YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN: ERKEK / ERKEGIN SERÜVENI
Erki'nin varlığıyla başlar öykü... Bu aynı zamanda tanımı henüz netleşmeyen 'mutluluğun' bu varlığın bilincini tatmasıyla oluştuğu andır... Hangi dini, miti, düşünceyi izlerseniz izleyin bir yaratılış/oluş efsanesiyle karşılaşırsınız... Bu ister bir 'gelişim' öyküsü olsun(herhangi bir bilinçsiz varlıktan evrimleşerek) ister bir hiçten var olma olsun, adını Adem/Adam, Sooma, Krişna, Sutha, Gotama ve ya Erki ne koyarsanız koyun sonuç olarak ilk insan/erkek varlığının bilincini hissederek serüvenine başlamıştır...
İlk var oluşu imgelerken atlanılan en can alıcı nokta cinsiyettir... Şu hatırlanmalı ki 'karanlık yoksa aydınlıktan' söz edemezsiniz... Evet, bunu iyi kavramalı; karşıtlıklar birbirini oluşturuyorsa bu 'ilk var oluşta' bir cinsiyetten de bahsedilemez... Çünkü oluş erkek ile başlamıştır ve karşıtın varlığına dair hiçbir kaynakta bir iz yoktur, dolayısıyla 'karanlık yoksa aydınlık' hiçbir şey ifade etmez: Bu da 'erkek' tanımının yüzeysel bir farklılığı, bir türü değil ilk var olanı, insanı ifade ettiği gerçeğidir...
Bu ilk varlık anının -ki uzun bir süre olduğundan kuşkum yok- oldukça, hatta kesinlikle insanın yerküredeki en mutluluk verici anlarından biri olduğu söylenebilir... Bunu günümüzdeki konumumuz 'değer' olarak alındığında anlamamız oldukça güç, fakat en azından imgelemde canlandırabiliriz: Farkındalık hissedilmemiş(olmayan şey hissedilmez), farklılık tadılmamış, zevk/keyif/eğlence/sevgi/aşk ve benzeri yaşamsal önem taşıyan duyguların tanımı, duyumsanışı tamamen farklı, en azından bugünkü algılayış biçimimizden... Bu doğrultuda söz konusu 'mutluluğun' anlamı da bir o kadar farklı, emin olabileceğiniz tek şey 'insanın yerküredeki en kutsanası anları' olduğu gerçeğidir bu zaman diliminin...
Basit ve yüzeysel bir anlatım ile bu 'mutluluk' şöyle açımlanabilir: İstek ve arzu duyarak peşinde koşuşturduğunuz şeyler size 'tek yanlı' bir karşılık verecektir; örnek olarak, eğer tattığınız aşk ise bu yalnızca keyifle gelecektir size, günümüzdeki gibi fedakârlıkları, dertleri ve son kertede 'acı' ile birlikte değil ve bu da 'mutluluk' kelimesi için kâfi bir tanım... Tüm bunlar erkeğin ilk zamanları; cinsiyeti tatmamış, siyahın varlığından bihaber beyaz olarak beyazlığının da bir türü belirttiğinin ayardın da olmadan etrafta seğirten, eğer kaynaklarımız doğru ise bir 'cennetten düşüş'ün, değilse 'ilk oluş'un şaşkınlığını duyumsayan ilk insanın durumuydu...
Peki, ne oldu bu kutsanmış anı, var oluşu bugünkü konuma taşıyan değişiklik? Bu, tüm inanç ve düşünce sistemlerinin fikir birliği etmişçesine aynı gelişim öyküsünü farklı diller, farklı isimler ile anlata geldikleri ‘dişi’nin var oluşuydu... Günümüze kadar göz ardı edile geldiği gibi aslında ‘o anları’ bitiren yalnızca ‘cinsiyetin’ fark edilmesiydi...
Kimi kutsal addettiğimiz metinler ona ‘yasak elma’ tanımıyla yaklaştı, kimi ‘yılan’ ile özdeşleştirdi... Örnekler gücünü, çekiciliğini simgelese de gerçekte olan yalnızca ‘masumiyetin’ kayboluşu değil aynı zamanda ‘mutlu zamanların’ bir sonraki ‘dönüşüme’ dek birer hayal olduğuydu; öyle ki sonraki zamanlarda bu ‘cinsiyetin olmadığı’ zamanlar yalnızca yaratıcı zihinlerin senaryolaştırdığı ‘ütopyalarda’ yer alacaktı, tıpkı mutluluk gibi...
Gerçekleşen değişim bu kadar ciddi ise ne getirmişti kadın? Şüphesiz öncelikli olarak kendisini sinsice gösteren ‘zekâ’yı ve doğal olarak getirisi olan karanlığı... Böylece karanlık, aydınlığı yarattı ve aydınlık cinsiyeti fark ettiği an acı, zevk ve temelde en başlı başına birer erk kaynağı olan doğrularımız anlamını yitirip yeni manalarına kavuştular... Hani o her şey söylendikten sonra etkileyici bitiriş cümlesi vardır: “Artik hiçbir şey eskisi gibi olmayacak...” Gerçekten de olan sadece böyle açımlanacak türdendi, nasıl olmasın ki ‘cinsiyet’ ile birlikte erkek/insan ‘yıkım’ı tatmıştı...
