Tekil Mesaj gösterimi
  #8 (permalink)  
Alt 04-02-2007, 23:05
dorleon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
dorleon dorleon isimli Üye şimdilik offline konumundadır
T.C_1923
 
Üyelik Tarihi: 03-02-2007
Nerden: Eskişehir - Lefkoşa
Yaş: 25
Mesajlar: 179
Amerikan Tiyatrosunda, Arthur Miller'in 'Satıcının Ölümü' ...

Kerim Dündar


Kahramanın Ele Alınışı Açısından Karşılaştırmalı Bir Değerlendirme :

Amerikan Tiyatrosunun önemli yazarları arasında yer alan Arthur Miller ve Sam Shepard' ın sözü edilen oyunlarındaki kahramanın ele alınışı açısından yapılacak olan değerlendirmeye geçmeden önce, Amerikan Tiyatrosunun tarihsel gelişimine ve bu gelişimin nasıl bir altyapıyla gerçekleştiğine kısaca değinilmesi yararlı olacaktır.

Amerikan Tiyatrosunun tarihine ilişkin incelemelere bakıldığında, insanları gibi tiyatrosu da Avrupa kökenli olarak kabul görmektedir. Yaşamsal boyutta koloni dönemini arkada bıraktıktan çok sonra, ancak I. Dünya Savaşı sonrasında Amerikan Tiyatrosu'nun gerçek kimliğini bulduğu bilinmektedir. Zaten Amerikan Tiyatrosu tarihi, bir ülkenin siyasal yaşantısıyla tiyatrosu arasındaki ilişkinin en canlı biçimde ortaya konulan bir örneği olarak kabul edilmektedir.

Amerikan Tiyatrosunun biçim açısından Avrupa, özellikle de İngiliz tiyatrosundan esinlenmiş olmasına karşılık, özgün Amerikan tavrını, idealini, geleneğini ve çelişkilerini yansıtmaktaki ustalığı da kaçınılmaz bir gerçeklik olarak ortaya konulmuştur. İşte bu noktada, karşımıza gerçekten sağlam temeller üzerine kurulu olan bir tiyatro yapısı ve bu yapıyı en iyi biçimde kullanan iki yazar çıkmaktadır.

Arthur Miller : Çağdaş Amerikan Tiyatrosu'nun en büyük oyun yazarlarından birisi olarak gösterilmektedir. Henrik İbsen ile doruğuna erişmiş olan Avrupa gerçekçiliğinin son ve güçlü halkası olarak değerlendirilmekte, bu akıma yeni bir soluk getirdiği kabul edilmektedir. Arthur Miller, Amerikan tiyatrosunda Clifford Odest'in öncülüğünü yaptığı toplumsal dram eğiliminin en usta yazarı sayılmaktadır. Toplumsal dram, bireysel ve toplumsal sorunların birbirine bağlı olarak ele alındığı oyunlara verilen ad olarak tanımlanmaktadır.
Toplumsal Dram: 'Toplumsal ilişkilerini incelemekle yetinmeyen insanın derininden kopup gelen gereksinimleri ortaya çıkaran ve bu gereksinimleri toplumsal bağlamı içinde ifade eden dram türüdür'. Arthur Miller toplumsal düzeni eleştirdiği için, ülkesinde bir yandan saygı ve hayranlık, bir yandan ise kuşku ile izlenmiş bir yazar olarak tanınmıştır. Siyasi ve sosyal eğilimli bir edebiyatı savunurken, eserlerinde çağdaş Amerikan toplumunu da insafsızca yargılamaktadır. Miller'ın oyunları uzmanlarca ' Toplumsal içerikli ' oyunlar olarak nitelendirilirken, yazara göre buna verilmesi gereken ad ise ' Toplumsal dram ' olarak belirtilmektedir. Miller'ın oyunlarında, kişinin özel gerçeği ile toplumun gerçeği arasında sıkı bir bağlantı kurulmakta, bir yandan bireysel derinliklere inilirken, bir yandan da toplumsal sorunlara değinilmektedir. Miller Antik Yunan tragedyası ile çağdaş gerçekçi dram arasında bir karşılaştırma yoluna gitmekte ve Antik Yunan tragedyasında toplum ile bütünleşmiş insanın ele alınışına karşın, Çağdaş Amerikan dramında topluma yabancılaşmış bireyin ele alındığını göstermektedir. Antik Yunan tragedyası, toplumun dramını bireyde yoğunlaştırarak yansıtma yoluna giderken, Amerikan tiyatrosunun başlangıçtan beri izlediği yol ise, toplumdan kopmuş, düş kırıklığına uğramış, toplumun değer yargılarıyla çelişen bireyin konumunu ele almak olmuştur. Endüstrileşen toplumda insan, ileri teknolojinin kurbanı olurken, karşımıza yazgısına meydan okuyan trajik bir kahraman olarak değil, giderek güçsüzleşen bir konumda çıkmaktadır. Makinenin gücü karşısında önemini yitiren insan aynı zamanda manevi gücünü de yitirmektedir. Çağdaş toplumda baskın olan artık ahlak değerleri değil, meta ile ilgili değerlerdir. Bu noktada ise, insan ve insana ilişkin değerler giderek yok olmaya yüz tutmaktadır. Her yönü ile gücünü yitiren insan yazgısına ve de bir başka anlamda yeni egemen değerlere ne kadar baş kaldırırsa kaldırsın, artık o özlenen trajik etkiyi yaratamamaktadır. İşte bu noktada, Arthur Miller Amerikan dramında hep bu güçsüzlüğün ve umutsuzluğun dile getirilmesine karşı çıkmaktadır. Çünkü asıl olan insanı trajik boyutuyla ele almaktır. Miller'a göre bu yazarlık görevidir. İnsanın insan olma, toplumun bir üyesi olma gereksinimini dile getiren oyunlar yazılmalıdır. Çağdaş toplumsal tragedyanın kahramanı, tıpkı eski Yunan'da olduğu gibi toplumu ile bütünleşmiş, onun doğal bir üyesi olmuş birey olmalıdır. Ruhsal özellikleri ile politik ilgileri birbirinden ayrılmadan, bir bütünleşmeyi sağladıktan sonra doğal kişiliğini bulmak üzere hareket etmelidir. İşsizlik, yoksulluk, hastalık, açlık gibi engellerle kösteklenmeden yaşamın anlamını bulmalı ve trajik değeri olana eğilmelidir.

