Merhaba Roha, yanıtına teşekkür ederim öncelikle. Psikoloji konusunda ne dediğinin (ya da ne demediğinin) farkında olabilecek kadar bilgi sahibi olan birisi ile konuşmak benim için heyecan verici.
Yazdıkların beni düşündürdü. Sezgim, nedense bunlara bir karşı yanıt olması gerektiği şeklinde, ancak bilgim cılız olduğu için böyle bir yanıtı üretemeyeceğimi sanıyorum. Kimbilir, bu belki de Freud alerjimden kaynaklanıyordur, ama Freud’u direkt okumamış, onu hep türevlerinden tanımış biri olarak, onun hakkında söyleyeceklerim nihayetinde bir gevelemenin ötesinde algılanamaz.
Freudien bakıştaki insanın hayatta kalma içgüdüsü ile türü devam ettirme içgüdüsü (dürtüsü), insanın aklına ‘bunlar birbirinin alt kümeleridir’ düşüncesini getiriyor otomatik olarak. Ama ben libidinal enerjiden bahsederken sahiden de kişinin ölümle ilgili bir alıp veremediğinin olmasını pek de düşünmemiştim. Yaptığımız neredeyse her şeyin bir “sonsuza dek bu kubbede baki kalabilmek” uğruna, ya da “sanki kalacakmışızcasına” yapılması bu meydan okuyuşun dile gelmesi olabilir, sürekli ölüm nevrozu yaşayan kişiler olarak. Belki o nedenle kefenin cebinin olmadığını unutur, gerçek anlamda o nedenle (dünyaya kazık çakmak üzere) ürer ve ille çocuk yaparız. Ölüm korkusu, bir kaygı bozuğu kişi olarak oldukça sık ve bilinç dahilinde yaşadığım bir duygudur, ve belki de bu günlerde yaşadığım başka birtakım fiziksel (ya da psikosomatik çünkü yaptırdığım tetkiklere göre turp gibiyim) semptomların orijinidir. Yine de ölümle var olan şu alıp verememenin mantıkla sanırım çok ilgisi yok, zihin (zihnim) bunu tepkisel düzlemde çözemiyor, zira kasılma ve nöbet anında şunu defaatle düşündüğümü çok iyi bilirim: “e ne olacak yani, gelecekse gelir ve senin de bir türlü anlam veremediğin bu yaşam biter işte daha ne?”. Ama kazın ayağı pek öyle değil, ve zaten bu da madalyonun ön tarafı sanırım. Muhtemelen bir perdeleme ya da rasyonalizasyondur, ki ölümü kapıda (gibi gibi) hissettiğinizde, asla düşündüğünüz kadar ona hazır olmadığınızı seziverirsiniz; zihin bunu ne kadar mantıkla bastırmaya başlarsa başlasın, vücut ve zihin (bilinç, conscious) dışında kalan beyin bunun tam tersi reaksiyonları sizden bağımsız ve adeta otomatik üretir.
Size sorulmadan içine atıldığınız ve yine size sorulmadan içinden çıkacağınız bu yaşam denen zımbırtının üzerinde bir kontrolün ol(a)mamasının (en azından bendeki) asıl sorun olduğunu düşünür gibi oluyorum: her şeyin bir anlamı olmalı. Bu benim sadece bir “safi zihin” insanı olduğumu gösterir olsa olsa, başka da bir göstermekliği yoktur diye düşünüyorum. Zaten sorun da habire düşünmek değil mi? Ama yazdıklarım arasında biraz geriye gidersek, bu kontrol edememenin verdiği acz duygusu bana Horney’in nevrotik ün arayışını çağrıştırdı sanki. Freud bunu okuyor olsaydı, bu konuya Horney’i kullanarak yanıt vermeme eminim çok kızardı

Velhasılı, üzerinde bir kontrolümün olamayacağı kadar karşısında aciz olduğum ölüm karşısında, belki de ondan bir intikam almak istiyorum ve bunun adını da “anlam” koyuyorum. Öyle ya, tatminkar bir anlamı olmazsa tüm yaşananların, yani yaşamın, tek kelime ile Niyazi olmayacağım da ne olacağım ki?
