Tekil Mesaj gösterimi
  #2 (permalink)  
Alt 06-07-2008, 21:06
kurtulush kurtulush isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Arıza
 
Üyelik Tarihi: 19-06-2008
Mesajlar: 274
Exclamation Yirmi Yılın Ardından:

Yirmi Yılın Ardından:
“Siborg Manifestosu ve Feminist Figürlerin Akrabalığı Üzerine Kısa bir Değerlendirme”

Donna Haraway
Çev. Güçsal Pusar

Okumayı ve yazmayı savaş halindeki dünyalar içinde öğrendim. İkinci Dünya Savaşı’nın son yıllarına yakın doğdum, Soğuk Savaş sırasında büyüdüm, yüksek lisansa Vietnam Savaşı sırasında başladım ve bu kısa giriş yazısını da ülkemin Irak’ı işgali sırasında hazırlıyorum. Bunlar olan bitenin sadece kısa bir listesi. Bu savaşlar kişisel. Onlar beni ben yaptılar. Beni -beğensem de beğenmesem de- bana miras kalan zorunlulukların içine attılar. Savaş halindeki bu dünyalar, (siborg ve benzeri -ç.n.) feminist figürler arasındaki akrabalığı daha berrak bir gerçeklikle içine yazmaya çalıştığım canavarın karnıydı. Umudum, işaret edilen bu figürlerin, bilimkurgunun hayalinde benim “başka bir yer” olarak adlandırdığım daha yaşanabilir bir alana doğru, bize yol göstermeleridir.
Figürler, umutları ve korkuları biriktirir, olasılıkları ve tehlikeleri gösterirler. İster hayal ürünü ister olgusal olsun, figürler, insanları öykülerin içinde tutar ve onları tarihe bağlar. Öyküler, ideolojilere nazaran her zaman daha cömert ve daha geniş kapsamlıdır; bu durum benim en büyük umutlarımdan biri. Tarihlerin ve öykülerin yadsınması yerine nasıl yaşandığını bilmek istiyorum. Ne kınamanın ne de kutsamanın söz konusu olduğu bir ruh hali içinde hem miras alınmış hem de alışılmamış akrabalıkların nasıl eleştirel bir şekilde yaşandığını öğrenmek istiyorum. Sonlanan tarihler yerine devam eden öyküler kurmaya nasıl yardım edileceğini öğrenmek istiyorum. Bu anlamda, benim sözünü ettiğim akrabalıklar; üyelerini birbirine yabancı kılmış ve çizgileri ağlara, ağaçları meydanlara ve soyağaçlarını ilgi gruplarına dönüştürmüş olsa da soyun devamının muhafaza edilmesi hakkındadır.
Benim sözünü ettiğim akrabalıklar, dünya ve kendi bedenimiz ile paylaştığımız gösterişli mekanik, organik ve metinsel mevcudiyetlerden yapılmıştır. Bu mevcudiyetler, kibirli yaşamlar ile doludur ve bu mevcudiyetleri temel olarak insan biçiminde veya insan merkezci bir şekilde tasavvur etmek ciddi bir yanlış olacaktır. En azından tüm failleri, tüm aktörleri insan değildir. Hakikaten, eğer küçük ama etkili kitabında Bruno Latour beni hiçbir zaman modern olmadığımız konusunda ikna etseydi, kesinlikle bizim hiçbir zaman insan olmadığımıza da inanırdım.
Yine de, bana göre, insanlar en azından önemli bir anlamda ortaktır: Biz, hepimiz Homo Sapiens biyolojik türünün üyeleriyiz. Bu bizi katı bir biçimde bilimin, tarihin, her şeyin kalbi olan doğanın içine sokuyor. Dahası, ben biyolojiye aşığım –söylem ve varlıklara, bilme yollarına ve bu pratikler aracılığıyla bilinen dünyaya. Biyoloji her şekilde insafsızca tarihsel. Tarihin nerede bitip evrimin nerede başladığına, genlerin nerede durup çevresel etkenlerin nerede harekete geçtiğine, nerede kültürün sözünün geçip doğanın boyun eğdiğine veya