Miller'ın oyunlarında, insanın toplumun içinde verdiği onurlu bir yaşam savaşı ve bu uğurda ölümü bile göze alışı vardır.İnsanın dramı maddi değerlere karşı açtığı savaşımda ortaya çıkar. Küçültülen ve yok sayılan insan, toplumda bir yeri, bir işi, bir değeri olsun istemekte, insanca yaşamanın yolunu aramaktadır. Bir nesne gibi değil de, bir insan olarak değerlendirilmek için kendini kurban etmeye hazırdır.
Arthur Miller, savaş sonrası Amerikan toplumuna olduğu kadar, Amerikan tiyatrosu'na da sorumluluk duygusunu aşılamaya çalışmıştır. Çünkü ona göre Amerikan toplumu, toplumsal, siyasal ve ekonomik bilinçten yoksundur. Miller, yabancılaşmış Amerikan insanının çekişmelerini yoz ve saptırılmış yorumlardan kurtararak, gerçekleri göstermeye yönelmiştir. Yaşadığı toplumda herkesin, toplumsal sorumluluk duymasını, onun gereğince hareket etmesi gerektiğini, çünkü yaşadığı durumuyla suçlu olduklarını, suçlu oldukları için de kendi gerçeklerini ahlakçı bir açıdan ortaya koymaktan korktuklarını belirtiyor. Birey öncelikle kendisiyle hesaplaşmalı, çünkü bu yolla yaşadığı yanlışlıkları giderecek ve kendi tragedyasını oluşturacaktır. Çünkü, oluşan bu tragedya ile, insanlığını yeniden elde edecek, verdiği savaşla sarsılmaz bir iradeye sahip olduğunu, olanak ve olanaksızlık arasında bir denge kurulabildiğini görecek ve insanın mükemmelliğe inanışıyla kendisine bir çıkış yolu bulabileceğini anlama olanağını yakalayacaktır. İşte Miller bu insanlık anlayışıyla, Amerikan orta sınıf insanı ile tragedya arasındaki bağlantıyı kurmuştur. Miller, toplumun değer yargılarındaki çelişki nedeniyle hata yapan ve bunalıma düşen bireyin ruhsal durumunu oldukça iyi gözlemlemiştir. Düş kırıklığına uğramış kişinin iç çatışmasını, kendisi ile hesaplaşmasını ustaca yansıtmıştır. Toplumun ahlak sorununu bireyin psikolojisinde yoğunlaştırarak yansıtmak dramatik tiyatro biçiminin de etkili bir yöntemi olarak bilinmektedir.

'Arthur Miller, bu günün tragedyasını getirmek isteyen bir yazardır. Küçük adamın acısını, onun trajik yanını toplumsal koşullar içinde inceler. Yazara göre, tragedya, insanın kendi kendini adil bir yolda değerlendirmeye zorlamasındaki sonuçtan doğar. Klasik tragedyada izlenen, trajik kahramanın yüksek rütbeli oluşu ve soylu niteliği, yazara göre ancak ' tragedyanın dış biçimine bağlı kalmaktır.' Tragedyanın özü, rütbeleri, unvanları ortadan kaldırdıktan sonra ortaya çıkan insanla bu insanın belli toplum düzenlerine olan ilişkisiyle belirlenir. Trajik öz birtakım soyut ya da metafizik değerlerin bulunması değildir. Trajik olan, yaşamın bir zorunluluğudur. Bu öyle bir zorunluluktur ki, insanın yaşadığı düzen içinde kendini yaratmasını ve kendini tanıtmasını getirir'.
Arthur Miller'ın belli başlı oyunlarını ise şöyle sıralamak mümkün:
Talihli Adam (1944) Vichy Olayı (1965)
Merkez Noktası (1945) Bedel (1968)
Bütün Oğullarım (1947) Dünyanın Yaratılışı (1972)
Satıcının Ölümü (1949) Bir Halk Düşmanı-İbsen'den Uyarlama (1951)
Cadı Kazanı (1953) Düşüten sonra (1964)
İki Pazartesi Anısı (1955) Köprüden Görünüş (1955)

Sam Shepard : Çağdaş Amerikan Tiyatrosu'nun önemli oyun yazarları arasında yer almaktadır. Sam Shepard'ın oyun yazarlığı hakkındaki en temel bilgileri, yine onun tarafından kaleme alınmış olan makalelerden almaktayız.
'Müzik, resim, heykel, sinema gibi diğer biçimlerden edindiğim yönelimlere göre oyun yazmayı keşfetmeye çalışıyorum. Tiyatro için yazdığımı her an aklımda tutuyorum. Tiyatro yazmayı kendi yaşam serüvenlerimi sıraladığım bir ev gibi görüyorum. Nereye gideceğime dair mümkün olduğu kadar az bilgiyle başlıyorum. Sahne olan boş bir alana bir resim, bir ses veya bir renk sokuluyor ve bana bir tür öykü anlatılıyor. Dilin, şeytanları ve melekleri gizleyen ve karakterleri dokunulmaz kılan bir maske olduğunu hissediyorum. Oyundaki bu arayış, yaşamımızdakiyle aynıdır - bu güçleri bulmak, onlarla yüzyüze gelmek ve esrarı sona erdirmek. Döküntülerin ortasında parlayan imajlar beni çekiyor. Bir geyiğin gözlerinde parlayan otomobil farları gibi'.

