YAŞAMA UĞRAŞI
ıI Mestıere dı vıvere-eınaudı (1952)
Yazar: Cesare Pavese (İtalya, 1908–50) … Çeviri: Cevat Çapan
Yayın: E Yayınları / Günlük Dizisi Baskı: 3. baskı: Kasım 1990 / İlk baskı: Şubat 1973 / 2. B: Kasım 1984, Sayfa: 240, Ebat: 13,5x19,5 cm. / Fiyat: 50000 TL, Durum: Karton kapak; saman kağıt…
…Cehenneme kadar yolu var dehanın! Hepsinin canı cehenneme! Hayatımda hiçbir zaman ancak bir şaşkının yapabileceği şeylerden başka bir şey yapabildim mi?
En beylik, en umutsuz anlamıyla bir sersemim ben. Nasıl yaşayacağını bilmeyen, kişiliği gelişmemiş, kendini bir şey sanan, intihar düşüncesinden bir şeyler uman, ama bunu gerçekleştiremeyen bir adam…
(10 Nisan 1936)
Delikanlı, sanki büyük bir yıkımmış gibi tasalanıp durma onu yitirdim diye. Böyle bir şey değil bu. Eskiden nasılsak, gene öyleyiz; yedi yılı yakmayı göze almamak için bir neden olmadığını unutmadan. Hem kim söyledi sana hayatın tatlı bir şey olduğunu? Çocuksu düşlerimizi tüketmiş değiliz daha, delikanlı.
Peki ama, böyle şeyler her erkeğin başına geliyorsa; nasıl oluyor da, yaşlılar ezilmiş, acı çekmiş, çıldırmış değil de, huzurlu kimseler olarak görünüyorlar?
Anlaşılır bir şey varsa, o da ölülerin, içlerindeki bütün o zehirle, niçin çürüdükleridir.
(28 Nisan 1936)
Günah şu ya da bu davranış değil, tümüyle yanlış düzenlenmiş bir yaşama tarzıdır. Bir kimse için günah olan bir şey, bir başkası için değildir. Nefret, birini gülünç duruma sokmak, başkalarına kötü davranmak, kendini küçük düşürmek ya da büyük görmek gibi şeyler de bazı insanlar için günahtır, bazıları için değildir...
Günaha girmek demek, yapmış olduğun bir şey yüzünden, anlaşılmaz bir şekilde, başına bir bela geleceğine, anlaşılmaz bir düzenin bozulduğuna, bunun geçmiş ve gelecekteki bir takım aksaklıklar zincirinin bir halkası olduğuna inanmak demektir… Yaşamak uzun bir toplama işlemi gibidir, arada bir toplama yanlışı yaparsan, doğru sonucu hiçbir zaman bulamazsın.
(5 Mayıs 1936)
Genellikle niçin kadınlar erkeklerden daha kibardırlar? Çünkü her şeyi, yarattıkları biçimsel etkiden beklemek zorundadırlar da ondan, oysa erkekler hareket ederler ve düşünürler. Daha çok kadınlaşmak gerekiyor.
(2 Ekim 1936)
…Gerçeklik insanın şu ya da bu şekilde içinde bir bitki gibi yaşadığı ve yaşayacağı bir zindandır. Bunun dışındaki her şey –düşünce, eylem- sadece düşünsel ya da fiziksel bir oyalanmadır. Öyleyse önemli olan, bu gerçeklikle yüz yüze gelebilmektir. Bundan ötesi önem sizdir. Bir zamanlar olduğun gibi yalnızsan, yüksek sesle düşünerek oyalanmanın keyfini bile süremezsin, sadece bir ağaç gibi yaşamanın dışında bir şey yapamazsın. (Bir daha söylüyorum) dram burada işte: Yüksek sesle düşünmekten kaçın; hayata bir oyalanma gözüyle bakmaktan vazgeç; bunun ötesindeki her şeyin acısını çok sessizce; ve gerçekliğe karşı öfkelenerek yücel. Herkesten kopup ayrılmak her insanın elinde olan bir şeydir.
(28 Aralık 1936)
Bir kadın eğer budala değilse, eninde sonunda bir insan yıkıntısı ile karşılaşır ve onu kurtarmaya çalışır. Kimi zamanda başarır bu işi. Ama bir kadın, eğer budala değilse, eninde sonunda akıllı, sağlıklı bir adam bulup onu bir yıkıntıya çeviri. Her zaman başarır bu işi.
