamadığı, işin içindeki emperyalist güçlerin üstlendiği maliyetlere bağlıydı.
Böylece az gelişmiş ülkelerin doğrudan yönetilmesi yerine (ki bunun hem ekonomik hem de siyasi açıdan çok maliyetli olduğu ispatlanmıştır) artık dolaylı tahakküm biçimleri tercih ediliyordu --güce ancak "işaleminin çıkarları" tehdit edilirse başvuruluyordu. Yeni tipteki emperyalist savaşların örnekleri arasında Vietnam, Nikaragua'daki ABD destekli Kontralar ve Körfez Savaşı vardır. Askeri müdahal yalnızca gerektiğinde kullanılırken (ancak tehdit her zaman bulunmaktadır), siyasi ve ekonomik güç (örn. sermaye kaçışı veya yaptırım tehditi) gelişmiş uluslar temelli şirketler için pazarların açık olmasını sağlamaktadır. Dahası, ABD ile SSCB ile arasındaki rekabetin de etkisi olmuştur. Bir yandan, emperyalist gücün eylemleri (ABD için) "Komünizm"le ve (SSCB için) "ABD Emperyalizmi"yle savaşmakla meşru kılınıyordu. Öte yandan ise, bir savaşı kışkırtma veya gelişmekte olan ülkeleri diğer tarafın ellerine yöneltme korkusu, gelişmekte olan uluslar için fazladan bir hareket alanı --gelişmekte olan ülkelerin ithal ikameci politikalar izlemeleri gibi-- sağlıyordu. Ancak, kuvvet emperyalizm açısından, aynen daha önce olduğu gibi nihai çözüm yöntemi olmuştur.
Analizimizde aşırıya kaçtığımız düşünülse bile, ABD'nin "1945'ten beri diğer ulusların iç işlerine yüzden fazla defa müdahale ettiğini" unutmayalım. "Söylem, bizim bunları, büyük ölçüde özgürlük veya demokrasiyi korumak veya yeniden tesis etmek, veya insan hakları uğruna yapmış olduğumuzdur. Gerçek ise {bunların} ... (artık büyük ölçüde ulusötesi olan) ABD şirketlerinin, onların tahribatından kar yapan içerdeki ve dışarıdaki seçkinlerin çıkarlarını geliştirmek için tutarlı bir şekilde tasarladığımız ve uyguladığımızdır." (Henry Rosemont, Jr., "US Foreign Policy: the Execution of Human Rights", s. 13-25, Social Anarchism, sayı 29, s. 13) Bu, demokratik olarak seçilmiş hükümetlerin devrilmesini (Örneğin İran, 1953; Şili, 1973) ve yerlerine gerici sağ-kanat diktatörlüklerin geçirilmesini (genellikle ordunun da işe karışmasını) içermiştir. George Bradfort'un belirttiği üzere, "{emperyalizmde şirketler tarafından yapılan ekonomik} çapulculuğun ışığında, ... devasa ABD şirketlerinin sömürü akuşının basit kanalları olarak hizmet etmeyi bırakan ulusalcı rejimlerin neden bu kadar güçlü bir saldırıyla karşılaştıkları ... açık olmalıdır --Guatemala, 1954; Şili, 1973; ... {1980'lerde} Nikaragua ... {ABD} Dış İşleri Bakanlığının felsefesi 1950'den beridir, 'kaynaklarımızı korumak' --onların ülkesindeki!--, çeşitli polis devletlerine dayanmak ve 'kitlelerin yaşam standartlarındaki acil iyileştirmelere yönelik artan popüler talebe' karşı daha duyarlı olabilecek 'ulusalcı rejimler'i engellemek olmuştur." (How Deep is Deep Ecology?, s. 62)
Ucuz emeğin sömürüsünden elde edilen karların emperyalist uluslardaki bütün yurttaşlara değil de şirket seçkinlerinin cebine akmasıyla birlikte, gelişmekte olan ülkelerdeki sermaye yatırımları son yıllarda durmaksızın artmıştır (aşağıda tartışıldığı üzere zaman zaman diğer sınıflara da yararları olmakla beraber). Ayrıca, diğer ülkeler emperyalist ülkelerin mallarını satın almaya (sıklıkla "yardım" karşılığında --ki tipik olarak askeri "yardım") ve piyasalarını hakim şirketlerle ürünlere açmaya "cesaretlendirilmiş"tir. Emperyalizm, bir ulusun kapitalist sınıfının dış yatırımlarını savunmanın yegane aracıdır; karların elde edilmesine ve piyasaların yaratılmasına olanak tanıyarak, aynı zamanda özel [kesim] sermaye[si]nin geleceğini de korur.
