Alıntı:
Hadi ya, bilimsel veriler mi yaşamın savaş olduğunu ispatlıyor yoksa sen, bilimsel metodlarla elde ettiğin bilgiyi tanımlayıp/ad verip ortaya çıkan duruma mı savaş diyorsun.
Bilmiyor musun, bilimin ürettiği/elde ettiği bilgiler nötrdür, sadece bilgidir,onlara anlamı senin sahip olduğun dinsel inanç ya da felsefi görüş verir.Lütfen, bilim adamı her şeyinden soyutlanarak bilgi üretir deme.O illüzyon,buna inanmamız için üretilen, bilgiye kendi çıkarları için anlam yükleyenler tarafından dayatıldı bize.
Teşekkür ederim sorduğum sorunun cevabını daha önceden verdiğin için.Sadece bir anlığına sıyrıl doğrularından ve tekrardan bak.Doğru dediğin şeylerin ne kadarı doğru ne kadarı sen ona doğru dediğin için doğru(bir an olsun bile sıyrılamayacağını biliyorum doğrularına doğru demeye devam ettiğin sürece)
|
Bakın, bunu defalarca yazdım bir üstteki iletimde, ama görüyorum ki hala anlaşılmamış.. Konu daha iyi kavransın diye, tek yerde değil en az 3 yerde birden yazdım.. Bilim tabii ki yaşam savaşı diye bir şey olduğunu söylemiyor(!), ancak bizim bazı bilimsel yöntemlerle elde ettiğimiz veriler var.. Örneğin daha yaşamın ilk başında, milyonlarca sperm hücresi bir yarış içerisinde.. Milyon tane spermden, sadece bir tanesi, en hızlı, en güçlü, en delici ve en iyi yön bulucu tek bir sperm hedefine ulaşıyor ve diğer milyon tane sperm hücresi yok oluyor.. Ormandaki bir geyik sürüsünü ele aldığımızda, olası bir aslan saldırısında, bacakları en zayıf olan geyik yok oluyor, diğer güçlü geyikler hayatta kalıyor ve kendi genlerini bir sonraki nesle aktarabiliyor.. Aynı şekilde, aslanlarda da bu durum aynı.. En iyi avcı aslan karnını doyurabilirken, onun kadar iyi olmayan diğer aslan açlıktan yok olabiliyor.. Veriler bundan ibaret ve çoğaltabiliriz de.. Bilim adamları, tek hücreli canlılardan tutun, insan gibi komplex canlılara kadar olan bu duruma bir ad koyma gereksinimi hissetmişler.. Ve yaşam savaşı adını koymuşlar.. Veya yaşam mücadelesi.. Siz isterseniz tüm bu verileri değerlendirdikten sonra, farklı bir ad koyun önemi yok.. Önemli olan ‘yaşam savaşı’ denildiğinde ne anlamak gerektiğidir.
Bunlar sadece benim doğrularım değil.. Söylediğim gibi ben bilimsel bilgiye inanan biriyim.. Bilimsel bilgiye inanma sebebim ise, tüm bu olan biteni, verilerin değerlendirmesinden çıkan sonuçları hayatımın her köşesinde görüyor olmamdır.. Bilimsel bilgi tek yönlü de değildir, nerdeyse her kuramın bir alternatif kuramı vardır.. Ama doğru kabul edilen kuram, en çok delil ve veriye dayanan kuramdır.. Kuram hatalı olabilir, değiştirilme gereği hissedilebilir, biz bu seferde değiştirilen verilere inanmalıyız.. Çünkü bilimsel bilgiler ne dogmadır ne de biz körü körüne inanıyoruz.. Bir kuramı çürüten kişiyi alkışlarız ve yeni oluşturulan kuramı geliştirmeye çalışırız.. Gelişmiş ülkelerin neden bu kadar geliştiği de, bu şekilde anlaşılabilir.
Demişsiniz ki, bilgiye kendi çıkarı için anlam yükleyenler vardır.. Elbette vardır, Türkiye’de de faaliyetini sürdüren Adnan Hoca, bunun en büyük kanıtıdır.. Ama bu insanın yazdığı zırvalıkların(!) neler olduğunu da çok iyi biliyorum.. Defalarca sahtekarlıklarına, hatalı çevirilerine denk geldim.. Bu yüzden ben bu insanlara bilim adamı bile demiyorum.. Gerçek bilim adamları, bilgiyi kendi çıkarı doğrultusunda aktarmaz.. Veriler ne ise, onu aktarır.
