|
Çünkü bu haber düzeni önce olayları tözlerinden arındırmakta, daha sonra yapay bir yer çekimi ortamı yaratıp onları “gerçek zamanlılık/eş zamanlılık” adlı yörüngeye oturtarak bu kez de tarihsel özlerini emmekte ve ardından politika-ötesi bir yer haline gelmiş olan haber sahnesi aracılığıyla seyircisine sunmaktadır.
Olay-olmayan-olayla hiçbir şeyin olup bitmediği bir yerde karşılaşamazsınız.
Tam tersine olay-olmayan-olayla her şeyin durmadan değiştiği, sonu gelmeyen bir güncellemeyle gerçek zamanlı kesintisiz bir sürekliliğin yaşandığı yerde karşılaşılmaktadır. Bu her şeyi her şeyi aynı düzeye indirgeme anlayışı, bu duyarsızlık, olayın sıfır derecesi denilebilecek bu pespayeliğe yol açan şey de zaten budur
Bu dur durak tanımayan tırmanış, aynı zamanda bir tür üretim artışı anlamına gelmektedir – ya da buna bir tür moda diyebiliriz ki, modanın yaşamın bütünüyle ilgili kusursuz bir eskime ve (kompulsif) zorlayıcı değişim örneği olduğu söylenebilir. Modellerin egemenliği altına giren bir farklılık kültürüyse her türlü tarihsel sürekliliğe son vermektedir. Olaylar tarihsellik çizgisine uygun bir şekilde olup bitmek yerine boşlukta art arda dönüp gelmektedirler.
Söylev ve imgelerin bu bolluğu karşısında savunmasız, çok yakında çıkabilecek bir savaş tehlikesi karşısındaki kadar çaresiz, şaşkınlıktan donup kalmış bir vaziyetteyiz. Bu bir yalan haber ya da habere boğma sorunu değildir. FBI birimlerinin haberleri belli amaçlar doğrultusunda güdümlemeyi hedefleyen bir Yalan Haber Ajansı kurmak istemeleri saflıktan başka bir şey değildir – bu tamamen yararsız bir girişimdir çünkü yalan haberi doğuran şey haber bolluğu, haberin büyüleme gücü ve durmadan yineleniyor olmasıdır ki, böyle bir süreç nötron bombası ya da çevredeki tüm oksijeni yutan bomba örneklerinde olduğu gibi paramparça ve bir şey algılamanın mümkün olmadığı bir uzamsal boşluğun oluşmasına yol açmaktadır. Burada savaş dahil her şey imgeler ve yorumların gerçeğin yerini alması sayesinde başlamadan bitmektedir. Belki de olup bitmekte olan olay konusunda, gerçekten sözü edilebilecek bir şey yoktur. Tıpkı acımasız bir senaryoya uygun bir şekilde sürdürülen ancak nasıl sonuçlanacağı konusunda en ufak bir fikre sahip olunmayan şu savaşta olduğu gibi.
Olaya naklen sunulan olay görüntüleri tarafından kısa devre yaptırma işleminin en açık ve seçik şekilde görüldüğü yer medya evrenidir.
Haberciler sanki olaydan önce olay yerine ulaşmış gibidirler.
Bir felaket yaşandığında gazeteciler ve foto muhabirleri (/kameramanlar) yardım ekiplerinden önce olay yerine ulaşmaktadırlar. Ellerinden gelse felaket öncesinde orada olurlar. Ancak en iyisi olayı yaratmak ya da olay kışkırtıcılığı yaparak taze taze sunma ayrıcalığına sahip olmak.
Bu olay spekülatörlüğü gelişe gelişe sonunda Pentagon önderliğinde oluşturulan “Olay Borsasında” suikast ya da felakete biçilen değer üzerinden bir alım satım işlemine dönüşmüştür.
Bir olayın gerçekleşebileceğine inanıp, onun gerçekleşeceğine inanmayanlarla bahse tutuşuyorsunuz. Bu spekülasyona dayalı piyasa tıpkı soya ya da şeker piyasası gibi çalışmaktadır. Afrika’da AİDS’ten ölenlerin sayısı konusunda spekülasyon yapabileceğiniz gibi. San Andrea’daki fayın çökmesi konusunda da yapabilirsiniz (burada Pentagon’un spekülasyona dayalı bu serbest piyasanın öngörülerine gizli servislerinkinden daha çok değer verdiği söylenebilir).
Bu açıklamalar doğrultusunda bir uzmanın işlediği suç konusunda konuşmak kolaylaşmaktadır. Bir olayı gerçekleştirmeden önce olayın değeri üzerinden bahse tutuşmaksa en uygun çözümdür (Bin Ladin’in 11 Eylül’den önce TWA hisse senetleri üzerinde bu tür bir spekülasyon girişiminde bulunduğu söylenmektedir).
Bu olay insanın karısını öldürmeden önce onun adına bir yaşam sigortası yaptırmasına benzemektedir.
