|
Oldum olası sevemedim şu adalet kavramını. Varlığından ziyade yokluğundan. Ve birilerinin bu olmayanı sağlamak uğraşından. Yokluk derken adaletsizliği değil, kavramın kendisine olan inançsızlığımı kastediyorum. Gereksinim olarak görünse de yoktur. Söz konusu bireyin kendisi olduğunda pek de nesnel bir yaklaşım beklenmez insandan. Tabi yine de herkese göre bir tanımı var bunun. Ben “primus inter pares” terimi ya da George Orwell’in yaklaşımını beğenirim: “hepimiz eşitiz ama bazılarımız daha eşitiz” diyerek özetler toplumdaki adalet dağılımını. Sınıflı toplumlarda her şey gibi adalet dağılımı da güç ile orantılıdır. Sınıfsız bir toplum göremediğim için ne olacağını kestirmek zor ama insanoğlunun hiçbir konu üzerinde ortak bir noktada buluşamaması, bilginin dahi sübjektif olmasından çıkarılabileceği gibi insan, doğası gereği nesnellikten uzaktır.
"Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinek kaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları. İlgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardan da hoşlanırım; çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü ben de serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam."
|