Alıntı:
|
Koyunun korkmamasını geyiklerin darmadağın olmasıyla bağdaştır sonra koyunun korkma çeşidini tapınma yapmaması ile anlamlandır zihninde.O zaman koyunların gerçekten insanlar gibi korkmadığını!gözlemlersin.
|
Koyunlar tabii ki de insanlar gibi korkmazlar.. Bunun nedeni de söyledim, görece gelişmiş beyindir.. Her üç canlıda, doğal ortamlarında var olan sesten, çok farklı bir ses duymuşlardır.. Ve ister istemez, metabolizmaları etkiye tepki vermiştir.. Ama insanda bir fark olan gelişmiş beyinleri, insanları daha farklı bir ritüel yapmaya zorlamıştır.. Kendine zarar veren bu güçlere karşı bir ritüel yapmak, evrimsel süreç içerisinde neredeyse bir zorunluluktur.. Kısa bir alıntı yapmak istiyorum okuduğum bir kitaptan.. Dilerseniz bilgilenmek için okuyabilirsiniz.. Eğer sorun hala anlaşılmadığıysa tekrar sorabilirsiniz.
‘’Bir XVIII. yüzyıl düşünürü, Volney (Constantin François, Comte de Chasseboeuf, 1757 1820), gök ölçüsünün hikayesini kendi açısından; şöyle anlatıyor: İlk insanların hiçbir düşünceleri yoktu. Önce kollarını, bacaklarını kullanmasını öğrendiler. Gittikçe; babalarının deneylerinden yararlanarak geliştiler. Yaşama araçlarını sağlama bağladıkça zekaları, ilkel gereksemeler (ihtiyaçlar) zincirinden kurtularak dolayısıyla anlamalara; sonuç çıkarmalara (istidlallere) yöneldi. İnsan zekası, giderek, soyut bilgileri kavramak gücünü de kazandı. Yeryüzünde kendilerinden başka birçok varlıklar kaynaşıyordu, bu varlıkların çoğu karşı gelinmez nitelikte güçlüydüler. Ateş yakıyor, gök gürlemesi ürkütüyor, su boğuyor, yel sürüklüyordu. Uzun yıllar bu etkilerin nedenlerini düşünmeden katlandılar. Bütün bunların neden böyle olduklarını anlamak isteyen ilk insan şaşkına döndü. Sonra, şöyle düşünmeye başladı:
1. Onlar kendisinden güçlü, kendisine üstündüler. Tanrı düşüncesinin temeli budur. Kimileri acı, kimileri tatlı etkiler uyandırmaktadırlar. Acıyla etkileyenlerden korkuyor, onlardan uzaklaşmak istiyordu. Tatlıyla etkileyenlere umut bağlıyor, onlara yaklaşmak istiyordu. İşte korku ve umut, gök ölçüsünün bu ilkeleri, böylece doğdular. Kendisi nasıl bir başkasını itmek isteyince itebiliyorsa onlar da yakmak isteyince yakabiliyorlardı. Şu halde onlarda da kendisininki gibi bir irade, bir zeka olmalıydı. İşte Tanrılık irade, Tanrılık zeka düşüncesi böyle başladı. Kendisine kötülük etmek isteyen bir soydaşının önünde nasıl alçalıyor, ona nasıl yalvarıyorsa, ötekilerinin önünde de alçalabilir, onlara da yalvarabilirdi. İşte ilk yere kapanış, ilk dua. Yoluna engel olan dağa yer değiştirmesi için yalvarırken onu düşüncesinde varlıklaştırdığının, ilk düşünce varlıklarını yaratmaya başladığının farkında bile değildi. Kendisinden güçlü, kendisine üstün olan bu düşünce varlıkları pek çoktular, şu halde evren, sayısız Tanrılarla doluydu (politeisme). Bunların kimisi iyilik ediyordu, kimici kötülük. İyilikle kötülük, iyilikçi ruhlarla kötülükçü Tanrılar böylece doğdular. İşte ilk insanların dini böyle başladı
(İlk sistem: Fizik güçlere tapmak).’’
Düşünce Tarihi – Orhan Hançerlioğlu
Alıntı:
|
Bunda ciddisin değil mi?Gelişmiş beynim geyik beyni kadar işlemiyor ve ben şartlar kötü gittiği için geyik beyinli! geyikler gibi göç edip daha yaşanılır alanlar bulmuyorum onun yerine tanrı icat edip ona adaklar sunarak onu kandırıyorum.Neolitik öncesi ya da sırasında insan sayısı da hani binlerle ifade edilmezken, geyikle birlikte göç etmiyor, pratik çözümü tanrılar üretmekle buluyorum muhteşem beynimle.Kim beyinsiz,geyikler mı insanlar mı?Hala insanlar ha.