İşte Shepard oyun yazarlığına ilişkin özelliklerini bu noktalarla belirtmektedir. Ancak bunun yanısıra bir de Shepard'ın oyun yazarlığında mitlerle ilgilendiği de bilinmektedir. 'Mit, herşeye aynı anda seslenir. Özellikle de duygulara. Mit'ten kastım biraz esrar duygusudur ve mutlaka geleneksel bir formülde olması gerekmez. Benim için bir karakter, sırlardan oluşan bir bileşimdir'.

Gerçekten de gerek oyun kişileri, gerekse olay örgüsü açısından bu sözü edilen esrarı Shepard'ın tüm oyunlarında görmek mümkündür. Oyunlarındaki kimi karakterler zaman zaman eleştirilse de, izleyiciye ani sürprizler, heyecanlar, şaşırtmalar hazırlaması onun tipik bir özelliği olarak bilinmektedir. Kendi yaşam tarzında olduğu gibi, oyun yazımında da, kurallara veya estetik entelektüel kaygılara bağlı kalmamaktadır. Bunun en önemli nedenlerinden birisi, onun kendi içinde tutarlı ve kendine özgü bir yaşam felsefesine sahip oluşudur. Oyun kişilerinde, yaşama karşı daima değişik bakış açıları yakalandığı görülür. Ancak bunu yaparken bir karakteri öne çıkartma, onun üzerinde yoğunlaşma ve olayları onun etrafında geliştirme gibi sabit bir tutkusu olmadığı da önemli bir gerçekliktir. Sonuçta oyun kişileri sırayla başrol konumuna gelirken, aynı zamanda da hepsi birer yardımcı rol niteliğindedir.

Çok yönlü bir kişiliğe sahip olan Shepard, değişik sanat biçimlerini tiyatroya uygulamak için girişimlerde de bulunmuştur. Özellikle sinemadan çok etkilenen Shepard'ın oyunlarındaki imaj zenginliği, gündelik yaşamda sık sık rastlanan basit eylemleri tiyatro sahnesine taşımadaki yaratıcılığı, onun sınırsız gözlem ve imgelem gücü ile birlikte, diğer sanat biçimlerine duyduğu yakınlık sağlamaktadır.
Shepard'ın oyunlarında öze dayalı derinliğin yanısıra görsel bir zenginlik, dinamik bir aksiyon, canlılık ve esneklik olduğu kaçınılmaz bir gerçektir. Bu aksiyon her zaman teatral olarak kabul edilen bir aksiyon olmayabiliyor. O güne kadar dramatik olabileceği varsayılmayan hareketleri sahne üzerine getirerek, bu anlamda dramatik aksiyonun sınırlı tarifini kırmıştır.

Shepard tüm tiyatro yapmak isteğini de dile getiriyor, 'Çünkü tüm Tiyatro, bizim çevremizde her yerde var ve formal tiyatronun amacı bunun böyle olduğunu göstermektir. Diğer bir deyişle, tiyatronun amacı, gerçekte bir tiyatroda yaşadığımızı göstermektir'. Shepard içinde yaşadığımız tiyatroyu bize gösterirken genellikle dramatik tiyatro biçimi kullanmaktadır. Ancak onun kahramanları, içinde bulundukları trajik durumu pek fazla ciddiye almaz gibi davranmaktadırlar. Oyun kahramanları, oyunun hem içinden, hem de dışından seyreder gibidirler. Onun dramatik anlayışı tam bir kabus olarak nitelendiriliyor. Karakterlerinde hem masumluk, hem de içine düştüğü durumlarda dehşet saçan yapılar olduğu bilinmektedir. Oyunlarında kasvetli bir atmosfer vardır. Gerçek ve gerçeküstü imajlar iç içe kullanılmaktadır. Gerçekleşmemiş düş, fantezi, anı, özlem, mistisizm iç içe yer alır. Yazar mistik etkide belli bir dönem kalmıştır. Amerikan yaşam biçiminden olduğu gibi yararlanır. Oyun kişileri çok belirgin bir biçimde Amerikalı, ancak yazara göre bu kişiler, giderek dünyanın her yerinde rastlanabilir hale gelmiştir. Oyunlarında anlamsızlığı ve saçmalığı verirken izleyiciyi tamamen yalnız bırakmaz. Az da olsa savunulacak bir takım değerlerin hala var olduğunu belirtirken etik değerleri savunur.

'Shepard'ın bu esrarlı gerilim tiyatrosunda, kahramanlarının içinde yaşadığı çelişkileri, onların ruh durumlarıyla gerçek dünya arasında doğan farkları ve zekice yerleştirilen komedi unsurları, onun trajik komedilerinin mizah yanını oluşturmaktadır'. Ayrıca gündelik yaşamdan aldığı sıradan konuşmalar ve hareketler ona doğallığını kazandırmaktadır. Mitlere olan tutkunluğu oyunlarına yansır ve gerçeklerle mitler çarpışır. 'Böylece mitin gerçekle yüzyüze gelmesi absürd ile kara mizahı ortaya çıkarır.Tragedya ve komedya onun oyunlarında varlıklarını hep sürdürürler'.

