Türkiye'ye Şeriât gelir mi ?
Bu soruyu sorar geçeriz. Kimilerimiz bazen üzerinde anâlitik yorumlar yapar. Fakat mevzu kısa konuşulsa da, derinlemesine incelense de pek bir sonuç çıkmaz. Bir sonra ki filme merâk ve zemin hazırlamak için sonucu askıda kalan korku filmleri gibi hep çözümsüzlük üretilir. Bu çözümsüzlük cehlimizden midir, yoksa birileri mi böyle olmasını istemektedir, bunu anlayabilmiş değilim.
Dini hayat prensiplerini bir yaşam biçimi olarak kabulden ziyade, günün ve senenin belli vakitlerinde Allah'a ibadet olarak algılamış insanların çoğunlukta bulunduğu; bu ön kabûlü dahi olması gerektiği biçimde bir eğitim ile değil de, ana-babadan ve çevreden alan insanların yaşadığı bir ortamda, bırakın şeriat idâresinin gelmesini (Ş) si bile görülmez. Çünki din sadece ibadet boyutu ile alıganmaktadır. Bu bile "yarım-yamalık" tır aslında. Hristiyan öğretisi -Her ne kadar katolik kilsesi farklı düşünse de- daha ziyade kişisel ahlâka müteallik esaslar ile ahiret hayatına dair umdeler üzerinde durur. Bu nedenle Orta çağ da Kilise babalarının kişisel tasarruflarını din kisvesine sokarak kurdukları saltanat, bilimsel gelişme ve aydınlanmanın tesiriyle çabucak yıkılabilmiştir. İslâm ülkelerinde dini yönetimlerin batıda olduğu gibi siyasetten uzaklaştırlması çabalarının geç sonuç vermesi, müslümanların cehaletinden ziyade mevcut siyasi yapının tartışma götürmez biçimde başlangıcından beri dini temellere dayandırılmış olmasındandır. Ayrıca İslâm hukukuna sonrdan yamanmış saltanat idâresinin de, bu sürecin devamındaki etkisini göz ardı etmemek lâzımdır. Katolik anlayışında ki "Hata yapmaz"(!) kabul edilen Papaların saltanatlarını sürdürmek için ürettikleri din makyajıyla kamufle edilmiş kişsel ihtiraslar, İslâm da dinsel müeyyidelere dayanmaz. Yönetim erkinin islâm dışı dayatmaları, güç kullanması ve toplumun eğitimsizliğini kullanması ile gerçekleşir.
Muaviye'nin, Hz. Peygamberin ahirete irtihalinden sonra mevcut yönetim erkini kendi soyuna katmak için verdiği mücadele, şimdiki bazı "Âlim"(!) zevâtın "İçtihad" olarak gizlemeye çalıştığı İslam dünyasının kalbine saplanan fitne-fücur, haksız ve adâletsiz olarak elde ettikleri yönetimlerini meşrulaştırmak için Emevi soyundan olanların övüldüğü "Hadis"(!)ler, İslâmi temellere dayanmaz. Emevilerin hakimiyetlerini sürdürebilmek için uyguladıkları baskı ve şiddet politikaları, yalan ve asılsız iddiaların "Hadis" görüntüsünde insanlara dayatılması ve bu dayatmanın taraftar bulabilmesi için toplumun cahil bırakılması gereği, Emevi hanedanı ve ardıllarının uzun süre hâkimiyet sürmelerini sağlamışsa da, maalesef bu cehaletin sorumluluğunun da, pâk ve temiz dinimiz ile mazlum müslümanların boyunlarına bir iftira yaftası olarak asılmasına sebep olmuştur. Halbu ki Hz. Ömer Halife olduğunda Mekke'de ki müslümanları bir araya toplayıp, "Bende bir eğrilik görüseniz ne yaparsınız ?" diye sorduğunda içlerinden bir mücahid elindeki kılıcı havaya kaldırıp, "Önce güzellikle uyarır mani olmaya çalışırız. Değişmezsen seni bununla düzeltiriz." diyebilmiştir
Bu, sıradan bir karşı çıkış değildir. Ülkemizde bir ilçe kaymakamının yanına dahi "bin destur" ile ancak çıkılabilirken, bir müslümanın Halife'ye bu şekilde hitab edebilmesinin temelinde sağlam bir iman ve gerçek bir dini eğitim yatar. Halifeye karşı bu kadar rahat konuşulabilmesi, -Hele de Hz. Ömer'e- dudak kıvırıp geçilebilecek bir mevzu değildir. İslam, Allaha Kulluğu sadece ibadetlere bırakmamıştır. Müslümanca yaşamanın neler olduğu genel hatlarıyla belirtilmiştir. Bu nedenle bir memlekete şeriat idaresi gelmesi, Câmi cemaatinin sayısal artışından anlaşılmaz. Nitelikli çoğunluk lâzımdır.