Yaygın inançlara göre bu -Şeytan, İblis, Lusifer, Mephistophelis adını ne koyarsanız koyun- kötü gücün insana taktığı en büyük çelme idi, bir cezalandırma... Bu inanç öylesine güçlüydü ki sonraki asırlarda kadının kudretiyle tanımlanan, hatta yaratılış öykülerinde Kibele gibi tanrıçaların yer aldığı inanışlarda bile son derece yaygın ve kabul görür konumdaydı... Tüm o zarafetinin yanında erkeğin mantığını alt eden zekânın taşıyıcısı korkunç tanrıçalar... Yaşadığımız andan değerlendirildiğinde çok komik algılanan bu gelişmeler dizisi bizleri bu çağa taşıyan doğrulardan başkası değildir... Her ‘iyi, güzel ve olumlu şeyin ardında mutlak bir trajedi gizlendiğinin bir başka anlatımı bu... Şundan emin olunmalıdır ki bu yaşananlardan sonra erkek kadına kıyasla o iri cüssesini uzun vadede bu korkunç zekâya karşı geliştirdi; zira zekâ zariflik dolayısıyla sinsilik ister... Bu incelik o kas yığınıyla dengelendi mi? Asla!
Öykü öylesine girift ve uzun ki...
Yeni tadılan duyguların başında ‘pişmanlık’ da yer alıyordu tahmin edeceğiniz gibi... Hatta her gelişmede rol almaya ilk adımda başlamıştı bile; cinsiyetin fark edilmesi örnek olabilir buna, incir yaprağının statüsünü düşünün! Sizin için çok mu eski bir öykü? Öyleyse cinsel aktivite sonrası duyulan güçlü boşluk hissini ele alın, ilk soru hep “kim aldatılıyor” mu oluyor yoksa? Şüphesiz bundan çok daha güçlü bir ‘pişmanlık’ duyması gerekirdi Erki/Adem’in... Eğer cinsiyetin keşfinden önceki sahip olduğu us’u kullanarak bugünkü olanaklarda mümkün olabildiği gibi ‘üremeyi’ keşfetseydi -ki eminim o koşullarda bu çok daha kolay olacaktı- böylelikle aydınlık asla beyazlığının farkında olmayacaktı, çünkü karanlık olmayacaktı... Ne yazık ki bu gerçekleşmeyen düşler listesinde yer alacaktı; zira aklın, zekâ karşısındaki ya da yokluğundaki acizliğine örnek olarak Kara Kitap’taki yerini alacaktı...
Erkeğin uzun gelişim süreci içerisinde gerçekleştirdiği fiziki yapısına değindik... Şu anki konumunuzu değerlendirip bu gerçekliği inanılmaz komik bir o kadar da çılgınca olarak nitelendirmek ucuz bir kaçış ve kolaycılıktır... Zira gördüğümüz, dolayısıyla bir şekilde duyumsadığımız şeylerin dışındaki gerçekliklere olan inanç her zaman saçmalık ile birlikte yad ede geldiğimiz bir tutum... Ama bu yaklaşım o fikrin üstünde durmamayı gerektirmez... Bu yolla sayısız devrim etkisi yapacak doğrularımızı yitirmiş, göz ardı edip unutulmuşluğa taşımışızdır...
Köleliğin psikolojisini düşündünüz mü hiç? Bilinmesi gereken efendinin asla köle yaratmadığıdır, yalnızca köleler efendiler yaratır... 21. yüzyılda köleliği düşünmek mi, bizim dünyamıza, yaşantımıza çok uzak diyerek yadsımayın... Boynuna zincir takılmış canlı değildir kölelik tanımı; bugün kendini ‘en çağdaş’ olarak kategorileyen topluluklarda dahi her an yaşanan, çok yaygın ve güçlü bir olgudur kölelik... Ve kendisini efendiler yaratarak var kılar...
Zekâ da zaman içerisindeki macerasında kendisine ‘akıl’ı efendi yaptı ama tek farkla, temelde bu ilişki yalnızca hedefe ulaşıncaya dek sürdürülen yüzeysel bir kurgudan ibaretti... Oyun, zekânın etkili araçlarındandır ve kadın bu oyunu öylesine iyi sürdürdü ki bu kurgu kalıtsal olarak kendini sonraya aktarmayı başardı... Uygulanan güç mücadeleyi gerektirir ve erkeğin akıl ile bu oyuna karşılı kabalığı seçti, zaten başka bir seçenek de sunulmamıştı kendisine... Zira zariflik yalnız hantalı yaratır ve kabalık ise yeterince hantaldı... Böylelikle erkek kalıtımında bu özelliği korudu... Her konuda ‘istisnalardan’ söz edebilirsiniz ama hiçbir istisna genelliğin sürüklediği kaideyi değiştirmez... Dolayısıyla insan artık mücadeleyi öğrenmiş ve tüm iyi/güzel diye tanımladığı doğrularının gerçekliğini yitirmişti...