Sonuç olarak Shepard, 60'lı ve 70'li yılların Amerikasını tüm çıplaklığı ile gözler önüne sererken Amerikan Rüyası'nın çöküşünü de kendine özgü anlatımı ile dile getirmektedir. Amerikan rüyası ile aile değerlerinin yok oluşu arasında iyi bir bağ kurar. Bununla beraber oyunlarında doğa ve çevrenin yok oluşu, sonuçta da ölümün kapıyı çalışı, kaçınılmaz bir durum olarak karşımıza çıkar. O bir anlamda Amerika'nın yok oluşu ile ilgili bütün sanatsal ya da ticari geleneklerin bir devamı niteliğindedir. Amerikalı eleştirmenler Shepard'ın, ilginç ve heyecan verici bir yazar olduğu konusunda fikir birliğine varmışlardır. Shepard sıra dışı ve başkaldıran birisidir. O aykırı şeyler yapmaktan zevk alan, özgür ruhu bateri çalarak ifade etmeye çalışan, eski vahşi batıyı özleyen, kendine özgü çağdaş bir kovboydur. Kural ve sınır tanımaz kişiliği oyunlarında da kendisini göstermektedir ki bu nedenle, Amerikalı eleştirmenlerce oldukça geç kabul görmüş bir yazardır. Ancak buna karşın Shepard'ın eserlerini genellikle güçlü, vahşi, ürkütücü, alışılmadık ölçüde çarpıcı ve aklın ötesinde etkileyici olarak değerlendirmektedirler. 'Kimileri Shepard'ı sürrealist veya gotik olarak değerlendirirken diğerleri ise, mitleşen bir realist olduğunu belirtiyorlar. Ancak genellikle o kendisini herhangi bir geleneğe bağlı görmeyip daha çok kendi kendini yaratan bir yazar olarak kabul etmektedir'.Shepard üzerine söylenmiş olan en ilginç nitelemelerden birisi de Amerikan tiyatrosu'nun yerinde duramayan atı'dır. Onu eleştirenler için Shepard, daima anlaşılmaz, genellikle kendi bildiğini okuyan ve disiplinsiz bir yazardır. Ancak tüm bu eleştirilere karşın onun teatral büyüsü ve oyunlarındaki doku zenginliği de yine aynı eleştirmenlerce kabul görmektedir. Tüm bu bilgilerin ışığında Sam Shepard'ın oyunlarında yer alan özellikleri dikkate alacak olursak, onun oyunlarındaki ortak özellikleri şöyle sıralayabiliriz:

1- Aile tragedyası.
2- Etik değerler.
3- Suç-günah-lanet.
4- Kimlik arayışı.
5- Rol değişimi- birbirine dönüşüm.
6- Amerikan rüyası eleştirisi.
7- Yabancılaşma.
8- Simgesellik.
9- Komedi unsurları-ironi
10- Biyografik.
11- Çevrecilik.
12- İrsiyet-oğul babayı taşır.

Oyunlarının hemen hepsinde aynı tema ve motifler işlenir. Amerikan rüyasının kabusa dönüşmesi, ulusal mitlerin çürümesi, yaşamda giderek artan mekanikleşme, kökleri arayış, ailenin dağılışı, kırsal kesimlerden büyük kentlere giden bireyin yalnızlığı, yabancılaşma ve kişilik erozyonu gibi.

Shepard köklerini arayan bir yazardır. Çünkü kökenlere sahip olmak bir sürekliliğe ve yaşamını üzerine dayandırabileceği temele sahip olmak demektir. Kökenlere sahip olmamak demek ise, ne yapacağını bilmeden oradan oraya koşmaktan başka yapılacak bir şey demek değildir. Bu nedenle Shepard için edebi ve kültürel kökenin de ne olduğunu bilmek önemlidir. Çünkü o batı'dan gelmiştir. Kökensiz olmak acı verici bir durumdur. Ancak dışarıdan gelenler yaptıkları bir takım işlerle, elde ettikleri ünle, başarıyla, kişiliklerini ortaya koyan bir takım olaylarla bilinçli veya bilinçsizce bu yönlerini örtmeye çalışmaktadırlar. Bu da beraberinde enerjinin sıkıntıya, yeteneğin yetersizliğe, bir ün arayışının kişilik bozulmasına dönüşmesi demektir.
Kimlik ve kökenler Shepard'ta temel arayışı olarak öne çıkmaktadır. Çünkü Amerikan rüyası, ekonomik bir umut, yeni bir kişilik vaadi demektir ve bu da insanın asal değerlerini tamamen yitirmesi için yeterlidir. Rüya gerçekleşse bile gerçekte köksüzlük kaçınılmaz bir gerçeklik olarak bireyin karşısına çıkmaktadır. Oyunlarında ayrıca şiddetten de söz etmek olasıdır ancak bu şiddet oyun içinde oyun gibi kurulur, saldırıların hiç birisi ölümle sonuçlanmaz, tıpkı çizgi film mantığındaki gibi gelişir acıtmaz ancak yürekten etkiler. Shepard'ın oyunlarında müzik önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle de rock müziği. Ancak bunun yanısıra, modern caz, country, western ve folk müzik de yer almaktadır. Shepard her zaman bu müzik öğelerinin, oyunlarındaki diyaloglar kadar önemli olduğunu vurgulamaktadır. Çünkü oyunlarındaki müzik, bilinç akışının ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilmektedir.