(3 Ağustos 1937)
Kadınların her zaman “ölüm gibi acı”, kötülük yatağı, aldatıcı sürtük ve “Dalila” oluşlarının temel nedeni sadece şudur: Bir erkek, eğer hadım değilse, her kadınla kendini tatmin edebilir. Oysa kadınlar kolay kolay elde edemez bu özgürlük veren mutluluğu; hiç değilse, her erkekle, çoğu zamanda sevdikleri erkekle ve özellikle onu sevdikleri için gerçekleştiremezler bu mutluluğu. Bunu bir kere tattılar mı da, başka bir şey düşünmezler ve bu zevk anına duydukları haklı özlem yüzünden hiçbir kötülüğü yapmaktan çekinmez duruma gelirler. Sürüklenirler buna. Hayatın temel trajedisi de budur. Çok çabuk tatmin olan bir erkeğin hiç doğmamış olması bile daha iyidir. İntiharı haklı kılacak bir eksikliktir bu.
(27 Eylül 1937)
Evlenmeye değer kadınlar bir erkeğin evlenecek kadar güvenemediği kadınlardır.
Bu da korkunç bir şeydir: yaşama sanatı, sevdiklerimize onlarla birlikte olmaktan ne büyük bir zevk duyduğumuzu göstermekten başka bir şey değildir; bunu başaramadık mı, bırakıp giderler bizi.
(30 Eylül 1937)
Derdini söylemekle ona çare bulmanın aynı şey olmadığını anlamakla insan çocuk olmaktan kurtulur.
(31 Ekim 1937)
İntiharı düşünen bir insan için en kötü şey kendisini öldürmesi değil, bunu düşünüp yapmamasıdır. İntihar düşüncesine –bir alışkanlık haline gelen intihar düşüncesine- yol açan manevi çöküntü kadar aşağılık bir şey yoktur. Sorumluluk, vicdan, irade gelişigüzel yüzüp durur bu ölü denizde, sulara gömülse bile rasgele bir akıntıyla yeniden ortaya çıkar.
(13 Kasım 1937)
Bir erkek kendisini aldatan bir kadın yüzünden üzülürse, o kadını sevdiği için değil, o kadının güvenine layık olmadığından duyduğu aşağılanma için çeker bu acıyı.
(16 Kasım 1937)
Üç yaşında bir çocuk, giydirilirken, giyinmesini bilmediği için, büyüdüğü zaman nasıl giyineceğini kara kara düşünürse, alın yazısı o günden itibaren belli değil midir?
Bir şeye ya da kimseye sahip olabilmek için, ona bütün bütün boyun eğmemeli ya da kendimizden geçmemeliyiz; kısacası, ona olan üstünlüğümüzü korumalıyız. Ama ancak kendimizi bütün benliğimizle verdiğimiz şeylerin tadına varabileceğimiz de hayatın bir yasası. Tanrı sevgisini uyduranlar oldukça akıllıymışlar; aynı zamanda sahip olup tadına vardığımız başka bir şey yoktur çünkü.
(16 Kasım 1937)
Her kadın, sevdiği uzaklardayken dertleşebileceği, birlikte hoş saatlerini doldurabileceği bir erkek arkadaş arar, bu arkadaşın, uzaktaki adam için duyduğu sevgi üzerinde bir etkisi olmadığını söyler; erkek arkadaşı kadının uzaktakine olan sevgisiyle çatışabilecek bir şey istedi mi, kadın incinir; ama bu arkadaş daha çok acı çekmemek için sözlerini, bakışlarını denetlemeye, daha dikkatli davranmaya kalkıştı mı, kadın –herhangi bir kadın- adamın acı çekişini görebilmek için hemen onun üzerindeki çekiciliğini artırır.
Unutma, sevişmek gibi bir şeydir şiir yazmak: Duyduğu tadın paylaşılıp paylaşılmadığını hiç bilemez insan.
Sevdiğin kadın günlerinin ne kadar boş, dayanılmaz olduğunu sana söyleyebilir; şaşılacak olan, senin günlerinin nasıl geçtiğine hiç aldırmayışıdır.
(17 Kasım 1937)
Kendini çocukça teslim edişinle kimsenin ilgilenmediğini anladığın zaman sona erer gençlik. Ve iki şekilde gelebilir bu son: Ya başkalarının bundan hoşlanmadığını anlamanızla, ya da bizim kendimizin bunu sürdüremeyişimizle. Zayıf insanlar birinci şekilde yaşlanırlar; güçlülerse, ikinci şekilde. Ben birinciler arasındaydım. Eh, bunun tadını çıkar, hiç olmazsa!
