Tekil Mesaj gösterimi
  #9 (permalink)  
Alt 21-05-2009, 00:58
zienog - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
zienog zienog isimli Üye şimdilik offline konumundadır
sırtın aptalı
 
Üyelik Tarihi: 14-05-2009
Nerden: samanyolu galaksisinde bir yer.
Yaş: 28
Mesajlar: 90
AHMET İNAM' LA SOHBET

Mantık, bilim felsefesi, bilgi teorisi başta olmak üzere, felsefe
tarihi, kültür felsefesi ve ahlak felsefesi alanlarında çalışmalarını
sürdüren Prof.Dr. Ahmet İnam, Türkiye Felsefe Derneği Başkan
Yardımcılığı'nın yanı sıra, ODTÜ Felsefe Bölümünün başkanlığını
yürütüyor... İnam ile hayat üzerine bir sohbet...

- Sevgili hocam, memleketin durumunu nasıl görüyorsunuz?
Feci şekilde kokuşmuş bir şeyler var. Şimdi tabi bu lafı 1500 sene
önce Platon da söylüyormuş, 500 sene önce Hamlet de söylüyordu, otuz
yıldır da ben söylüyorum. Hayatımız kokuşuyor, güzel bir söz değil
ama böyle. İnsanların seyrettiği televizyon dizileri kötü, okuduğu
kitaplar kötü, ama benim şikayetim bunların kötü olduğunu söyleyen
insanlardan. Sürekli şikayet edene entel diyoruz. Ne kadar çok
şikayet ederseniz o kadar entelektüel oluyorsunuz. Oysa Entelektüel
mutlu bir adamdır, burada mutlu demek memnun anlamında değil.
Mutludur, yaşanan çirkinlikleri görür fakat bunları kabul etmez.
Çirkinlikleri nasıl düzeltebileceğini düşünür, yolunu yordamını
bulur. Kokuşmuşluk, önce kendimizle olan ilişkimizde başlıyor.
Kendimizi çok fazla değerli gördüğümüzü sanmıyorum. İşin beteri
kendimizi adam yerine de koymuyoruz. Yemek yemiyor artık çağımız
insanı. Tıkınıyor. Yemeğin tıkınmaya döndüğü, sevişmenin düzüşmeye
döndüğü bir çağda yaşıyoruz. Bütün bunlar yozlaşmış bir hayatı
gösteriyor, çünkü ortada zevk yok. Zevkin hançerlendiği bir yaşam var.

- Kendimizi nasıl kurtarırız bu hançerden?
Hazların peşinden koşarak değil tabi. O da hayatımızı sürdürmek için,
sabah sekiz akşam beş çalıştığımız işler kadar kokuşma belirtisi.
Eğlenmek için yaptığımız şeyler de otomatikleşiyor. Çünkü şu film
seyredilecek deniliyor, herkes o filmi seyrediyor, şu yazar okunacak
diye emir geliyor, herkes o yazara çullanıyor. Fakat herkes o
yazardan ne anlıyor? Madem ki farklıyız, herkes o farkı yaşamalı. Ama
fark da bize giydirilen bir şeye dönüşüyor. Beymen'den giyinince
farklı oluyorsun. Kendimizden kaynaklanmıyor. Yani diplomalar, nasıl
yaşayacağımız, her şey bize dışarıdan giydiriliyor. Ama kim
giydiriyor derseniz, kimse giydirmiyor aslında, birbirimize
giydiriyoruz. Böyle olunca yaşama sevinci kayboluyor, bu çok büyük
bir tehlike.

- Öğrencilerinizin yarısının anti-depresan kullandığı doğru mu?
Doğrudur. Bizim ODTÜ civarında hayat bir beladır diye algılanıyor
herhalde. Sürekli şişiriliyor gençler, sen akıllısın diye. Ailelerin
de beklentisi büyüyor. Ama küçük bir başarısızlıkla
karşılaştıklarında hemen bunalıma giriyorlar. O kadar el bebek gül
bebek yaşamaya alıştırılmışlar ki, acılara tahammülü olmayan insanlar
yetişmeye başlıyor. Yaralar almaya başlayınca, bir çıkış noktası
bulamayınca ya ilaçlarla tahammül etmeye çalışılıyor ya da savunma
mekanizmaları aşırı gelişiyor.

