BERTRAND RUSSELL İle Din Üzerine Söyleşi
DİN
WYATT---- Sizin hiç dini duygularınız oldumu Lord Russell ?
RUSSELL-- Oldu, oldu. Ergenlik çağımda, eni konu dindardım. Belki matematik dışında, her şeyden çok dinle ilgilenmekteydim. Dinle ilgilenmem beni, ona inanmam için bir neden varmı sorusuna götürdü-ki dinle her ilgilenenin aynı sonuca vardığı pek söylenemez. Ben üç sorun üzerinde durdum. Öyle geldiki bana, tanrı ölümsüzlük ve özgür insan iradesi(cüzi irade) en önemli üç sorundu ve bunları ters yönden birer birer inceledim, özgür insan isteminden başladım, adım adım ilerleyerek, bunların hiç birine inanmak gerekmediği sonucuna vardım. Bunun beni çok sarsacağını sanmıştım, ama, tuhaf değilmi, hiç de öyle olmadı.
WYATT---- Bu üç şeyden hiçbirine inanmak gerekmediği düşüncesine nasıl vardınız ?
RUSSELL-- Özgür insan istemi konusunda ileri sürülenleri yeterli bulmadım ve hâlâ da bunların inandırıcı olmadığı kanısındayım. Ama düşündüm ki maddenin bütün devinimlerini dinamik yasalar yönettiği için, insanın konuşurken dudaklarının oynamasının önceden ayarlanması gerekir, o kadar ki söyleyeceği sözleri değiştirme gücü olamazdı. Bunun sağlam bir kanıt olduğunu sanmıyorum ama, o zaman bana inanılır gibi gelmişti.
Ölümsüzlüğe gelince , ha bakın, bedenle ruh arasındaki ilişki ne olursa olsun, bu ilişki herkesin sandığından daha da derindir. O kadar ki, beden çürümeye başladığı zaman, ruhun yaşamakta devam etmesi düşünülemez. Tanrıya gelince, onun varlığına inananların, ileri sürdükleri bir çok kanıtlar varsada, ben düşündüm ve hâlâ da öyle düşünüyorum ki, bunların hiçbiri geçerli değildir ve Tanrının varlığına inanmak isteği olmasa, kimse bu kanıtları kabul edemezdi.
WYATT---- Fizik yasaları "cüzi irade" diye bir şeyin olamayacağını ortaya koyar diyorsunuz. Ne demektir bu, anlamıyorum.
RUSSELL-- Evet delikanlılık çağımda böyle düşündüğümü söylemeliyim. O zamanki düşünceme göre, fizik yasaları gereği, ilk nebula halinden bu yana, maddenin bütün devinimleri önceden belirlenmiştir. Söylenen her söz de bu yasanın içine girer. Böyle olunca, diyorumki ilk nebula çağında, bay filanın, her durumda söyleyeceği söz fizik yasalarınca saptanmıştır. Bu demektirki, bay filan söyleyeceği hiç bir sözü özgür iradesi ile söyleyemez.
WYATT---- Sizce Tanrı diye bir şeyin olmadığı kesinmidir ? Yoksa,Tanrının varlığı ispatlanmışmı değildir sadece ?
RUSSELL-- Böyle bir şeyin olmadığı kesindir demiyorum, hayır. Diyorum ki, Olympos tanrıları veya Norveç tanrıları için durum neyse, Tanrı için de odur. Olympos ya da Valhalla tanrıları da var olabilir. Var olmadıklarını ispatlayamam ama, bence Hıristiyan Tanrısının var olması, öbürlerinin var olmasından daha olası değildir. Hepsinin varlığı bir olasılıktan öteye geçmiyor bence.
WYATT---- Sizce din, etkileri açısından yararlı mı, zararlımı ?
RUSSELL-- Etkilerinin çoğu, tarih boyunca zararlı olmuştur bence. Gerçi Mısır rahipleri takvimi bulmuşlar, ay ve güneş tutulmalarını önceden kestirebilecek kadar izlemişlerdir. Bunlar bence yararlı etkilerdir. Ama etkilerin çoğu kötü olmuştur kanımca. Kötü olmuştur çünki, dinin buyruğu ile insanlar, iyice kanıtlanmamış şeylere inanmak zorunda kalmışlar; ve bu, herkesin düşüncesini bozmuş, eğitim sistemini bozmuş ve bence, tam bir ahlak sapkınlığına yol açmıştır. Neyin doğru, neyin yanlış olduğu üzerinde durulmaksızın bazı şeylere inanmak doğru, bazı şeylere inanmakta yanlış sayılmıştır. Genel olarak, dinin büyük zararları olduğu kanısındayım. Din tutuculuğu ve eski alışkanlıklara bağlılığı Tanrı buyruğu haline getirmekle büyük ölçüde zararlı olmuştur; insanlar arasındaki hoşgörüsüzlüğü ve kinleri yüceltip, beslemekle dahada zararlı olmuştur. Özellikle avrupada, dinin doğurduğu hoşgörüsüzlük korkunç ölçülere varmıştır.