Ahepard'ın oyunlarında, düzeni değiştirmeye çalışan belirgin kişiler ya da politik bir karşı çıkış görülmemektedir. Oyunlarında, geleceğe dair güzel umutlar, hümanizm, insanın gücüne ve iyiliğe inanan bir yapı vardır.

Anbir kez Off-Broadway Drama Obie ödülünü alan Sam Shepard'ın belli başlı oyunlarını şöyle sıralamak mümkündür:

Aovboylar (1965), La Turista (1967), Çılgın Köpek Ezgileri (1971), Aç Sınıfın Laneti (1977), Gömülü Çocuk (1978), Vahşi Batı (1980)


Arthur Miller'ın 'Satıcının Ölümü' adlı oyunu ile Sam Shepard'ın 'Vahşi Batı' adlı oyunlarının kahramanın ele alınışı açısından karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi:

Arthur Miller'ın Satıcının Ölümü adlı oyunu 1940'lı yıllarda büyük değişim ve gelişim içinde olan Amerika Birleşik Devletleri'nin New York ve Boston kentlerinde geçer. Herşeyin para, başarı ve saygınlık olduğu toplumda bireyin yaşam savaşı ve inandığı değerler uğruna yok oluşunun öyküsüdür. Satıcının Ölümünde bireyin ruhsal bunalımından yola çıkılarak, toplumun önemli bir sorunsalına dikkat çekilmektedir. Bu insanları başarısızlığa iten nedenler nelerdir, uygulamadaki kusurlar mı, yoksa uygulamaya yön veren yöntemlerin uyumlu bir değerler bütününe dayandırılmamış olması mı?
Arthur Miller bu oyunda, hem Amerikan toplumunun yüzeysel başarıya fazla değer vermesini eleştirmekte, hem de toplumda sağlam ahlak değerlerinin yaşadığına inandığını belirtmektedir. Ancak toplumda bir yandan başarının kazançla ölçülmekte oluşu, bir yandan insanın onurlu yaşamı ve çalışma duygusunun yüceltilmesi kişinin iç dünyasında bir çelişki doğurmaktadır.

Miller'a göre onur duygusu doğal olarak bireyde bulunur. Yazar, bireyi toplumdan soyutlamadığına, toplumla bireyi iç içe düşündüğüne göre, bu onur duygusu, toplumun paylaştığı ortak bir değerdir.
Oyunda orta halli bir Amerikan ailesinin kesinlikle budalaca bir duygululuğa doğru gelişmeyen, tamamıyla insanca istekleri ve yaşamlarından kesitler aktarılır. Oyunun kahramanı Willy Loman, Amerikan kapitalist düzeninde iş gücünü yitirmiş, zamanını doldurmuş bir satıcıdır. Amerikan toplumunda yaşayan bir bireyin başarılı sayılması için gerekli değerler peşinde koşmuş, ailesini de bu yönde kanalize etmeye çalışmıştır. Doğru bildiği yoldan sapmamış, hiç taviz vermemiş, kimseden emir almadan başına buyruk çalışmaya alışmıştır. Ama başarıya giden yolu bir türlü bulamamıştır. Seyyar satıcılıktan yıprandığı gün ise artık kendisini tamamen hayal dünyasına kaptırır. Bu renkli ve gelecek dolu hayaller kaskatı gerçeklere çarptıkça dağılır ve yok olur. Aslında karısı onun içine düştüğü bunalımı anlamaktadır ama ömrünce o kadar ümitle bağlandığı oğulları kendisini beceriksizlikle suçlamış, onunla sürekli çatışma içine girmiş ve babasının yıkımını çabuklaştırmıştır. Aslında Willy Loman'ın yapamadıklarını oğulları yapmalıydı ve yaşamdan intikamını onlar almalıydı. Ama aslında suçlu olan yine kendisiydi, çünkü ileriye yönelik ektiği tüm tohumları yine kendisi çürütmemişmiydi? İşte çocuklarının yaptığı da bunları onun yüzüne karşı haykırmaktı. Oyunda Willy Loman, ekonomik düzenin bir satıcıya sağladığı yaşamsal şartlar, buzdolabı taksitleri v.s. gibi nedenler yüzünden yitirilmemiştir. İntihar girişiminde bulunarak hayat sigortasından alınacak olan pirimin ailesine kalacağı düşüncesi de değildir onun yitirilme nedeni. Satıcı, çağın bunalan insanıdır. Onun tragedyası, yaşamının son yirmi dört saatinde içinde bulunduğu bunalımı anlamlandırmasında yatmaktadır. Willy Loman son çıkacağı yolculuktan vazgeçmiş ve geri dönmüştür, bunun nedeni, direksiyona hakim olamayacak kadar yorgun oluşundan, ihtiyarladığından, bitkinliğinden değildir. İçinde bulunduğu mekanın manzarasını ilk kez farketmiştir. Ağaçlar öylesine sık, güneş öylesine ılıktır ki. O tüm yaşamını tıpkı bir ekmek ağacı olarak yitirdiğini ilk kez anlamıştır. Dünyanın bu en büyük ülkesinde genç bir adamken kaybolup gittiğini ve 34 yaşındaki oğlunun da kendisi gibi kaybolmaya başladığını maalesef yeni anlamıştır.