- Bu durum başarıya koşullanmaktan mı kaynaklanıyor?
Başarılı olsan, başarının hiçbir ölçütü olmadığı için, nerede
duracağını bilemiyorsun ve başarı dangalağı oluyorsun. Sürekli önüne
havuç konmuş eşek gibi koş Allah koş. İşkolik oluyorsun. Başarısız
olsan geride durmaya tahammül edemiyorsun. O yüzden başarı ve
başarısızlığın dışında bir hayatı seçmiş olabilirsin, yani serseri
olmak çok daha iyidir bence. Başarısızlık ve büyük beklentiler bir
aradaysa o zaman anti- depresancı oluyorsunuz. Bunların dışında
üçüncü bir yaşamın peşindeyseniz yaratıcı olmak zorundasınız. Yani
dünyaya posta atmış, egemen değerlerin dışında bir insan olmak
gerekir. Dünyaya posta atabilmeniz için de önce kendi değerlerinizin
olması gerekir.

- Mutsuzluk bulaşıcı mı?
Pısırık, güvensiz insanların bu kokuşmuşluktan çıkma şansı yok.
Mutsuz ve sinirliysen bol bol sigara içersin ve kısa bir süre sonra
ölürsün. Mutsuzluk uzun sürmez. Trafikte kavga edersin, bir araba
sopa yersin. Sevgilinle sevişemezsin, iktidarsız olursun. Onun için
rahat olmak lazım. On derste rahat olma kitapları şimdi çok satıyor.
Orada yazanların tam tersini yaparsan belki biraz rahatlarsın.

- Hayvan dergisine verdiğiniz beyanatta: "Bilge dediğin fırlama olur
demişsiniz. " Bu görüşünüzde ısrarlı mısınız?
Gayet ısrarlıyım, hatta bu görüşümü daha da ileri götürdüm, bilge
dediğin hem fırlama olur, hem de puşt olur diyorum. Bilge, hayatın
bütün hazlarının ardından koşar ama o hazların hiçbirinin dangalağı
olmaz. Serserilerle konuşur, berduşlarla arkadaşlık eder, bir sürü
dedikodunun farkındadır, magazinleri izler ama bulaşmaz. Günde on beş
dakika televizyon izler ama sonra genellikle evleri iki katlı
olduğundan yukarı çıkar, Mevlana'yı Farsça'sından okur, yatmadan önce
iki bardak şarap içer.
Bilge adamda hem sokakta süren hayatı yaşayabilme yeteneği ve gücü
vardır hem de o hayatın dışına çıkabilme cesareti. Yani bilge insan,
hayatın içindedir. Leman'ı, Penguen'i okuduğu zaman esprileri anlar,
mel mel bakmaz. Yani ben bilgeyim, bu adamlar ne biçim espri yapıyor,
çok ayıp demez. Son çıkan küfürleri bilir. Yeni küfürler üretir.
Yaşamdan tat almayı bilir ama bunu hiçbir zaman ayağa düşürmez.
Ayağıyla yaşadığı yaşamı, yukarı çeker. O küfür ettiği zaman, küfür
onda besmele gibi bir şey olur.
Bizde bilge, yerinden kalkmaz, ak sakallı, yemek yemez, çişi gelmez
biri olarak bilinir. Oysa bilge dediğin doğal gaz kuyruğuna girer,
sırasını kapan olursa kavga eder, gerekirse karakolluk olur.
Bu tanıma göre bilgelik, akademisyenlikle pek örtüşmüyor.
Akademisyenlik kötü bir iş. Bilgeliğe aykırı, otuz yıldır millete not
veriyorum, kusturucu bir şey, bıktım anasını satayım, hepinize sıfır
diyeceğim bir gün. Ya da hepinize yüz, ne fark eder. Bilgelikle
akademisyenlik arasında bir ilişki olabilir, o da yaşı 18-20
olanlarla sürekli bir arada olmaktan kaynaklanan bir şey. Bu avantajı
kullanırsanız, yeni kalabilirsiniz.

