Aspendos’taki konserdeydi. Son hazırlıkları yapıyorduk. Kuliste hummalı bir telaş vardı. Ermeni korosu olarak otantik olsun diye tasarlanmış –ayinlerde kullanılanları andıran- çakma kilise entarileri giymiş, ortalıkta koşuşturuyorduk. Derken konserde yer alan Kürt gurubundan biri eşimle benim yanıma geldi ve “Tarihte halkım size çok acı çektirdi. Komşularımıza sahip çıkamadığımız gibi, onların kanına da girdik. Atalarımızın sizin atalarınıza yaptığı tüm fenalıklar için özür dilemek istiyorum. Belki faydası yok ama, ben kendi adıma çok üzgünüm. Bunu bilin ve özrümü lütfen kabul edin” dedi.
Hiç beklemediğimiz bir anda yaşadığımız bu “Karşılaşma” bizi derinden sarsmıştı. O an özür dilemek kadar, dilenen bir özrü kabul etmenin de ne kadar zor olduğunu fark ettim. Özür dilemek için belirli bir olgunluğa erişmenin şart olduğu kadar, bir özrü kabul etmenin de aynı olgunluğu gerektirdiğini o zaman anladım. Bir Ermeni olarak benden 1915 kıyımları konusunda dilenen başka özürler de olmuştu daha evvel. O an yine fark ettim ki, hepsini de yüzeysel bir tavır ve içimdeki öfkeyi kamufle etmesi için harekete geçirdiğim bir donuklukla savuşturmuştum. Hiç de hazır değildim benden özür dilenmesine; hatta bunu içten içe neredeyse arzulamıyordum bile. Üstelik bir milletin kaderiyle böyle oynanmış olduğu, aynı zihniyetin hiçbir pişmanlık göstermeden süreklilik arz ettiği bu ülkede Ergenekonlarla boğuşurken, birkaç duyarlı ve onurlu insanın özrünün hükmü neye geçerdi ki! Neyi değiştirirdi? En nihayetinde onlar da benim gibi olsa olsa“azınlık”tı.
Bu özürlerin asıl yüzleşmeyi sulandıran, vakanın ciddiyetini azaltan bir tuzak içerdiğinden bile kuşkulanmıştım.
Ammavelakin o konuşma benim için milat oldu. O günden sonra dışımdan çok kendi içime bakmaya başladım. Mağduriyetin insanı kör eden şeytani bir gücü vardır. Bunun benim üzerimde de işlediğini fark ettim. Bir de şunu fark ettim: Bu ülkede yaşıyor olmama rağmen, aslında bu ülkeye ait hissetmiyordum kendimi. Bunun benim dışımda gelişen, beni öteleyen, ötekileştiren ırkçı politikalarla ilgisi olduğu kadar, farkında olmadan geliştirdiğim bir protesto biçimi olduğunu gördüm. Beni kabul etmeyen, beni yabancı sayan, acılarımla alay edenleri ben de yok sayıyordum. Ama kimdi onlar? Ben kiminle, kimlerle kavga ediyordum? Kime küsmüştüm? Bunların hepsi muğlaktı ve bu muğlaklık bir kara delik gibi her şeyi yutmaya hazırdı. Anladım ki, ait olmaya şiddetle ihtiyaç hissettiğim “memleket”imi de yutmuş, beni yersiz yurtsuz, köksüz bırakmıştı.
Bunları fark ettim.
Son günlerde köşelerde hayâsızca kullanılmaya başlayan Hrant işte bu yüzden çok özel bir kişiydi. Benim şu yakın zamanda keşfettiğimi, Anadolu duyarlılığı ve pürüzsüz vicdanıyla çok önceden görmüş ve biz hepimize “Hasta” olduğumuzu söylemişti. Bizler, özür dilemesini de, bir özrü kabul etmesini de bilmeyenler hasta olmayıp ta başka ne olabilirdik ki! Yaşamın sürekliliğini sağlayan tüm insani duyguları, kendi mağduriyet öfkemizin içinde boğup, aslında hiç inanmadığımız barış ve kardeşlik nutuklarını atar ve dinlerken kendi ikbal veya hırslarımızdan başka ne düşünebilirdik?
Hrant, o Kürt dostum bizimle konuşmadan ve içimdeki kendi yüzleşmemin fitilini yakmadan katledilseydi, büyük bir olasılıkla bugün bu yazıyı yazıyor ve bu memlekette yaşıyor olmayacaktım. Şu bilgiyi de hep bastırmak zorunda olacaktım: Ben hükümlerimi çoktan vermiştim; dünyaya o hükmü hüküm kılan bir deliller silsilesi olarak bakmaktaydım. Öyle bir gözlük takmıştım ki, olan her şey benim haklılığımı vaaz etmekteydi.
Birbirimizin foyasını çıkarmaya, en demokrat, en haklı ve en ahlaklı olanın sadece biz olduğumuzu ispat etmeye bunca istekli olmadan, kendi içimizdeki katiller, sapkınlar, kindarlar, diktatörler, tamahkârlarla yüzleşsek dünya belki biraz değişecek. Süregelen bunca tartışmanın ve bu köşeleri dolduran onca tafsilatın da tek kıymetiharbiyesi, nefret ve önyargıları bir nebze olsun azaltmaya varsa katkısı; yoksa gerisi laf kalabalığı...
Bizi gerçek bir demokrat ya da birinci sınıf bir şarlatan yapan işte bu kadar ince bir çizgi.
Markar Esayan
|