Tekil Mesaj gösterimi
  #7 (permalink)  
Alt 12-02-2009, 02:48
Roha Roha isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 17-01-2009
Yaş: 24
Mesajlar: 8
alchemy, belki uzun ama "gerçekçi" bir yazıydı, -ki okuyucu sıkıntı yaşamamaktadır. Hatta yazdığınız metin için size teşekkür etmeliyim...

Ölüm korkusu, güçlü bir açıklama olmakla beraber davranışların sebeplerine ilişkin getirebilecek çok sayıda açıklamadan yalnızca biridir. Psikolojinin gerçek bir bilim yapısının kazanamıyor, kazanamayacak olmasının sebebi de budur aslında. Yine de, ölüm düşüncesinin getirilebilecek tüm diğer açıklamalara bile temel teşkil edeceğini söylemek mümkündür.
alchemy, ölüme alıp-verememenizin mantık temelinde çözümlenememesi, ölümün doğasına uygun bir durumdur. Bu kaygıyı yaşayan hemen her kişi, kendi mantık temelinde çeşitli önermeler oluşturur, öyle ki kişi konuyla ilgili tüm dış etkilere kapalı olsa dahi, getirilen önermelerin başka insanlarla ciddi ortaklıklar taşıması muhtemeldir. Bu, ölümün belirsiz doğasına karşın, onu algılayışımızda "belirgin" ortaklıklar olduğunu gösterir. Hemen hepimiz ölümü "hiçlik", "yokluk", "karanlık" gibi kavramlarla özdeşleştiririz. Hemen hepimiz için ölümün rengi siyahtır. İster ölümsüz ruha inanalım, ister ruhun da öldüğünü ya da hatta ruh olgusunun bir yanılsama olduğunu düşünelim, ölüme atfettiğimiz ortak imgeler vardır. Şüphe yok ki, inanç bu imgeleri yumuşatan ve ölüm düşüncesinin etkisini "değiştiren"( bazen azaltmakla beraber her zaman değil) bir yönelimdir. Yİne de inançlı ya da inançsız kişi, mantık temelinde benzer çözümlemelere gitmekle beraber, çoğu zaman çözümsüz kalmaktadır. Bu kaygıdan arınmanın tek yolu, onu "anlamak"tır. Fakat mezardan çıkan biriyle konuşamayacağımıza göre, bu mümkün değildir.
"Hayatın bir anlamı olmalı" düşüncesi ile hayatta kurulan tüm anlamların toprağa gömüleceği farkındalığının kişide yarattığı çatışma, savunma mekanizmalarını harekete geçirir. Benim özellikle üzerinde durduğum bu mekanizmalardır. Çoğu zaman ölümü düşüncesinin örtülü kaygı haline getirilmesi, belirgin davranış değişimlerine yol açar. Ne var ki, bu davranış değişimlerini psikoloji kuramcılarında bulmak çok güçtür. Bunun iki sebebi vardır: 1. Daha önce dediğim gibi, araştırmacı için bununla ilgilenmek zordur. 2. Sizin de belirttiğiniz "davranış bozukluğu" belirlemeleri, kişide yaşanan davranış değişimlerini "normal" hale getirme çabası içinde, "olağan" düşünce dalgalanmalarını gözden kaçırır. Kesinlinlikle haklısınız, kişilik bozukluğu belirlemeleri "manyakça" bir "davranış bozukluğu"dur(!)
Ben de sizin gibi yazarken düşünmeye çalışıyorum. Bu nedenle biraz dağınık ilerliyorum ancak okuyucunun toparlayabileceğini sanıyorum. Ortaya çıkan davranış değişimlerinin ölüm düşüncesi ile ilgisini incelerken, hayatın anlamı fikri ayrıca ele alınmalıdır. Hayatın bir anlamı olması gerekliliğinden, ölüm varsa her şeyin anlamsız olduğu kaygısına kadar uzanabilen bu düşünce zincirinde, kişinin nereye tutunduğu önemlidir. Kesinlikle kısıtlı gözlemlerden çıkarsanan yorumlarla söylüyorum ki, "hayatın bir anlamı olmalıdır" aşamasındaki kişi, ölüm korkusunu çoğu zaman örtülü olarak yaşar. Bu aşamadaki kişilerde obsesif davranışların görülebildiğini, "kısıtlı" gözlemlerden çıkarak söyleyebilirim. Kişinin hayatın anlamına ilişkin fikri, anlamsızlığa doğru değişim gösterdikçe, kişi ölüm düşüncesi ile doğrudan yüzleşmeye başlamakta ve ölüm kaygısı da açık şekilde yaşanmaktadır. Kişinin bu düşünce ile doğrudan başedememesi halinde yapılan yansıtmaların(bağlılık, sebepsiz mutluluklar, ölüm üzerine espriler, intihar düşüncesi), yine obesesyon ve kompülsiyonlara yol açtığını gördüm.
Oldukça dağınık bir yazı oldu ve geç vakitte yazdığım için okucuların beni mazur göreceklerine inanıyorum. Yazıyı ille bir sona bağlama "takıntısı" yüzünden, yine alana ilişkin bir eleştiri ile bitirmek istiyorum. ZOr ve belirsiz de olsa, davranışlara sebep gösteribiliyoruz... Peki çözüm? Bakın bunca sözün üzerine çözüm yok... Bazen bu belirlemeler, çözüm kalışları ile daha "karıştırıcı" olabiliyorlar...
Alıntı ile Cevapla