Babasının olumsuz telkinleriyle kendisinde dünyayı ele geçirecek gücü olduğunu sanan Biff spordaki başarılarına karşın, yaşamda apışıp kalmıştır. Kleptomani olgusu onda, işte bu arasında sivrilemediği topluma karşı bilinçsiz bir tepkidir.
Bu oyunda kişisel olarak haksızlığa uğramışlık duygusu ile boşuna yaşamışlık duygusu arasındaki ilişki oldukça açık bir biçimde gösterilmektedir. Sayın Prof. Dr. Sevda Şener'e göre bu boşunalık duygusu bireyi aşan, toplumsal düzende kendisine bir dayanak noktası arayan bir duygudur. Willy Loman'ı düş kırıklığına uğratan yalnızca işinde uğradığı başarısızlık, oğlundan gördüğü anlayışsızlık değildir. O tümü ile yaşamını boşuna yaşadığını sezinlemiştir. Çağın değerler tablosunda ölçü, para, mevki, şan, şöhret oldukça, toplum bu hırsları, medya ve siyaset yolu ile körükledikçe, bunların özlemi onlara erişemeyenleri tıpkı Willy Loman gibi yok edecektir. Yazar oyunda, ruhsal özelliklere ve ahlak değerlerine de değinmektedir. Bireyi, kıskaç içine alan yakın ilişkilerin bunalıma yol açtığını gösterir. Çağın koşulları nedeniyle yakın çevre artık bir dayanışma ortamı olmaktan çıkmış, kişiyi rahatsız ve huzursuz eden bir denetim merkezi haline gelmiştir.

Sam Shepard'ın Vahşi Batı Adlı oyunu, birbirinden çok farklı kişilikleri olan, her yönleriyle birbirlerine zıt iki kardeşin hesaplaşmasını anlatmaktadır. Austin bir senaryo yazarıdır. Lee'ye göre toplumsal konumu daha iyidir. Lee ise yaşamı tamamıyla serserilikle geçmiş bir aylaktır. Başlangıçta her ikisi de yaşam tarzlarından ve kimliklerinden hoşnut görünürler. Ancak oyun geliştikçe roller arası değişim başlar. Kolej eğitimi almış, kültürlü, yetenekli ve seçkin biri olan Austin, içki içmeye ve saldırganlaşmaya başlar. Başlarda saldırgan, sinirli ve aksi olan Lee ise uysallaşarak senaryo yazmaya başlar.
Shepard Vahşi Batı'da gelişen kentleşmeyle birlikte kaybolan değerleri, kendine has yapıları ve büyük kentlerde kimliğini yitiren insanın kendine yabancılaşmasını ve köklerine dönerek kimliğini arayışını anlatır. Oyunun üçüncü kişisi olan film prodüktörü de Hollywood'un ticari bakış açısını sergileyen tek öğedir. Shepard bu oyununda artık Batı diye bir yer olmadığını, zamanla tüketilip yok edildiğini vurgular. Geçmişteki Batıya özlemi dile getirirken oyun bir karakter rapsodisi olarak seçkinleşir. Çünkü Shepard'ın belirttiği gibi oyunun odak noktası karakterlerin konumunun oyun içindeki gelişmesidir. Oyunda yer alan kahramanların isimlerine bakıldığı zaman sıradan olmalarına karşın Austın adının bir otomobil markası olduğunu görürüz. Shepard bir otomobil hayranıdır ve oyunlarında bu özelliğini kullanmaktadır. Yine Shepard'ın kendi yaşamış olduğu bir takım olayları ya da onun yakın çevresinden birilerini de oyunlarında görmek olasıdır. Çünkü Vahşi Batı oyununda yer alan ve çölde yaşayan Lee ve Austin kardeşlerin babası da aslında kendi babasıdır. 'Babam çölde yalnız başına yaşıyor. İnsanlarla uyuşmadığını söylüyor.'

Shepard'ın diğer oyunlarında verdiği değişim Vahşi Batı oyununda da vardır. Kötü iyiye, iyi kötüye doğru değişime uğramaktadır. Bunun nedeni ise, bireyin kendisini yetiştirmemiş oluşu, önce ailesinden sonra çevresinden kopması, toplumun olumsuzluklarından etkilenerek sevgi ve dostluğun yok olduğu bu girdabın içinde yok olmasıdır. Vahşi Batı'da ilişkiler yüzeyseldir. Kardeşler arasında bir yakınlık, bir sıcaklık görememekteyiz. Kardeşler sürekli olarak birbirleriyle tartışır ve birbirlerini iğnelerler. Her ikisinin de yaşamları birbirlerine göre oldukça uç noktalardadır. Kardeş sevgisi yok, aile özlemi ise oldukça azdır. Zaten iyi olmayan ilişkiler film prodüktörünün gelişi ile birlikte artık tamamen çıkar üzerine kurulu. Çünkü o (Saul) tamamıyla dönemin getirisi olan ticaret ilişkilerini iyi bilen tam bir ticaret adamıdır. Onun için varsa yoksa önemli olan kendisine çıkar sağlayacak ne varsa değerlendirmektir. Paranın çok olduğu bir kesimden gelmektedir. Kardeşi kardeşe düşürmek pahasına olsa bile. Para, dolayısıyla meta, artık insanları tamamen yutmuştur. Bu noktada insanlığın yitirilmesine karşın, para kazanılmaktadır. Oyunda yaşanan rol değişimi ile birlikte artık Austin Lee'nin, Lee ise Austin'in yerine geçmiştir. Ancak bundan sonra Lee'nin ne kadar iyi olduğu ise tam bir tartışma konusudur.

Arthur Miller'ın Satıcının Ölümü ve Sam Shepard'ın Vahşi Batı adlı oyunlarının genel karakteristik özelliklerine baktığımızda, her iki yazarın içinde yaşadıkları toplumun sorunlarını en iyi biçimde gözlemlediklerini ve bu gözlemleri doğrultusunda da, toplum düzeni içerisinde gelişen olumsuzlukların ve aksaklıkların, insanları, nasıl etkilediğini ve bunun sonucu olarak da, nasıl bir yok oluşa sürükleyebildiğini ustaca aktardıklarını görüyoruz.