|
Sizin gibi düşünen bir insanın, nasıl bu kadar düz mantık olabileceğini aklım almıyor.. Ben ilk yazımda neler yazdım, siz bana neler yazıyorsunuz.. Tanrı fikrinin sizin söylediğiniz gibi pat diye ortaya çıkmadığına önemle vurgu yaptım.. Tabii ki insanlarda, ilk önce göç etme yolunu seçmişlerdir.. Çünkü bulundukları ortama adapte olamamışlardır.. Ve geçen bunca zaman süresince neden gök gürüldediğini ve neden yıldırımların düştüğünü düşünmüşlerdir.. Ve tekrar söylüyorum, bu durum pat diye tanrı fikrini ortaya atmamıştır.. Kendisine zarar veren ve kendine yarar sağlayan güçler olarak ikiye ayırmasını sağlamıştır.. Aslına bakarsanız tanrı fikri bile evrimsel süreç içerisinde insana yarar sağlayan bir icattır.. İnsana, geleceğe umut ile bakmasını sağlamıştır, belli konularda extra güç sağlamıştır ve görüş ayrılıkları nedeniyle oluşan dinler de ise, insanlar aynı görüşten olmak üzere bir arada yaşamayı ve bir sinerji ortamı elde etmeyi öğrenmişlerdir.. Neyse konu bu değil zaten, ama tanrının icadının insana kısa vadede ne kadar yarar sağladığını araştırabilirsiniz.. Bu konuda Richard Dawkins’in ortaya attığı ‘’Mim Teorisi’’ vardır.. Netten kısa bir araştırma yapıp öğrenebilirsiniz.. İnsanın çözüm bulma yeteneği ile geçirdiği milyonlarca yıllık bir dönemden bahsediyoruz.. Lütfen bu kadar üstünkörü düşünmeden önce, konu hakkında bir şeyler okuyun.
Alıntı:
|
Bilginin bilimselliği için hangi kriteri kullanıyorsun da elde ettiğin birkaç veri ışığında yapının tamamını tanımlıyorsun?Bilimsel doğrulama yöntemi ile sınanan bilginin bilimsel olduğunu kabul eden pozitivizmin anlayışından başka, yanlışlama yöntemlerinden habersizsin anlaşılan.
|
Burada benim bahsettiğim durum yanlış anlaşılmış sanırım.. Özelden genele olan değerlendirmelere, tümevarım, genelden özele olan değerlendirmelere ise tümdengelim diyoruz bildiğiniz gibi.. Russell’ın sadece hristiyanlığı araştırıp da, dinler şöyledir böyledir diye yorum yapması tabii ki de yanlıştır.. Ama bir takım dinleri değerlendirdikten sonra, din kavramı üzerine eleştiri yapmasını ben haklı buluyorum.. Kendi röportajında da okuduğumuz gibi, bir çok tanrı ve dinden bahsediyor.. Ve araştırma yaptığını da bu şekilde anlayabiliyoruz.. Benimde bir çok din üzerine araştırmalarım var ve böylece din üzerine bir değerlendirme yapma hakkına sahip olabiliyorum.. Zaten dünyada var olan dinler çok fazla çeşitlilik göstermez.. Semavi sayılan dinler ve ruhani oluşumlu dinler olarak ikiye ayrılır, din dediğimiz kavram.. İki ana başlıkta, bir çok dini incelediğimizde, hepsinin ritüeller hariç, birbirinin aynısı olduğunu görürüz..
Bana bu sitede ikidir pozitivist yakıştırması yapılıyor.. Ben pozitivist değilim, ilk önce bunda anlaşalım.. Benim düşünce yöntemimin, hangi kısmında sorun olduğunu bir takım mantıklı argümanlar sunarak söylersen, kendimi değiştirir ve sana da teşekkür ederim.. Ama sen pozitivistsin, hatalısın şusun busun diyerek kimse kimsenin fikirlerini çürütmüyor burada.
Alıntı:
Russell’ın incelediği insan hangisi,neandertal mi,sapiens mi,java adamı mı?Mahallesindeki kilisenin düzenbaz papazı mı,ilk yıldırımda ödü patlayan İngiliz Protestan esnafı mı?Freud’un söylediği insanı mı?İslamın söylediği insanı mı?Bu arada ne zamandan beri dünyanın her yerinde ortak bir insan tanımı vardı da,Russell bu insan tipine bakarak dünyada yaşayan milyarlarca insanı aynı kefeye koydu?