O nedenle analiz etmeli, anlamsızlığı yaratanı bulmalı ve onu yok etmeliyim. O nedenle zihin pistonları sürekli basmalı. Ama bu kadar çok zihinin (ha yanlış anlaşılmasın bakın, çok zihin derken çok zeka demek istemiyorum, o zorunlu değil), var olan engelleme ve yalanların ve eksik bilginin ortasında, yani doğal gidişatın engellenmesinin ortasında, olsa olsa bir felaket oluyor. Çünkü zaten var olan bu engelleme ve yalanların ve eksik bilginin Türkçe adı nevroz iken, zihin bu nevrozun sadece daha fazla artmasına sebep oluyor. İşte bu nedenle, bu ikircikli ve sonu olmayan düşünme zincirini kırmanın en nötr yollarından biri, kişinin kendisini en yalın ve en kolay şekilde deneyimleyebileceği cinselliği kullanarak, sürekli üretiyor olduğu enerjisini (yaşam enerjisini, ki bu da libidodur, libido sadece cinsel enerji değildir) kararmadan (nevrotikleşmeden) bir şekilde kanalize etmesi gereği olabilir. Bu durumda aslında yapılan, ölüme inat bir yaşamak olur gibi geliyor bana. Elbette dudaklarınızı sevgilinize uzattığınızda bunu düşünmezsiniz, ama ondan uzaktayken bu pekala da düşünülebiliyor.
Doğrusu bir sonuç amaçlayarak yazmadım, daha çok her zaman yaptığım yazarken düşünmek yolunu seçtim, ama dediğim gibi, elimdeki (doğru olduğunu varsaydığım, ki bu da aslında bir başka bilimeyen değil de nedir ki) denklemler karşımdaki bilinmeyen sayısından çok az, o nedenle cebire tanımı gereği vakıf olan zihin, bu işin içinden çıkamıyor. Belki her şey sadece annemin bana hamileliğini istememesinden kaynaklanıyordur. Ya da benim bunları düşünmemem için, beynimin normalde kendi başına yetersiz düzeyde salgıladığı endorfini alkolle ikame edip “normale” dönmem gerekiyordur. Bilmiyorum. Bildiğim tek şey şu: varolan bu anlamsızlık ve saçmalık beni bunları söylemeye ve söylerken de söylenmeye itiyor. Çünkü ben sadece bir anlam bulamıyor değilim, anlamı “hissedemiyorum” da. Belki bu çekilgin nevroz, belki çağın yabancılaşma olgusu (veya belki ikisi de aynı kapıya çıkıyor)… Yine de sporcular ve çapkınlar arasından tefekküre dalan bir kişi adı çıktığını hiç sanmıyorum
Hiçbir sonuca varamadıktan sonra, son olarak psikoloji hususunda söylediklerine katılıyorum. Psikoloji nedir diye de sorasım gelmiyor değil bu arada, bir klasik ekolle bir hümanist ekol önemli zıtlıklar gösterirken her ikisine de aynı –loji’li adın verilmesi bence son derece tuhaf. Bu anlamda psikoloji de Aristovari çekmeceleme hastalığının pençesine düşmüş görünüyor, tıpkı senin dediğin (ve psikolojinin de adına kişilik bozuklukları dediği) o kategorizasyon manyaklığında kendisini gösterdiği gibi. Bana kalırsa psikoloji felsefenin bir kolu olarak kalmalı ve bu işin uzmanlarına da bir kurum muamelesi (tıp gibi) yapılmamalı. Ama neyse… Nasılsa bana kaldığı yok…
Bu haddinden fazla uzun ve bulamaç yazıyı okuma sabrı gösterdi isen (ve de diğer her kim gösterdi ise) şapka çıkartıyorum.