Tarihsel zaman süreci içinde ortaya çıkan (çıkmış olan) olayla naklen yayınlanan haber şeklindeki olay arasında çok büyük bir fark vardır.
Gezegen düzeyinde bir denge bozukluğuna yol açan bu elektronik sinyal yönetimi ve piyasalarına uygun olay “dünya çapında” olmak ya da daha doğrusu dünya boyutlarına taşınabilen bir olay-olmayan-olay olmak durumundadır: Dünya Kupası, 2000 yılı kutlamaları, Diana’nın ölümü, Matrix, vb şeyler.
Bu olaylar üretilmiş olsalar da olmasalar da, haber ağları tarafından sessiz bir salgın hastalık gibi yönlendirilmişlerdir. Bunlar sahte olaylardır.
François de Bernard, yaptığı çözümlemede Irak savaşını sinema kuramı ve pratiğinin birebir karşılığı şeklinde sunmaktadır. Gördüğümüz şeyler oturduğumuz koltuklarda sürekli kasılmamıza yol açmıştır. Bu “ bir filme benzeyen bir şey” değil filmin ta kendisidir. Bu savaşın dekupajı yapılmış bir senaryosu vardır, bu yüzden sahneye koyma sürecinde bu metne uyulması bir zorunluluğa benzemektedir.
Oyuncu seçimi, teknik ve mali olanaklar çok titiz bir çalışmanın sonucudur . Bu bir profesyonel işidir. Bu ekip filmin yayınlanması ve kanallara dağıtım sürecine de hakimdir. Sonuç olarak bu işlemsel savaş devasa bir özel efekte, sinema bir savaş paradigmasına dönüşürken, bizler, bu filmin “gerçek” olduğunu düşünüyoruz. Oysa bu yansımalar sinematografik bir varlığa dönüşmüş savaş imgelerinden başka bir şey değildir.
Öyleyse sanal savaş bir metafor değildir.
Bu, gerçeklik denilen şeyin sözcüğün gerçek anlamında düşselleştirilmesi ,daha doğrusu gerçeğin derhal/anında bir kurmacaya dönüştürülmesidir.
Böyle değerlendirildiğinde gerçeğin bittiği yerde, sanal, onunla çakışması mümkün olmayan ancak ona neredeyse yapışık denilecek kadar yakın bir mesafede, bu birinciye koşut ikinci bir evren oluşturmaktadır.
Zaten bu hikayede yalnızca gerçeğin gerçekliği değil aynı zamanda sinemanın sunduğu gerçeklik de önemlidir. Bu olayın biraz Disneyland’ı anımsattığı söylenebilir. Şöyle açıklayalım: Eğlence parkları sıradan yaşamı Disneyland türü bir eğlence parkına dönüştürme konusunda bir bahane işlevi görmüşlerdir – aslında bu parklar yaşama ait tüm alanların bir eğlence parkına benzetilmeye çalışıldığını bir şekilde gizlemeye çalışmaktadırlar.
Sinema için de benzer şeyler söylenebilir. Günümüzde karşımıza sinema olarak konulan şey, söz gelişi toplumsal ve politik yaşamdan, manzaraya, savaşa, vs kadar hemen her şeyi ele geçirmiş olan bir sinematografik biçimin somut alegorisinden başka bir şey değildir – buna yaşamın bütünüyle senaryolaştırılmış biçimi de diyebilirsiniz.
Sinema hiç kuşkusuz bu yüzden giderek sinema olma özelliğini yitirmektedir çünkü gerçeğin yerini almaya çalışmaktadır. Gerçek giderek sinemayı yok ederken; sinema da giderek gerçeği yok etmektedir. Bu olay her ikisinin de özgünlüklerini yitirmelerine yol açan bir tür karşılıklı kan alış verişi işlemine benzemektedir.
Tarihi bir filme benzetecek olursak –ki, tarihin bize rağmen bir filme dönüşmüş olduğunu söyleyebiliriz-, bu durumda habere ait gerçekliğin, tarih adlı filmin ses-görüntü eşleştirme (post-senkronizasyon), dublaj, altyazı gibi işlemlerinden ibaret bir şey olduğunu söyleyebiliriz.
Federal Almanya Cumhuriyeti merhum Demokratik Almanya’ya özgü toplumsal yaşantı ve dekorun yeniden yaratılıp, sahneye konulacağı bir eğlence parkı inşa edecek (bir “nostalji” biçimi olarak “ostalji= Doğu Bloku yaşantısına duyulan özlem”!). Öyleyse henüz tamamıyla ortadan kalkmamış bir toplumun canlı canlı bir anıta dönüştürülmeye çalışıldığı söylenebilir.
Aktüaliteyle iç içe girmekle yetinmeyen simülakrın, “Gerçeğin” yakın bir gelecekte hem şimdiki zaman dilimi hem de tarihi dışlayıp yalnızca “gerçek zamanlı” (yani naklen yayın/canlı yayına benzeyebileceği) türünden bir izlenim bıraktığı da söylenebilir.
|