WYATT---- Özgür düşünceyi engelleyen bir çeşit düşünce sansürü olduğu kanısındamısınız ?
RUSSELL-- Evet, bu kanıdayım. Demek istiyorum ki, dünya yüzünde herhangi bir okulu, erkek yada kız okulunu alırsanız alın, göreceksiniz ki, hepsinde bir çeşit inanç aşılanmaktadır. Hıristiyan ülkelerde bir çeşit inanç, komünist ülkelerde bir çeşit inanç. Her ikisinde de bir şey öğretilmekte ve öğretilen şeyin doğruluğu tarafsızca incelenmemekte; bir yandaki çocuklar, öbür taraf üstüne düşüncesini, kendiliğinden bulmaya alıştırılmamaktadır.
WYATT---- Çağlar boyunca, insanlarda bir din gereksinmesi yaratan nedir ?
RUSSELL-- Her şeyden önce korkudur, sanıyorum. İnsan kendini güçsüz hisseder daha çok. Onu korkutan üç şey vardır. Biri Doğa'nın yapabileceği şey. Doğa onu yıldırımla çarpabilir ya da bir depremle yok edebilir. Öteki, başka insanların ona yapabilecekleri şey. Bir savaşta onu öldürebilirler. Üçüncüsü ki dinle pek ilgilidir, durgun bir zamanında yaptığına pişman olacağı şeyler. Bu yüzden, bir çok insan büyük bir korku içinde yaşar. Din de bu korkulara pek fazla kapılmasına yardım eder.
WYATT----Ama din kurucularının buyurdukları bu değildir her zaman.
RUSSELL-- Hayır ama, din kurucuları ile -dinlerin kurucuları demek istiyorum- artlarından gidenlerin öğrettikleri arasında pek az ilişkiler vardır, pek az gerçekte. Bir örnek verelim. Gördüğüme göre, asker kişiler Doğu devletleri(Doğu bloku) ile olan çatışmalarda Hıristiyan inancına pek önem veriyorlar. Onlara bakılırsa, Hıristiyan değilseniz savaşta güçlü olamazsınız. Ama ben, İsa'nın Dağdaki vaazını okudum ve içinde H.bombasını öğütleyen bir sözcük, tek bir sözcük bulamadım.
WYATT---- Evet ama, öyleyse siz dinin bugünde hala zararlı olduğunamı inanıyorsunuz ? Demek istiyorum ki, eleştirdiğiniz şeyler geçmişle ilgili. Bugün için ne diyorsunuz ?
RUSSELL-- Dün neyse, bugün de o. Verdiğim H. bombası örneği eski bir hikaye değil, keşke öyle olsaydı. Bence bugünkü din, kiliselerdeki durumuyla, dürüst düşünceyi köstekliyor aslında ve hiç de önemli olmayan şeylere önem veriyor. Onun önem ölçüsünün tümüyle yanlış olduğu söylenebilir.
WYATT---- Buna bir örnek verebilirmisiniz ?
RUSSELL-- Verebilirim elbette. Roma İmparatorluğu çökerken, kilise uluları buna hiçde aldırış etmiyorlardı. Başlıca kaygıları, bakireliği korumaktı. Onlarca önemli olan buydu.
WYATT---- Ne yaptılar, peki ?
RUSSELL-- Halka din öğütleri verdiler. Orduların sınırlara dayanması, vergi sistemlerinde reform yapılmaması onları ilgilendirmedi. Din kuralları onlarca, kendi İmparatorluklarının yaşamasından daha önemliydi. Onun için bugün de, insan soyunun çökebileceği bir sırada, görüyorum ki, kilise uluları suni döllenmeyi önlemeyi, hepimizi birden yok edecek olan bir dünya savaşını önlemekten daha önemli sayıyorlar. Bence, bu, önem ölçüsünde ne büyük bir aldanma olduğunu göstermeye yeter.
WYATT--- Evet ama, dinlerin eğitimi yaymada bazen bir hayli yararlı olduğunu kabul etmez misiniz? Örneğin, Birmanya gibi, başka hiç bir sisteminin kullanılmadığı yerlerde, Budist rahipleri yoksulları eğitmekte bir hali iş görmemişlermidir ?
RUSSELL-- Evet, olabilir. Benediktenler de bu yolda hayli yararlı olmuşlardır, ama zararlı olduktan sonra.Önce hayli kötülük etmişler,sonra da birazcık iyilik.
WYATT---- Kimi insanlar, inançsız, dinsiz olamayacaklarını, onsuz yaşamın zorluklarına karşı koyamayacaklarını sanıyorlar. Onlara ne dersiniz ?
RUSSELL-- Böyle düşünenler bir çeşit korkaklık gösteriyorlar, derim. Bu korkaklık başka alanlarda ayıp sayılır. Ama din alannda oldumu, korkaklık övülüyor. Bense, hangi alanda olursa olsun, korkaklığı övemem.
