Günlük İlişkilerimiz...
Günlük ilişkilerimizdeki davranışlarımızı hangi nokta üzerine kuruyoruz acaba! Hiç düşündük mü? Hiç sanmıyorum. Bu yüzden kendimizle ve çevremizle olan ilişkilerimizde ÇIKARIN egemen olmasını sağlamışızdır. Ve bunun sebebi ise yalnız kendimiziz. Çünkü farkında değiliz.
Bugün yine bir alış veriş merkezinde alış veriş yaparken Ben ve iki arkadaşım ile aramızda küçük bir muhabbet kuruldu. Muhabbetimiz ÇIKAR üzerine.
Arkadaşlarımın üzerinde durduğu konu “ Dünyanın çıkar üzerine kurulduğu” düşüncesini oluşturuyor idi. Bir arkadaşım ise bunu kanıtlamak için, eğer ben bir iş yapıyorsam bu işi yaparken arkadaşlarıma hatır geçebileceğinden söz etti. Yani onun için bir iş yapıyorsa, daha ucuz olabilir anlayışı idi. Bense ona dedim ki; İşte senin bu hatır dediğin şey ÇIKARDIR. Hatır diye bir şey yok. Var olan şey sadece EMEĞİN VARLIĞI ve BUNUN KARŞILIĞIDIR. Eğer senin günlük ücretin 100 TL ise, sen kime iş yaparsan yap 100 TL’yi herkesten ( ayırım yapmadan ) almalısın. Eğer bu 100 TL yerine sen hatır diye yaptığın işin karşılığında ücretinden indirim yapıyorsan! Bunun karşılığında ondan bir şey bekliyorsun demektir. Ya yeni bir iş veya başka kişilerden sana iş bulmasını sağlamandır. İşte burada yaptığın indirim karşılığı ondan istediğin yardım aslında senin çıkarındır. Çünkü sana yardımcı olunan yeni işler neticesinde daha fazla kazanç elde etme umudundur. Karşındakinin de bu çıkarınadır. Çünkü o da bunun karşılığında daha düşük bir ücret ödemesini gerçekleştireceğidir.
Görmemiz gereken şey; Emeğin karşılığının TEK olmasıdır. Eğer bu ücret 100 TL ise, her kim ile çalışılıyorsa çalışılsın alınması gereken ücret herkes için de ayni olmalıdır. Yani 100 TL. Adına arkadaş, tanıdık, ayni görüş ve düşünce yapısı v.s. ne derseniz deyiniz, kurduğunuz ilişki çıkar düzenini oluşturacaktır. Yaptığım iş karşılığı ne ise onu alıyorsam veya onu veriyorsam beni çıkar düzeninden uzaklaştırır. Ve Emek – Karşılık ilişkisi içerisine götürür. Bu da HAK olandır. Ötesi HAK’tan ayrılmadır.
Bu ilişkiyi ( çıkar ilişkisini ) kurmamıza neden olan şey ise KORKUDUR. İşsiz kalma iş bulamama endişe ve korkusudur. İşverenler; insanların bu korkusundan faydalanarak daha ucuza iş yaptırarak kendi çıkarlarını geliştirmeye bakıyorlar. İşte burada da HAK’kı çiğniyorlar. Bilerek veya bilmeyerek. Çünkü kurdukları çıkar düzeni ile daha çok zenginleşeceklerini sanıyorlar. Belki maddi olarak bunu elde ediyorlar ama… Bu sefer de onlar bunu kaybetme korkusu içerisine giriyorlar. Bu şekilde bir çalışma yürüten İşçi – İşveren sürekli korku ile bir yaşam sürdürüyorlar. Ve bu korkuyu toplumun her kesimine yayıyorlar.
Öğrencinin sınıfta kalma korkusu, işini kaybetme korkusu ( her kesimde ), eşini kaybetme korkusu, içinde bulunduğu partinin seçim kaybetme korkusu ( başka partilerle yaptığı ), kendi parti içindeki kişisel konumunu kaybetme korkusu, toplum içindeki konumunu kaybetme v.s, v.s. Ha bire kendi içimize korku ekip biçiyoruz.
İşte bu korkular sayesinde ÇIKAR! Herkes üzerinde egemen olabiliyor ve düzenini rahatça sürdürebiliyor. Halbuki esas olan şeyi burada gözden kaçırıyoruz. Gözden kaçırdığımız şey ise kendi mutluluğumuzdur. İşi alsak yapsak bile özünde EMEĞİMİZİN KARŞILIĞINDAN uzaklaştığımız için İÇSEL OLARAK mutsuz oluyoruz. Mutsuz ediyoruz.
