|
ünlü yönetmen gus van sant'ın yönettiği, matt damon ve ben affleck'in senaryosunu yazdığı (en iyi senaryo ödülünü de birlikte almışlardır) 1997 tarihli good will hunting / can dostum filmi içerisinde Sean (Robin Williams) ile Will Hunting (Matt Damon) arasında geçen koparıcı diyaloglardan biri:
hatırladığım kadarıyla kısa önbilgi: will, ileri zekaya sahip (sanırım fotografik zeka türünden) ama haşarı bir gençtir. üniversitede temizlikçi olarak çalışırken boş sınıflarda denklemlerle uğraşması dikkat çekmiş ve psikolog Sean ile seanslara başlatılmıştır. psikoloğun odasında, psikoloğun kendisinin yaptığı resmi düşünce/yaşam boyutlarıyla yorumlayan (bunun bir adı vardı hatırlayamadım)haşarı dahimiz, psikolog tarafından sert bir şekilde eleştirilmiş ve sonraki seanslarını bir gölün bulunduğu parkta göle karşı oturdukları bir bankta icra etmişlerdir. işte o parktaki diyalog:
sean - önceki gün resmim hakkında söylediklerini düşündüm. bütün gece bunu düşündüm. sonra anladım. ondan sonra güzel bir uykuya dalıp, seni hiç düşünmedim. ne anladım biliyor musun?
will hunting- hayır.
sean - sen sadece bir çocuksun. ne konuştuğunu bile bilmiyorsun.
will hunting - teşekkür ederim.
sean - bir şey değil. boston'dan hiç çıkmadın.
will hunting - hayır.
sean : sana sanat soracak olsam bana okuduğun kitapları satmaya kalkacaksın. michelangelo hakkında çok şey biliyor musun? çalışmalarını, politik etkilerini, papayla ilişkilerini, cinsel tercihini, bütün çalışmalarını söylersin. ama Sistine Kilisesi'nin kokusunu söyleyemezsin. çünkü oraya gerçekten gidip o güzel tavana bakmadın. görmedin...
sana kadınları sorsam neleri sevdiğin hakkında bir sürü şey sayarsın. belki bir iki kere yatmışsındır da. ama bir kadının yanında uyanmanın ve mutlu olmanın ne olduğunu söyleyemezsin. zorlu bir çocuksun. sana savaşı sorsam sheakspeare'den bahsedersin, değil mi? "bir kere daha yaklaşıyoruz dostlar." ama hiç savaş görmedin. en yakın dostunun kafası kucağında son nefesini verirken sana nasıl baktığını görmedin.
sana aşkı sorsam sonelerden alıntı yapacaksın. ama bir kadının karşısında hiç tamamen savunmasız kalmadın. sana gözleriyle hükmedecek birini görmedin. tanrının seni cehennemden kurtarması için indirdiği melek olduğunu düşünmedin. onun meleği olmak nasıl bir şey bunu da bilmiyorsun. bir aşkı sonsuza dek paylaşmayı. her şeye rağmen. kansere rağmen. bir hastane odasında iki ay boyunca elini tutarak sabahlamak ne demek bilmiyorsun. doktorun gözlerine baktığında “ziyaret saatleri” kuralının anlamsız olduğunu görmesi ne demek bilmiyorsun.
gerçek kayıp ne bilmiyorsun. çünkü hiçbir şeyi kendinden daha fazla sevmedin. birini bu kadar sevmeye bile cesaret edememişsindir.
sana bakınca kendine güvenen bir entelektüel görmüyorum. ürkek bir velet görüyorum. ama sen bir dahisin. bunu kimse inkar edemez. kimse senin derinliklerini anlayamaz. sırf bir resmimi gördün diye hakkımda her şeyi bildiğini sanıyorsun. hayatımı yorumladın. yetimsin değil mi?
sırf oliver twist'i okudum diye hayatının ilk dönemlerinde neler hissettiğini anlayabilir miyim?
bu seni anlatır mı? şahsen umurumda bile değilsin. senden bir şey öğrenemem. sen kim olduğunu anlatmak istemezsen sırf kitap okudum diye seni anlayamam. anlatırsan ben varım. ama sen istiyor musun? söyleyebileceklerinden korkuyorsun.
sıra sende şef.
dahimizin bu sahneden sonra kalakalması, dumur hali hobbbba dedirtiyor insana. bir de laf öyle sokulmaz böyle sokulur der gibiydi psikolog Sean abimiz.

Das macht uns arm bei allem Reichtum, daß wir nicht allein sein können, daß die Liebe in uns, solange wir leben, nicht erstirbt
İşte bu, dostum! Bu, bizi bütün zenginlikler içinde yoksul kılan: yalnız olamamamız: içimizdeki sevginin, yaşadığımız sürece, ölüp gitmemesi.
(Johann Christian Friedrich Hölderlin)
|