nerede bunun tam tersinin gerçekleştiğine dair bir sınır yok. Bunun yerine doğakültürlerin (naturecultures) sonsuzluğa uzanan kaplumbağa üstünde kaplumbağaları var. Kendisini biçimlendiren tarihlerin bir toplamı olan ve Batılıların daimi olarak oluşan şeyleri birbirinden ayrı bireyler (individual) olarak adlandırdığı ama Melanezyalılar’ın belki de öngörüyle içlerinde farklılıkları barındıran birbirleriyle ilişkili çoğulluklar (dividual) olarak tanımladığı her varlık, -hepsi ama hepsi- bir tuz tanesi kadar değeri olan bir genom bile, bulaşıcı olayların birbirlerini geçici olana bağladıkları bir buluşmadır.
Bazen, yazdığım makaleleri tekrar okuduğumda, aynı metni yirmi defa yazmış olduğum hissine kapılıyorum. Tüm bu metinler Batı kültürünün derinlerine inen miras alınmış ikiliklerin bir ya da öteki yönünü ele alıyor. Tüm bu ikilikler, felsefenin sınırlarından veya dini ayinlerden kaçıp kendilerini, silahların, devletlerin, ekonomilerin, sınıflandırmaların, ulusal parkların, müzelerdeki sergilemelerin, mahrem bedensel pratiklerin ve daha birçok şeyin içine eklemlenmiş olarak buluyorlar. Tüm yazdıklarım, bu yoldan sapmaya, onları tersine çevirip daha geniş olduğu sanılan bütünlükler içinde eritmeye değil, onun yerine daha çok bu iki parçalı, ikili tuzakların üzerinde gezinmeye kendini adamıştır. Bu metinler, mecazlar, kinayelerle doludur. Bu da şüphesiz, bana her zaman aksi varlıklar gibi gözüken sözcüklere yönelik kötü huylu bir sevgi beslememden kaynaklanıyor. Ama mecazlar, sadece 21. yüzyılın kısır ortamına tat katmaktan daha çok şey yapıyorlar: Mecazlar, yoldan sapıyor, eğer şanslıysak düz anlatımı ebediyen erteliyor ve bir anlam yaratmak için her daim seyahate hazır olmamız gerektiğini açık açık ortaya koyuyor. Mecazlar, ölüme meydan okuyan yahut ölüme tapınan ve topyekûn savaşa meyleden bir kültürün çevresinden geçen yoldan sapmak ve bizim maddi-semiyotik gerçeklikte ne kadar kırılgan, ölümlü ve ilginç varlıklar olduğumuzu hatırlatmak için bir yöntem.
Meta-plazma benim bugünlerdeki en sevdiğim mecaz. Yenilemek, yeniden biçim vermek anlamına geliyor. Ben yazdıklarımın, akrabalık bağlarının nasıl daha sevecen ve alışılmamış bir dünya yaratmaya yardımcı olabileceğini öğrenmek için ortopedik bir pratik olarak okunmasını isterim. Bana, modernizmin şafağında akrabalık ve tür arasındaki şiddetli oyunu zaman zaman düşündüren Shakespeare olmuştur. Shakespeare’in modernler tarafından okunamadığını anladığı tüm kozmik bağlantıların, ne insan ne de modern olanlar için Öklid dışı geometride izinin sürülebileceğini, akrabalık ve türü şimdi nasıl konumlandıracağımı bana öğreten, feministlerden, ırkçılık karşıtlarından, bilimcilerden, bilginlerden, genetik olarak oynanmış laboratuar farelerinden, siborglardan, köpeklerden, köpek halkından, vampirlerden, yeni milenyumun alçakgönüllü tanıklarından, yazarlardan, moleküllerden ve hem yaşayan hem de doldurulmuş maymunlardan oluşan benim tuhaf (queer) ailemdi.