Yazar olarak Miller'ın toplumsal dram konusunda ustalığı gerçekten tartışma götürmez bir konu. Çünkü Miller kişinin gerçeği ile toplumun gerçeği arasında ustaca bir bağ kurmakta, bireysel ve toplumsal sorunları birbirine bağlı olarak ele almaktadır. Bunu yaparken de düzeni ve toplumu eleştiri yağmuruna tutmakta ve yargılamaktadır. Oyunlarında Çağdaş Amerikan dramı ile Antik Yunan tragedyası arasında bir karşılaştırmaya gidiyor. Antik Yunan'da toplumu ile bütünleşmiş bireyin tragedyası var, ve toplumun dramı bireyde yoğunlaştırılarak yansıtılıyor. Oysa ki Çağdaş Amerikan dramında topluma yabancılaşmış birey yer alıyor. Toplumdan kopuk birey, aynı zamanda düş kırıklığına uğramış ve toplumsal değerlerle çelişmektedir. Endüstrileşen toplumda yazgısına meydan okuyan karakter karşımıza çıkacakmış gibi gelirken, tam tersi güçsüzleşen, ezilen ve yok olan bireyi görmekteyiz. İşte bu noktada Miller yalnızca çığlıkları duyulan ve yok olmaya doğru sürüklenen bireyle ilgileniyor. Çağdaş ve toplumsal tragedyanın kahramanı, tıpkı eski Yunan'da olduğu gibi toplumu ile bütünleşmiş, onun doğal bir üyesi olmuş birey olmalıdır. Ruhsal özellikleri ile politik ilgileri birbirinden ayrılmadan doğal olarak ele alınmalıdır, günlük yaşamda karşılaşılan yoksulluk, hastalık ve işsizlik gibi engellere takılmadan yaşamın anlamını bulmalı ve trajik değeri olana eğilmelidir.

Sam Shepard'da ise öncelikle her türlü sanat dalının tiyatro sanatının içine dahil edilmeye çalışıldığını görüyoruz. Bu öncelikle görsellik anlamında oyunlarına bir kazanç sağlarken izleyen ve oynayana da ayrıca bir algılama zorunluluğu getiriyor. Shepard'ın oyunlarında izleyiciye sürprizler, şaşırtmacalar, heyecanlar hazırlanması oldukça tipik bir yan. Oyun kişileri arasından bir karakteri ön plana çıkartma ya da olayları onun odak noktasında geliştirme gibi bir tutkusu yok. Hemen hemen tüm oyun kişileri zaman zaman baş rol, zaman zaman da yardımcı rol niteliğinde karşımıza çıkıyor. Oyunlarında belirli bir estetik kaygı olduğu söylenemez, çünkü o kendi yaşam anlayışına göre oyun yazıyor. Oyun kişileri daima değişik yaşam tarzları ve felsefeleriyle ele alınıyor. Bir anlamda oyun kahramanları içinde bulundukları trajik durumu pek fazla ciddiye almıyorlar. Oyunlarında 60'lı ve 70'li yılların Amerikasını tüm çıplaklığı ile gözler önüne sererken, Amerikan rüyasının nasıl bir çöküşe uğradığını da ustaca aktarıyor.

Her iki yazarın da sözünü ettiğimiz oyunlarına baktığımızda, hem ele alınan toplumsal eleştiri açısından, hem bu toplumun üyesi olan bireylerin öyle ya da böyle yaşadıkları felaketler açısından, oyunların geçtiği mekanlar açısından, tipik Amerikan insanını, bu insanların yaşam tarzlarını, günlük yaşamlarında kullandıkları mekanları ve daha bir çok özelliği benzeştirmek olasıdır. Kimi görüşlere göre, yine her iki yazarın sözü edilen oyunlarında ele alınan oyun kahramanları ise artık kahraman değil anti kahraman olarak değerlendirilmektedirler. Çünkü her iki oyunda da ele alınan oyun kişileri "Toplumun yanlış koşullanmaları nedeniyle ortaya çıkmış kimliklerdir". Yani klasik anlamıyla kahraman diyebileceğimiz toplumun ideallerini gerçekleştirmek ve onlara öncülük etmek üzere ortaya çıkartılan kimlikler değildirler. Bunun aksine, "Kendisini topluma kurtarıcı olarak sunan ve yalnızca toplumdaki yanlış koşullanmalar nedeniyle ortaya çıkan kimliklerdir. Anti-Kahramanın tiyatroya konu olan yanı, onun iki kimlik arasındaki çelişkisinde yatar. O hem gerçek kimliği ile toplumda yer alır, hem de toplumda varolabilmek, kendi varlığını kanıtlayabilmek için kendine ayrı bir kimlik yaratır".