(7 Aralık 1937)
“Oysa herkes öldürür sevdiği şeyi,
Bu herkesçe biline.
Kimi sert bir bakışla yapar bunu,
Kimi övücü sözlerle.”
Hiçbir sakınma duymadan sevmek, karşılığı durmadan ödenen bir lükstür.
(17 Ocak 1938)
Bir başkasını gerçekten seven insan bu ilişkinin neden “ömür boyunca” sürmesini istemekte direnir? Çünkü yaşamak acı çekmek, aşkın tadını tatmak ise duygusuzlaşmak demektir; bir ameliyatın ortasında kim ayılmak ister?
İnsanın sadece yaşıyarak ve hayatını en iyi şekilde sürdürmeye çalışarak işlediği gizli, karanlık ve korkunç suçlarla karşılaştırıldığında, kanunların yasakladığı suçlar sıradan, önemsiz şeyler olarak görünür.
Yalnızlık acı çekmektir; sevişmek acı çekmek, malını mülkünü çoğaltmak ya da yığınlara karışmak acı çekmek; bütün bunlara son verir ölüm.
(19 Ocak 1938)
Bir kadın erkeğin isteğini nasıl uyandıracağını bilir; ama bu yeteneğinin farkına varılması onu büyük bir ürküntüye düşürür.
(21 Ocak 1938)
Bir kadının birkaç delikanlının yanındayken neden düşünceli, utangaç ve özür diler bir durumda olduğunu anlamak için, kendini aralarından birini seçmen için bekleyen beş altı orospunun arasındayken neler hissettiğini düşün.
(18 Temmuz 1938)
Her lüksün ücretinin ödenmesi gerekir ve başta dünyaya gelmek olmak üzere her şey bir lükstür.
Din, dünyada olup biten her şeyin olağanüstü bir önem taşıdığı inancından başka bir şey değildir. İşte sırf bu yüzden dünyadan hiçbir zaman yok olup gitmez.
(13 Ekim 1938)
Evlilik neden gençlikten olgunluğa doğru atılmış bir adım sayılır? Çünkü bu hareketimizle bize her zaman eş olacak, öbür kadınlarla aramızda duracak, kendini bizimle özdeşleştirecek, onun dışında kendimizden başka kimsenin arkadaşlığını aramıyacağımız toplumsal hayatımızın çevrili alanı olacak bir kadını bütün öbür kadınların arasından seçeriz de ondan. Ayık yaşamak için gerekli olan bir bencilliğin, özrü sorumluluk yaratmak olan bir bencilliğin üzerine vurulan mühürdür evlilik.
(24 Kasım 1938)
Nasıl? Hem toplumu, yani kendinizi, yeniden düzenlemesi için birini görevlendiriyorsunuz, hem de özgür kaldığınızı mı ileri sürüyorsunuz?
(26 Şubat 1940)
Zekâ gösterisiyle bir kadını elde edebileceğini sanmak kadar budalaca bir şey yoktur. Bu konularda zekâ güzellikle yarışamaz; çünkü güzelliğin cinsel heyecan uyandırmasına karşılık, zekâ böyle bir şey yapamaz.
İnsan bu tutumla, ancak zekâsı yetki, zenginlik ve ün elde etmenin bir aracı olarak göründüğü zaman bir kadını elde edebilir; çünkü bu durumda kadın sözü edilen olanaklardan yararlanacağını bilir. Ama zekâ kendi başına, kişisel hiçbir yanı olmayan büyük bir makine gibi, her kadını kayıtsız bırakır… Unutmaman gereken bir gerçek.
(31 Ağustos 1940)
Kadınların köklü ve kesin bir kayıtsızlıkları vardır şiire karşı. Bu bakımdan “eylemci” insanlara benzerler –bütün kadınlar “eylemci”dir aslında. Gençken, kurnazca bir nedenle, şiire ilgi duyarmış gibi görünürler: Şiir, kadınların gerçek saydıkları her şeyin kökünde yatan bir coşkunluktan, Bakkhos ayinlerine özgü bir coşkunluktan doğar. Kadınlar, toy ve özentili oldukları zamanlarda bile, hayatla karşı karşıya geldikleri zaman içlerinde uyanan o gerçek ve etkin duyguyla başka bir duyguyu hiçbir zaman birbirine karıştırmazlar.