Böylece, Batılı (çoğunlukla ABD ve onun küçük ortağı Birleşik Krallık) hükümetlerin "dış yardım" takma adıyla küçük sağ-kanat despotlara müsrifçe fonlar sağlamalarının devam etmesiyle, emperyalizm bozulmadan kalmıştır. Özgürlük ve demokrasi hakkındaki kulağa asil gelen söylemi bir kenara bırakırsak, bu dış yabancı yardımın belirgin amacı mevcut dünya düzeninin değişmeksizin kalmasını sağlamaktı. "İstikrar", herhangi bir yerel halk hareketini mevcut dünya düzenine karşı bir tehdit olarak algılayan modern emperyalizmin parolası haline gelmiştir.
Dış yardım, kamusal fonları Üçüncü Dünya ülkelerindeki yönetici sınıflara anayurt kökenli ulusötesi şirketler kanalıyla akıtırlar. ABD ve diğer Batılı güçler, bu hükümetlerin ordularının fazlasıyla gereksinim duyduğu savaş malzemelerini ve eğitimini sağlarlar; böylece yabancı yatırımcılara karşı işalemi dostu ortamı devam ettirebilirler (bu, yerkürede zımmen ve açıkça faşizmin desteklenmesi anlamına gelir). "Dış yardım" temelde, zengin ülkelerin zengin insanlarının yatırımlarının yoksul ülkelerin yoksul insanlarından korunmasını sağlamak için, zengin ülkelerin yoksul insanlarının yoksul ülkelerin zengin insanlarına paralarını vermesi demektir.
(Bu "yardımı" sağlayan şirketlerin sahiplerinin bundan gayet memnun olduklarını söylemeye gerek dahi yok.)
Böylece, ülkelerin "gelişme" adına ve "demokrasi ve özgürlük" ruhuyla yerel zenginlikleri kurutulurken, Üçüncü Dünya bol finansmanlı baskının ağırlığı önünde yere eğilirler. ABD, bu özel "özgürlüğe" yerel hareketlerce meydan okunmamasını sağlamak için küresel sorumluluğuyla (bir başka slogan daha) Batı'ya öncülük eder. Böylece faşist rejimler Batıya karşı uysal ve itaatkar kalırlar, kapitalizm karşı çıkılmaksızın gelişir, ve insanların kötü durumu her yerde basitçe daha da kötüleşir. Ve eğer rejim çok fazla "bağımsız"laşırsa, askeri güç daima bir seçenek olarak beklemektedir (1990 Körfez Savaşı'nda görüldüğü üzere).
Böylece, kapitalizm değiştikçe emperyalizm de değişir. Kapitalizmin tarihi genellikle merkantilizmle, küçük-burjuva meta üretiminin (zanaatkarlar, loncalar ve köylüler) devlet desteğinde kapitalist imalatça tahribatıyla başlar. Kapitalist üretim bir kez ayakları üzerinde durunca, devamlı tekeller --her ne kadar bu aşamaya nadiren erişse de (oligapolcü rekabet hakim olur)-- geliştiren üretimin yoğunlaşması (büyük işaleminin ortaya çıkması) sürecine doğal olarak evrilen serbest rekabet ("serbest ticaret") kucaklanır. Belli başlı ekonomik kararlar yine belli başlı şirket ve anonim şirketlerin az sayıdaki başkanı tarafından alınır. Kapitalizmin temellerine aykırıymış gibi gözüken büyük işalemi aslında onun en gelişkin biçimidir --dünyanın tek bir yönetim hiyerarşisi altında giderek tek bir fabrikaya dönüşmesiyle. Özgür birliğin yerini yukarıdan-aşağıya emirler alır, ve sınai gelişme şirketler gücünün ve karlarının korunması ve genişletilmesi gereği yüzünden tahrif edilir.
Büyük işalemi ile piyasaların giderek küreselleşmesiyle, kapitalizm (ve böylece emperyalizm) yeni bir dönüşümün eşiğine gelir. Doğrudan emperyalizmin dolaylı emperyalizme dönüşmesi gibi, dolaylı emperyalizm de hükümetler üzerindeki şirketler hakimiyetini yasallaştırmayı amaçlayan bir küresel hükümet sistemine dönüşmektedir. Bu süreç genellikle "küreselleşme" olarak adlandırılır ve bunu Kısım D.5.3'de tartışacağız. Ancak, ilk önce, Stalinist rejimlerle ilintili olan özel kesim-olmayan kapitalist emperyalizm biçimlerini tartışmamız gerekiyor ve bunu da bir sonraki kısımda yapacağız.
Çeviri: Anarşist Bakış
Kaynak: "D.5 - What causes Imperialism?", Anarşist Sıkça Sorulan Sorular.

fuck the system!
|
|
Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
|
|
|
| Seçenekler |
|
|
| Stil |
Normal
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 10:01 .
Powered by vBulletin® Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.
Copyright ©2007 - 2008 khAos.info
|
|
|
|