- Biraz da aşktan konuşalım mı?
Aşkta benim teorim şu; aşk doğuştan hormonlarla ilgilidir ama aynı
zamanda kazanılması, edinilmesi gereken de bir şeydir. Emek ister.
Hormonu iyi salgılayan aşık olduğunu sanabilir, çıldırabilir,
azabilir ama aşk ayrı bir şey. Bir sanat, bir güzellik yaratmaktır
aşk. Hıyarların, hamhalat heriflerin işi değildir. Diyelim ki kızın
birini görüyorum, içime bir ateş düşüyor ve aşık oluyorum. Yok öyle
yağma, böyle beleş bir şey olabilir mi? Ateş düştükten sonra ne halt
yediğine bağlı olarak aşk olur ya da olmaz. Ateş düştükten sonra o
ateşi düşüren kişiye gidip onu söndüreyim hemen diyorsan, orada aşk
yoktur. Ama aşk düştüğünde; kendimizi, hayatı, yaşadığımız kültürü
anlamaya ve dönüştürmeye çalışıyorsak, işte aşk odur. Bize insan
olduğumuzu hatırlatır ve büyük bir sorumluluk yükler.
Aşık olduğum zaman aklıma şu gelmeli, aşığım, demek ki yapacak çok iş
var. Yani sevgilimle pastanede buluşacağım veya bir arkadaşın evine
gidip yiyişeceğiz... Bu da yapılmalı tabi de yalnız bunu yapıyorsanız
aşk falan yoktur. Yani burada, arkadaşın evine gittik, yiyiştik. Aşka
giriş bile yok burada yiyiş var. Yani aşk, o yemekten aldığımız
enerjiyle bir yere bir ağaç dikebiliyorsak, bir insana yardım
edebiliyorsak, farklı kitaplar okuyabiliyorsak, gereğini yerine
getirdiğimiz şeydir.
Aşk eşittir sevgili değil, iki kişilik de değil çok kişiliktir aşk.
Bütün dünyayı düşman belleyip Leyla'yı sevmek değildir. Leyla'da
bütün insanlığı sevmektir.

- Bir entelektüel olarak mutlu musunuz?
Yalnız kaldığım zaman, genellikle gece ikiyle dört arasında mutlu
olurum. Televizyonu açarım ama seyretmem. Sesini dinlerim, duvarlara
bakıp öyle düşünürüm, belki yazasım gelir bir şeyler karalarım. Uykum
gelince, bu dünya düzelmez arkadaş deyip yatarım. Bugün de
kurtaramadık dünyayı ne yapalım derim. Hesabi duruş, mutluluğu
öldüren şeydir. Örneğin Nıetzsche, adam hayatı boyunca bunu anlattı.
Ama Nietzsche'yi okuyup karamsar olan adamlar var, onlara sopayla
girişmek istiyorum bazen. Adam demiş ki, ben bir enerji kaynağıyım.
Benim insan gibi insan olabilmem, içimdekilerin olabildiğince
bastırılmadan ortaya çıkabilmesidir. Oysa yaşam buna izin vermiyor,
birbirimizi maskelemek zorunda kalıyoruz. Gerçi Freud medeniyetin
temelinin bu olduğunu söylemiş. Biz de içimizdeki hayvanlığı
bastıracağız diye, içimizdeki insanlığı da bastırmışız. Hala
içimizdeki erotik enerjiyle ilişkimizde sakatlık var. Erotik yanımız
ortaya çıktıktan sonra ayıp bir şey yaptığımızı düşünüyoruz. Onun
için vatan millet sakarya, ilim aşkı, sanki hiç eros yokmuş gibi
davranıyoruz, dava adamı kalıbına sığınıyoruz.
Bütün bu kalıplarım dışında felsefe; çözüm arayanların değil, soru
soranların yeridir, şeytanla muhabbettir. Ne zaman ki şeytan sizi alt
eder, o zaman insan olduğunuzu anlarsınız.


Kimine göre yalnızlık, hasta kişinin kaçışıdır; kimine göre de, hasta kişilerden kaçıştır. (Nietzsche)
Alıntı ile Cevapla