Sahi yeri gelmişken sorayım (Russell’ın incelediği olmasına gerek yok) İNSAN nedir,elinde bir tanım var mı?
|
Ben 1988 yılında doğdum ve bu yıldan itibaren 50-60 yıl yaşarım sanıyorum.. Benim insanı incelemem ve değerlendirmem, ne java adamı ne neandertal ne de başka bir şeydir.. Ben yaşadığım yıllar boyunca çevremde gördüğüm insanı değerlendiririm.. Ve siz bir şey söyliyim, tüm insanlar aynıdır.. Küçük küçük farklılıklar hepimizde vardır tabii ki.. Ama evrimsel süreç içerisinde, genlerimize kısmen kodlanmış bir durum söz konusudur.. Ve insan genleri nedeniyle birbirine aşırı derecede benzemektedir.. Siz Nietsche okumuş bir insansınız ve bana göre Nietsche, insanı en iyi tanımlayan edebiyatçılardan biridir.. Tek bir şey söylemek gerekirse, ‘gen bencildir’ (Bu söz aynı zamanda Richard Dawkins’in bir kitabının ismidir ve şiddetle tavsiye edilir) .. Ve genlerimizden dolayı insan da bencildir.. Bazı insanların ilgi alanları farklıdır, ve yukarıda söylediğim genelleme onlar için pek doğru değildir.. Ben java adamını bilmem ama(!) bu konu hakkında araştırma yapan bilim adamları mevcuttur, java adamını onun yazdıklarıyla öğrenirim.. Ben neandertal adamını bilmem ama(!) bu konu hakkında araştırma yapan bilim adamları mevcuttur.. O insanın kitabını okurum ve bilgilenirim.. Bu yüzdendir ki, hurafeye olan inanç ile bilime olan inanç arasındaki farkı artık ayırt etmemiz gerekiyor.. Size bilimin gerçekleri söylemeyeceğini, yıllarca aşılamaya çalıştılar.. Kim tarafından?? .. Yürekten veya başka bi yerden inanmak gerektiğini savunan şarlatanlar tarafından.. Ve şimdi dünyayı o şarlatanlar yönetiyor, ne kadar ironik öyle değil mi?? .. Umarım söylediklerimiz, biraz da olsa fikrinizi değiştirebilir.
Alıntı:
|
Doğada saygı var denmedi zaten,doğaya saygı ile yaklaşılması dendi.Saygı, geyikten beyinsizce! davranan insanın ürettiğidir ve üretilen, üretenin kendi insiyatifi ile tanımlanır/anlamlandırılır,tıpkı şu anda dünyada doğru diye dayatılan her doğru çeşidinin yaptığı gibi.Egemen söylem, tabiata düşman gözüyle bakan batılı dünya algılayışının ürettiği bilimsel anlayış değil de ,Aborjin yaşam tarzı olsaydı, bu defa, doğa ile insan savaşmaz,karşılıklı birbirlerini etkilerler denirdi.O zaman da kavramların içeriği ve altı illaki evrimsel açıklamalarla doldurulma ihtiyacı duyulmazdı.Burjuva biliminin ürettiği ile dünyayı tanımlarsan doğa elbetteki sana düşman gözükür.
|
Burjuva bilimi, batı dünya anlayışı, egemen söylem.. Bir de ortodoxin bilim anlayışı deyin tam olsun, ister misiniz?? .. Öncelikle bilmediğiniz konularda yorum yapıyorsunuz.. Evrimin en büyük savunucularından biri, Marx’tır.. Ve Marx’ın, neden evrimi savunduğu ile ilgili bilgi edinin.. Doğa ile insan savaşmaz(!), doğa bana veya başkasına düşman gözükmüyor (!) .. Sapla samanı karıştırmışsınız siz.. Ben, bazı insanlar zayıf insanlardır ve öldürmek gerekli veya buna benzer şeyler söylediğimi hatırlamıyorum.. Kimseye karşı her hangi bir düşmanlığım vs de yok.. Ayrıca insan saygıyı vs üretmez.. Saygının fizyolojik bir temeli vardır.. Ve savunma iç güdüsünden kaynaklanır.. Kapitalist sistem ve sömürü, evrimsel sürece taban tabana zıttır.. Evrimsel sürece uygun olan şey, bir arada ve paylaşarak yaşamaktır.. Bireysel haz veren durumlardan çok, grup halinde çalışmak ve bir sinerji ortamıyla hep birlikte karlı çıkmaktır.. Ama asıl önemli olan ‘’bireysel kardır’’ .. Bireysel kar ise, ancak toplumsal karı maximize ederek elde edilir.. Komünizm gibi bir ekonomik sistem ve yaşam biçimi, evrime paralellik oluşturur.. Asıl egemen sistem, bahsettiğim bu dünya görüşünün tam karşısında duran bir sistemdir.. Sömürgeciliktir.. Lütfen söylediklerimi biraz özümsemeye çalışın.. Çünkü altı doldurulmamış her yorum, mantıklı argümanlar ile desteklenmiş diğer yorumlar karşısında yok olmaya mahkümdur.