Artık ‘mutluluğun anlık aptal gülümsemelerin adına denir olduğu günler’ böyle başlar...
Dişilik üreme yetisiyle donatıldığı an sinsi zekâya ve getirisi olan sahte köleliğe de sahip olmuştu... Zira dişi için üreme her koşulda sancılı bir süreç olmuştur ve bu da korunmayı gerekli kılar... Böylece zekâya malik olan üreme kendine yüzeyde efendi kılığında köleler edinmeliydi... Her aşamada kendisine bu zorlu süreçte kol-kanat gerecek ve erkeği o bildik oyununda efendi görünümüne bürüyerek benliğine amade kildi... Alışmayı seven insan buna öylesine kapıldı ki bu olay, olguya, inanca ve son kertede evrensel geleneğe dönüşerek bizleri bugüne getirdi... 21. yüzyılda artik ağır ağır yıkıldığını görsek de hala olmazsa olmazımız farz ettiğimiz ‘aile’ gibi saçmalık yumağı kurumların varlığı bu alıştığımız ilk oyunun bize kalan miraslarından yalnızca biriydi... Eğer zekâ aileyi yaratmasaydı korunamayacak ve böylece varlığı anlamsızlaşarak türün devamı sağlanamayacak ve erkek eni-sonu cinsiyetsiz çoğalmayı fark etmek durumunda kalacaktı, ama zekâ buna asla olanak sağlayacak açık kapı bırakmadı, asla... Ta ki günümüzdeki ‘çözülüş’ başlayana dek...
Bugün erkek ilk insanı keşfetmenin eşiğinde ve bu aşamaya gelmemizdeki en büyük etken zekânın uzun asırlar boyunca zaman zaman verdiği küçük açıklar oldu... Akıl bu fırsatları değerlendirerek onca acı dolu bin yıllardan sonra cinsiyeti yok etmenin, üremeyi kadının özerkliğinden kurtarmanın adımlarının atmaya henüz başlıyor... Bu gelişme de anlayamadığım bir nokta varsa o da zekânın neden bu kendi sonunu getiren gelişmeye meydan verdiği gerçeğidir... İki ihtimal var ki, ya artık bir ‘son’ gerekliliğinin hissedilmesiyle gelen yaşlılık neden oldu buna ya da çok daha korkunç bir şeytanlık peşinde...
Sonuç olarak görünen o ki tarih tekerrür etmiyor aslında, ‘bir noktadan sonra aynı istikametten geriye doğru işliyor’ yalnızca... Bu gerçek çok önemli ve kavranılması gerekli, bumerang döngüsü örnek olabilir buna...
Ne acıdır ki erkek bir kurtuluş yaşayacak olsa da bu asla ‘ilk oluş’ anındaki doyuma ulaşmayacaktır... Zira tüm o tecrübelerin kazandırdığı olumsuz etkiler de beraberinde taşıdığı değerler olacaktır; bencillik, ikiyüzlülük gibi... Evet, insanın cinsiyet ile tanıştığı duygulardan ikisi bunlar... İkiyüzlülük olarak açımladığımız riya asla ‘mutluluğa’ tekrar sahip olmamıza izin vermeyecektir; onunla birlikte her gerçekleştirdiğimiz hareketin sahte/yapay bir yüzü olduğu bilincini taşıyarak asla ‘huzur’u tadamayacağız... Bencillik, temelde kibir’e gelince örneklemeye hiç gerek yok: Nasıl olsa biri onun hakkında “en sevdiğim günah” yorumunda bulunmuştu... Öylesine yaygın ve sahiplenilmesi öylesine popüler ki her an onun varlığını duyumsamadan kendimizi iyi hissedemeyiz...
Bütün bunlar son derece net olarak açıklıyor, erkeğin ve zaafın ne ifade ettiklerini... Zaaf ile neredeyse özdeşleşen kişiliğimiz aslında reddetmekten ürktüğümüz bir görüntüden öte bir şey değil... Onu aşıp, aslında karanlığın varlığına olan ihtiyacın gereksizliğine güvenebilsek o an mücadeleyi, karşıtlığı yok etmiş olarak insan gerçeğine ulaşabileceğiz... Ama ‘sağlıklı düşünce’ yaygınlığını artırıp, bu söylenenlerin ciddiyeti duyumsanmadığı sürece nesiller acı dolu yaşamlar sürdürmeye devam edecektir...
Öyle ya her şey ‘farketmek’le başlayacak, ‘inanmak’la gelişecek... Cinsiyeti fark etmekle başladığı gibi...
Kadın-Erkek, İlişkiler, Eşitlikler İçin Bir Söylev ( II )
25.7.2004 {23.40}
Schopenhauer, Nietzsche, Cioren, Pavese ve envai çeşit kötümserleri benim gelişime hazırlık yapan müritler olarak görüyorum...
|