Bunu da her şeyi maddiyata bağlamamızdandır. Çünkü bize sunulan şey/şeylerin maddiyatla alakalı olduğunu var sayıyoruz. VE maddi dünyanın temellerini kendi içimizde ve çevremizde acımasızca kurmaya devam ediyoruz
İş yerlerinde yükselmek, mevki ve para sahibi olmak, söz ve saygınlık sahibi olmak uğruna kendimizi çiğneyerek ( her türlü değerlerimizi de gerektiğinde ayaklar altına alarak ) yaşamaya çalışıyoruz. Tabii buna yaşam denirse…
Bu düşünce şekli HER ÇEŞİT DÜŞÜNCEDEKİ insanlar içerisinde de maalesef yerleşmiş durumdadır. Şöyle etrafımıza bakalım ayni şeyi görmüyor muyuz! İşte mesele BU !
Esas olan şey ise DOĞRU DÜZENDİR. ÇIKAR DÜZENİ DEĞİL! Doğru düzende EMEĞİN KARŞILIĞI ne ise O ÖDENİR – O ALINIR. Ne bir eksik ne bir fazla. Doğru düzenle çalışıldığında, her iki tarafta bundan memnun olacağından, kendi içlerinde( iç huzurunda ) rahat huzurlu ve mutlu olunacağıdır. Bunun karşılığında yapılan işte de o oranda verimli olunacağıdır.
Bu yaklaşımda eşit işe eşit ücret yaklaşımı görülürse de özünde var olan bu değildir. Özünde var olan tek gerçek insanın mutluluğudur. Çünkü bu noktada eşit işe eşit ücret yaklaşımında insan bir makine olarak görülmektedir. Çalışacak ücretini alacak. Ancak RUHSUZ olacak. Sorun da burada.
İnsanın bir RUH’A sahip olunduğu görünmezlikten geliniyor.
İnsan ruhunun canlılığı yaptığı işten ve işten aldığı zevkten ileri gelir. Bir insan bir işe sahip olabilir. Ancak o iş, o insanın beğendiği, zevk aldığı bir iş değilse; yaptığı işten zevk alamayacak ( eşit işe eşit ücret alsa da ) ve yaptığı iş de verimli olamayacaktır.
Ülkemizde ( eşit işe eşit ücret alınamasa da ) birçok insanın işe sahip olmasına rağmen; gerçekte yaptığı işten zevk almaması veya alamaması nedeni ile verimsiz ve mutsuz bir yapının oluşması olayı ortaya çıkmış oluyor. Sonuçta ruhsuz insanlar ruhsuz toplum. Bunun bir sebebi de paraya verdiğimiz değerdir. İnsana değil ( Kendimize ). Bu yüzden önemli olan biz değiliz. İş önemli plana çıkmaktadır. İş önemlidir ama… alınan zevkle birlikte. Zevk alınmıyorsa o işin kendimiz için hiçbir önemi yoktur aslında. Kaçımız yaptığımız işten gerçekten zevk alıyor… Hiç düşündük mü? Yani işimizi seviyor muyuz?
Sovyetler Birliğinin de yıkılma sebeblerinden en önemlisi de budur. Çünkü insanlar yaptıkları işte ( ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar ) mutlu olamıyorlardı. Çünkü onlara ne yapacakları söyleniyordu. Onlarda yapıyorlardı. Sorunsa bunu gerçekten istiyorlar mıydı. Ayni şey burada da geçerli. Çünkü insanlara ne yapacağı neyi sevdiği değil de kendi istemediği şey / şeyler yaptırılmaktadır. Çünkü önemli olan burada da PARADIR. İnsan mutluluğu değil.
Bu yüzdendir seçimlerimizde öne çıkardığımız düşünce şekli ÇIKAR olması nedeni ile kendi kendimizle, çevremizle, toplumumuzla ve dünyayla sürekli kavga etmekteyiz. Ama bunu fark edememekteyiz. Esas sorun burada. Bunun farkında olamamızda. Bunun farkında olduğumuz da saydığımız tüm sorunlar ortadan kalkar. Çok basit değil mi? Ama bu basit meseleyi bir türlü çözemeyiz/ çözmeyiz. Çünkü önemli olanın ne olduğunu göremiyoruz. Önce İNSAN. Kendimiz… Eşimiz…. Çocuğumuz/çocuklarımız… Ailemiz… Çevremiz… Ülkemiz ve DÜNYAMIZ.
Bunun için de yapmamız gereken şey de çok basit! Sadece SEVMEK. Gülüyorsunuz… Gülümsüyorsunuz…
Yoksa SEVMEK size zor mu geliyor! Hayatın en kolay yolu…. Değil mi! Ne dersiniz?
Kubilay Öğütveren
|