WYATT---- Peki ama, neden korkaklık diyorsunuz buna ?
RUSSELL-- Yaşamla, şunsuz ya da bunsuz savaşamazsınız demek korkaklıktır. Herkes yaşamın kendisine verdiği olanaklarla yaşam savaşına girmek zorundadır.Yüreklilik, bir bakıma budur.
WYATT---- Sizce insanların kendi sorunlarını Tanrı'ya, bir papaza ya da bir din kuruluşuna yüklemeleri, bu sorunlarla kendi başlarına savaşmamaları korkaklıkmıdır ?
RUSSELL-- Evet. Dünyanın içinde bulunduğu çık tehlikeli durumu ele alalım. Bana boyuna gelen mektuplarda hep "Tanrı dünyayı korur" diye yazıyorlar. Ama Tanrı geçmişte hiç korumadı, yarın ne diye koruyacakmış, anlamıyorum.
WYATT---- Ama din insana zararlı ise, insanlar neden hep bir dinlerinin olmasını istiyorlar ?
RUSSELL-- İnsanlar istemiyorki ! Kimi insanlar istiyor. Onlarda dinlerinin olmasına alışmış olanlardır. Örneğin, kimi memleketlerde halk sırık üstünde yürür ve sırıksız yürümekten hoşlanmaz. Din de tam böyle bir şeydir. Kimi memleketler alışmıştır buna. Ben Çin de bir yıl yaşadım ve gördümki, orta halli Çinlilerin herhangi bir dine inandıkları yok. Öyleyken Hıristiyanlar kadar mutlu olabiliyorlar. Hatta, kötü koşullar içinde oldukları düşünülürse, Hıristiyanlardan daha mutludurlar bence.
WYATT---- Ama bir Hıristiyana sorsanız, Çinliler Hıristiyan olsalar daha mutlu yaşarlar, der.
RUSSEL-- Bence bunun doğruluğu hiç de ispatlanmış değildir.
WTATT--- Ama, insan kendi dışında bir inanç nedeni aramazmı ? Kendinden büyük sandığı birine inanmak istemez mi ? Bu, sadece bir korkaklık ya da başkasına güvenme sorunu değil, onun uğrunda bir şeyler yapmak isteği de olabilir.
RUSSELL-- İnsanın kendinden büyük nice şeyler daha var. Herşeyden önce ailesi, sonra ulusu var, sonrada bütün insanlık. Bütün bunlar bir tek insanın kendinden büyük şeylerdir. İçimizde doğabilecek iyilik duygusunu doyurmamıza bunlarda yeter.
WYATT---- Din kurumlarının insanlığı hep pençesi altında tutacağınımı sanıyorsunuz ?
RUSSELL-- Bu bence, insanların kendi toplumsal sorunlarını çözümleyip çözümlememelerine bağlıdır. Büyük savaşlar ve büyük baskılar sürüp giderse, çoğu insanlar mutsuzluk içinde yaşarsa, din de sürüp gider herhalde. Çünkü, benim gördüğüm kadarıyla, Tanrının iyiliğine inanç, olan bitenlere ters düşmektedir. Tanrının iyiliğini gösteren hiç bir kanıt yokken ortada, halk inanıyor buna. Ama her şey yolunda gittiği zamansa, inanması gereken inanmıyor, Tanrının iyiliğine. Onun için diyorum ki, halk toplumsal sorunlarını çözerse, din ortadan kalkar. Ama çözümleyemezse, o zaman ortadan kalkacağını sanmam. Buna geçmişten örnekler bulabilirsiniz. 18. Yüzyılda, herşey yolundayken, okumuş yazmış insanların çoğu dine bağlı değildiler, serbest düşünceliydiler. Ama Fransız devrimi olunca, bazı İngiliz aristokratları serbest düşüncenin insanı giyotine götürdüğü kanısına vardılar. Serbest düşünceyi bir yana bırakıp, hepsi koyu dinci kesildi. Böylece, Victoria dönemi başladı. Aynı şey Rus devriminde de oldu. Rus Devrimi halkı ürkütü, malları mülkleri ellerinden gidecek sandılar ve Tanrıya inanır oldular.
WYATT---- Sizin ve benim, ölünce yok olup gideceğimize inanıyormusunuz ?
RUSSELL-- İnanıyorum elbette. Başka türlü olması için bir neden yok. Ölünce beden dağılıp gidiyor biliyoruz bunu. Beden dağıldıktan sonra, düşüncenin yaşamını sürdürmesi için bir neden göremiyorum.
NOT : Bu bölüm Bertrand Russell'ın 1950 Nobel edebiyat ödülünü aldıktan sonra televizyonda yaptığı konuşmalardan alınmıştır. Copy paste değildir, kitaptan aktarılmıştır. Hatalar için özür dilerim . ENFEKSİYON
|