Sonuç olarak çağdaş Amerikan Tiyatrosu'nun iki önemli ustası diyebileceğimiz yazarlardan, Arthur Miller'ın kahramanı ele alışı açısından, döneminin de toplumsal koşullarının etkisiyle gelişen daha ağır ve oturaklı insan modeline yönelik olduğunu, çağdaşı olan, ancak yaşamsal olarak daha güncel diyebileceğimiz Sam Shepard'ın ise, kahramanı ele alış biçimi açısından, yeni çağın hastalıklarını daha net kavramış, daha bilinçli, ne aradığını bilen ve en önemlisi daha devingen bir insan modeliyle karşımıza çıktığını görüyoruz. Kaldı ki oynanma aşamasında her iki yazarın ortaya koyduğu kişilikleri ele alacak olursak, Miller'ın oyun kişisi olan Willy Loman'ın daha pasif, yaşamın ağır koşulları karşısında daha çabuk yitip giden bir yapıda olduğunu, Sam Shepard'ın oyun kişisi olan Austin ve Lee'nin ( Eleştirmenlerce bu iki karakter Sam Shepard'ın iki ayrı yönü olarak değerlendirildiği için oyunun her iki kahramanını aynı anda değerlendirmek gerekliliğine inanıyorum.) daha atak, daha devingen olarak ele alınması kanımca yanlış olmayacaktır. Bunun en önemli nedeni ise, Miller'ın oyun kişisi olan Willy Loman'ın birşeylere karşı savaş verdiğini ancak bunların onu giderek yok olma aşamasına getirdiğini ve artık bu noktadan sonra gecikmeli olarak yaşamın anlamsızlığını algıladığını görüyoruz. Oysa ki Sam Shepard'ın oyun kişilerini verdikleri savaşımlarında daha bilinçli görürken, sonlarının kimlik değişimi ile birlikte içinde bulundukları koşullara karşı adapte olma ve yaşama katlanma şeklinde çözümlerle belirlendiğini görüyoruz. Yani bir anlamda bu, kahramanlara yenilenerek tekrar savaşma olanağı tanınıyor. Oyunlarda ele alınan şiddet, saldırganlık ve ölümün Miller'la kahramanın kendisini de, birlikte olduğu kişileri de fazlaca yıprattığını görüyoruz. Oysa ki Shepard'da durum daha farklı. Oyundaki şiddet, saldırganlık can yakmıyor, ancak derinden etkiliyor. İşte bu noktalara baktığımızda, her iki yazarında gerçekten kendilerine özgü biçimlere sahip olduklarını, çağlarını, ülkelerini, toplumlarını, insanlarını çok ustaca gözlemlediklerini görmekle birlikte, Shepard'ın oyun yazma, oyunlarındaki kahramanlarını biçimlendirme, çağın genel hastalıklarının ülkesindeki insanları baz alarak, aslında tüm dünya insanlarını nasıl bir felakete sürüklediğini ustaca aktarmaktadır. Gerçekten de öz açısından Miller'ın ve Shepard'ın birbirlerine yakınlıkları oldukça fazladır, ancak eleştirmenler tarafından söylenmiş olan Shepard'ın süratli tekniğine ilişkin söz bu karşılaştırma açısından da gerçekten önem kazanmaktadır.

'Arthur Miller otobanda 80 km. hız ile giden bir otomobildeyken, Sam Shepard 150 km. hızla giden bir otomobille onu geçmektedir'.Bu noktada son olarak, Çağdaş Amerikan Tiyatrosu'nda her iki yazarında oldukça büyük bir yazın gücüne ve yaşam felsefesine sahip oldukları kaçınılmaz bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır. Başka bir boyutu ile, Amerikan Tiyatrosunu daha iyi bir konuma ulaştırabilmek adına birinin bıraktığı yerden diğerinin aldığını ve üzerine eklemeler yaparak tamamlayıcı olduğunu söylemek sanırım yanlış olmayacaktır.






KAYNAKLAR

Nutku Özdemir, Dünya Tiyatrosu Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1985.
Nutku Hülya, Güneşe Tırmanmazsan, Ayı Göremezsin, İleri Kitabevi, İzmir, 1992
Shepard Sam, Motel Günlükleri, Türkçesi Ülker İnci, Can Yayınları, İstanbul, 1992.

Makaleler
Dosdoğru M. Hulusi, Amerika Tiyatrosu,Türk Tiy. Dergisi,İstanbul, 1968.
Küçümen Zihni, "Satıcı" Ve Miller, Şehir Tiyatroları Dergisi,Yıl 32,Ocak 1962,Sayı337,Belediye Matbaası, İstanbul.
Şener Sevda, ' Arthur Miller Üzerine ', Devlet Tiyatroları Sanat Haberleri Bülteni, Sayı 64, Mart 1989.
Yücel Şükran , Sam Shepard Seminer Notları, G.S.F., İzmir, 1996

Tezler

Denizer Tunç, Eugene O'neill'ın 'Karağaçlar Altında' ve Arthur Miller'ın 'Satıcının Ölümü' Adlı Oyunlarındaki Baba Oğul Çatışması, Diploma Çatışması, D.E.Ü. G.S.F., İzmir, 1992.
Çelenk Akdenizli Zerrin, Tiyatroda Anti-Kahraman olgusu ve Bu Olgunun Cumhuriyet Dönemi Türk Tiyatrosu'nda Model Oyunlarla İncelenmesi, Yük.Lis. Diploma Çalışması, D.E.Ü.S.B.E., İzmir, 1992.
Şengöz Tayfun, Sam Shepard ve Amerikan Rüyasına Eleştirel Yaklaşım:'AÇ Sınıfın Laneti' ve 'Gömülü Çocuk', Diploma Çalışması, D.E.Ü, G.S.F.,İzmir, 1994
Oyun Metinleri Arthur Miller, Satıcının Ölümü, M.E.B. Yay., İstanbul,1966.
Sam Shepard, Vahşi Batı,...

Kerim DÜNDAR
Dokuz Eylül Üniversitesi
Güzel Sanatlar Fakültesi
Sahne Sanatları Bölümü
Oyunculuk Anasanat Dalı


anarşis
Alıntı ile Cevapla