Yazdığım metinler genellikle aynı zamanda sevdiğim şeylere karşı öfkeleniyor. Yazdıklarımın tümü, bilim ve feminizmin, ırkçılık karşıtlığı ile bilim araştırmalarının, biyoloji ve kültürel teorinin, kurgunun ve olgunun bir arada yaşaması, bir arada varolması gerekliliği davasında ısrar etmektedir. Öfke, olguların veya kurguların “kişisel” görüş veya “çok kültürlü” farklılıkların kökeni olduğu anlamda, bir görecelilik değildir. Tamamen tersi. Relativizmin ve realizmin sömürgeci epistemolojik ikilikleri, sevginin ve öfkenin ruhuna doğru mecazi bir yoldan sapmaya ihtiyaç duyar. Anarşistler bu türden şeyleri biliyorlardı ve anarşistler can sıkıcı ateşkesler yapmak yerine var güçleriyle bu bilgiye sahip çıktılar. Kurulmuş birçok düzensizliklerin yüzüne karşı “yukarıdakilerden hiçbiri” demenin alıştırmasını yapmaya ihtiyacımız var. Bu başka bir yer olabilir. Elbette bir ütopik fantezi veya görececi bir kaçış olarak değil, ama dünyanın hayatta kalması için siborgların ve tanrıçaların da buna dahil olduğu bir akrabalık grubunu bir araya getirmek için gerçekleştirilen ve herkesin el birliğiyle çabaladığı çok yoğun ve (kimi zaman da eğlenceli) bir çalışmadan doğan bir başka yer olabilir bu.
Yazdığım metinlerde ilgimi yöneten mevcudiyetlerin birçoğu, savaşın yeniden üretici araçları tarafından doğurulmuştur. Belki tüm bunların başı da siborgtur. Siborg Manifestosu, sadece benim bilgisayarda yazdığım ilk metin değildi; o aynı zamanda Reagen döneminin ilk yıllarında, eş zamanlı olarak hepsi doğru ve gerekli gözüken imkansız şeyleri bir araya getirmenin çaresiz bir çabasıydı. Manifesto sibernetiğin üzerine gülerken veya ondan dolayı kıyameti koparırken, tehlikeli bir dönemde, sistemler-vahşice-ilerliyor acil durumunu dile getirme çabasıydı. Sevgi ve öfkenin terbiyesini unutan çok fazla insan, manifestoyu, daldan dala atlayan, esrik bir teknoloji övgüsü olarak okudu. Oysa bana göre, Siborg Manifestosu, Socialist Review için yazılmış, eleştirinin nasıl yapılacağı üzerine düşünmeye çalışan, savaşı ve onun neslini hatırlayan, eko-feminizm ve teknobilimi aynı bedende birleştiren ve zalim kökenlerinden kaçan imkanları genellikle onurlandıran, bir hayli ölçülü bir sosyalist-feminist beyanattı. Yine de birçok okuyucu, kendi gösteri sanatları, bilimsel çalışmaları ve feminist teorileri için manifestonun mutasyon geçirmiş ve tutarsız siborgunu kullandılar.
Dediğim gibi, siborgu 80’li yılların ortasında, Reagen’ın Yıldız Savaşları’ndan bahsettiği bir dönemde gündeme getirmiştim. Oysa bugün ikinci Bush’un dünya üzerindeki tüm karbon ve su tabanlı doğakültürleri tehdit ettiği bir dönemde, siborg artık yeterli değil. Feministler, ırkçılık karşıtları ve sosyalistler daha yaşanabilir dünyalar için bir umuda sahip olmak istiyorsak her zaman kolektif bir hareketi denemek gerektiğini savunmuşlardır. Bu anlamda, Siborg Manifestosu’ndan, bugünlerde üzerinde çalıştığım Yoldaş Türler Manifestosu’na doğru yönelişim, bir sosyalist-feminist savaş karşıtı girişimi yeniden ortaya koyma ve kolektif bir harekete hizmet etme çabasından ileri gelmektedir. Belki de aynı metnin bundan sonra da tekrar tekrar yazılmaya ihtiyacı vardır. Zira yazılar her zaman yeni bir dünya inşa etme teknolojileridir.

Alıntı: davetsiz misafir bilimkurgu çizgi roman ve eleştiri dergisi ilkbahar 2005 ss. 21-22
Alıntı ile Cevapla