Kaldı ki, insanlar kendilerine inandıkları gibi yaşama fırsatı tanıyan devletleriyle kavgalı olmazlar.Gerektiğinde başını örtüp okuluna- işine gidebilen İslâmi inancını rahatça yaşayabilen fertler, yönetim erki için bir tehdit oluşturmazlar. Hatta günümüz şartlarında dengeleri sarsmadan, inanmayanların özgürlük alanını sınırlamadan inanları da menun edecek seviyede uygulanabilecek bir inanç özgürlüğü ile donatılmış demokrasi anlayışı, herkes içinen iyisidir
Peki o zaman bizdeki "Aydın"(!) lâikçiler bunları bilmezler mi ?
Menfaat/siyaset tasmasını boyunlarına takıp efendilerinin hoperlörlüğüne soyunan ve genellikle sürekli göz önünde bulunan piyon tiplerin bu ince noktaları kavrayacaklarını sanmıyorum. Bu tipler her ne kadar insanı hayrete düşürecek sözler söylemiş veya davranışlar sergilemiş olsalar da, bu yaptıkları ya sütre arkasındaki efendilerinden ezberdir, ya da kurnazlıklarındandır. Biz çoğu zaman kurnaz insanla akıllı insanı ayırd edemeyiz.
Perde arkasındaki zevât biliyor ise, neden hala insanları "Öcü geliyor" der gibi şeriât ile korkutumaya çabalamaktadır ?
Bunu geçekten çözebilmiş olsaydım, emekli bir öğremen olarak vaktimin büyük çoğunluğunu bilgisayar karşısında geçirmez, bir işe yarardım. Fakat sadece bu husus da kısa olarak tahminimi aktarabilirim. Mustafa Kemâl ve Laiklik, -Son zamanlarda Ulusalcılık- maskesiyle müslümanlara her türlü baskı, eziyet ve aşğılamayı reva görenlerin, bir "Şeriât idâresi"(!) nin kendileri için yakın tehdit oluşturmadığını bizden iyi bildiklerini ve gerçekte müslümanların bu hallerine dahi tahammül edemiyecek kadar İslâm dan nefret ettiklerini düşünüyorum. Müslümanın hayatından çekip aldıkları her kaide, bunların kazanç hanesine yazılmaktadır. İslâmı bir din olarak toplum hayatından bütünü ile çekip alabileceklerini düşünmezler zâten. Hatta bu işlerine de gelmez. Fakat kendilerinin yeniden dizayn ettikleri bir "İslâm"(!) anlayışı amaçlarına ulaşmada son derece etkili olacaktır.
Bunlara, “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” denildiğinde, “Biz ancak ıslah edicileriz!” derler. Bakara Sûresi 11. Ayet

Ahlaki temeli sağlam olmayan bir toplum, -ruhunda arta kalmış barbarlık duygusunun da tesiriyle- soyguncularına karşı hayranlık duyar.
Andre Maurois
Konu Erdoğan tarafından (14-06-2008 Saat 13:49 ) değiştirilmiştir..
|