Bir kadın bir erkeğin kendisini gece-gündüz düşünmesinden hoşlanmaz, çünkü kendisi her an o erkeği düşünmemektedir.
Hiç kimse bildiği şeylerden vazgeçmez; yalnız bilmediğimiz şeylerden vazgeçeriz. Gençlerin olgun ve yaşlı insanlardan daha az bencil olmaları bu yüzdendir.
(14 Ekim 1940)
Fedakârlık (ya da bir şeyden vazgeçme) bile bir kurnazlık sorunudur.
Bir erkeği bir çocuktan ayıran özellik bir kadın üzerinde üstünlük kurmayı bilmesidir. Bir kadını bir çocuktan ayıran özellik ise, bir erkeği nasıl sömüreceğini bilmesi.
Demek ki insanlar ya çocuk ya da yetişkin olarak doğarlar, sonradan değişmezler.
(20 Ekim 1940)
Bir insan kendini kurtaramıyorsa, onu hiç kimse kurtaramaz.
(2 Kasım 1940)
Aslında, hayatın gizi, yokluğu bize acı veren şey bizde varmışçasına davranmaktadır. Hıristiyanlık öğretisinin tümü bundan başka bir şey değildir.
(3 Şubat 1941)
Hiçbir kadın para için evlenmez; bütün kadınlar, bir milyonerler evlenmeden önce, ona âşık olacak kadar kurnazdırlar.
(14 Nisan 1941)
Hayatın alaycı yasalarından biri de şudur: sevilen kimse, veren değil, alan insandır. Sevilen kimse sevmez, çünkü seven, verir. Bu da anlaşılmayacak bir şey değildir; çünkü vermek almak kadar kolay unutulmayan bir zevktir; kendisine bir şey verdiğimiz insan bizim için gerekli, yani sevdiğimiz bir insan olur.
Vermek bir tutku, nerdeyse bir kusurdur. Kendisine bir şeyler verebileceğimiz bir kimsemiz olması gerekir.
(27 Mayıs 1941)
Aşk geride tiksinti bırakan geçici bir bunalımdır. Oysa gündelik hayatımızda çevremizi saran genç ve neşeli vücutların varlığını duyarız; yaşantılarımızın kaynağının bu vücutlarda olması doğal bir şeydir.
(18 Temmuz 1944)
Evli bir adamın bile cinsel hayatına bir çözüm bulamamış olması sevindirici, avutucu bir düşünce. Evlenen adam bu zevki artık namusuyla ve huzur içinde tadacağını umar, oysa çok geçmeden karısından bıkar, onu gördüğü zaman bir orospuyu görüyormuşçasına boğuntuya kapılır. Sonra da, nasıl olsa onunla geçinemeyeceğini anlar. Tabi daha önce her keresinde çocuk sahibi olmak ya da kendini tutmak ve doğum kontrolü uygulamak sorunuyla karşı karşıya gelmemişse. Her iki durumda da o güzelim özgürlüğü uçup gitmiş gibidir.
(8 Ağustos 1944)
Bir dönem gelir, yaptığımız her şeyin sonunda bir anı olacağı gerçeğini düşünmek zorunda kalırız. Bu olgunluktur. Olgunluğa erişmek için, insanın bir takım anıları olmuş olması gerekir.
(1 Ekim 1944)
Bir kadının aşkından değil; aşk –herhangi bir aşk bizi olanca çıplaklığımız, mutsuzluğumuz, incinebilirliğimiz, hiçliğimiz içinde gösterdiği için öldürür kendini insan.
(25 Mart 1950)
Gizlice en çok korkulan şey hep gerçekleşir sonunda.
Yazıyorum: Ey, sen, acı, peki sonra?
Bütün gerekli olan, biraz cesaret.
Acı ne kadar ortaya çıkar ve kesinleşirse, yaşama içgüdüsü o kadar ağır basıyor ve intihar düşüncesi zayıflıyor.
Kolay sanmıştım ilk düşündüğümde. Zayıf kadınlar yapmıştı bu işi. Alçakgönüllülük istiyor, kendini beğenmişlik değil.
Tiksiniyorum bütün bunlardan.
Sözler değil. Eylem. Artık yazmayacağım.
(18 Ağustos 1950)
Schopenhauer, Nietzsche, Cioren, Pavese ve envai çeşit kötümserleri benim gelişime hazırlık yapan müritler olarak görüyorum...
Konu RoNiNeX tarafından (23-11-2008 Saat 19:05 ) değiştirilmiştir..
|