Görüntü ve Bilmece Üstüne...
Görüntü ve Bilmece Üstüne...
Zerdüşt’ün gemide olduğu gemiciler arasında yayılınca, ‘çünkü mutlu adalardan bir kişi gemiye onunla birlikte binmişti’. Büyük bir merak ve umut uyandı. Bir var ki Zerdüşt iki gündür susuyordu; üzüntüden soğuk ve sağır duruyor, ne bakışlara, ne de sorulara cevap verebiliyordu. Fakat ikinci günün akşamı, kulaklarını yeniden açtı, ama yine susuyordu. Çünkü uzaklardan gelip, daha da uzaklara giden bu gemide işitilecek nice garip ve tehlikeli şeyler vardı. Fakat Zerdüşt, uzak yolculuklara çıkan ve tehlikesiz yaşamak istemeyenlerin dostuydu. İşte! Dinleye dinleye dili açılmış, yüreğinin buzları çözülmüştü. Şöyle buyurmaya başladı derken:
Sizlere, ey gözü pek arayıcılar ve araştırıcılar ve kurnaz yelkenlerle korkunç denizlere açılanlar bütün,
Sizlere, ey bilmece esrikleri, ey alaca karanlığın tadına varanlar, gönülleri kaval sesleriyle her hayın çevrintiye çekilebilenler:
Çünkü sizler ipi ödlek ellerle yoklamak istemezsiniz; ve sezebileceğiniz yerlerde, hesaplamaktan nefret edersiniz…
Ancak sizlere anlatacağım gördüğüm bir bilmeceyi, en yalnız kişinin görüntüsünü…
Çok olmadı. Bir gün ölüm renkli alaca karanlıkta yürüyordum tasalı, tasalı ve sert, dudaklarım sımsıkı yapışmış. Ben ki, nice güneşlerin battığını görmüştüm…
Taşlar arasında çekinmeden yükselen bir yol, artık ne bitki, ne de çalıyla gönenen hınzır, ıssız bir yol: Bir dağ yolu, ayaklarımın çekinmezliği altında çatırdıyordu…
Çakılların alaycı takırtısı üstünde yürüyerek, kaygan taşları çiğneyerek : öyle yol alıyordu ayaklarım yukarı doğru…
Yukarı doğru : Onları aşağı doğru, uçuruma doğru çeken ruha, ağırlığın ruhuna, şeytanıma ve baş düşmanıma karşın…
Yukarı doğru: bu ağırlığın ruhu üstüme abansa da, yarı cüce, yarı köstebek; kötürüm, kötürüm eden; kulağıma kurşun, beynimeyse kurşun damlaları gibi düşünceler akıtan…
‘Ey Zerdüşt’ diye fısıldıyordu alaylı alaylı, heceliye heceliye, ‘Ey bilgelik taşı!.. Kendini yükseğe atmışsın ama her atılan taş, düşer!..
Ey Zerdüşt, ey bilgelik taşı, ey sapan taşı, ey yıldız yıkan!... Kendini atıyorsun öylesine yükseğe, ama her atılan taş düşer!..
Kendini yargılamışsın, kendini taşlamaya yargı giymişsin: Ey Zerdüşt, gerçekten yükseğe atmışsın taşını, ama senin tepene inecek o!..
Derken sustu cüce; ve bu uzun sürdü. Ama sessizliği beni sıkıyordu. Bu durumda iki kişi, doğrusu yalnızkende daha yalnızdır!..
Tırmandıkça tırmandım, düşledim, düşündüm, ama her şey beni sıkıyordu. Ağır işkenceden yorgun düşmüş ve daha beter bir düşle uykusundan uyandırılmış bir sayrı kişiye benziyordum…
Ama bende yüreklilik dediğim bir şey var. Şimdiye dek bende ki her yılgınlığı öldürmüştür. Sonunda bu yüreklilik beni durdurdu da, söyletti: Cüce.. Ya sen, ya ben!..
Çünkü yüreklilik en iyi öldürendir. Saldıran yüreklilik : her saldırıda cümbüş sesleri vardır da ondan…
Ama insan, en yürekli hayvandır. Her hayvanı bununla alt etmiştir. Cümbüş sesleriyle alt etmiştir her ağrıyı; oysa insan ağrısı en derin ağrıdır…
Yüreklilik, uçurum ağzındaki baş dönmesini dahi öldürür: İnsanın uçurum ağzında olmadığı yer mi var ki!.. Görmek bile, uçurumlar görmek değil midir?..
Yüreklilik en iyi öldürendir. Yüreklilik acımayı dahi öldürür. Oysa acıma, en derin uçurumdur. Kişi, hayatı nice derinliğine görürse, onca derinliğine görür acı çekmeyi de.
Ama yüreklilik en iyi öldürendir, saldıran yüreklilik: Ölümü dahi öldürür o; çünkü der: Bu muydu hayat?.. Peki öyleyse! Bir daha…
Fakat bu türlü sözlerde pek çok cümbüş sesleri vardır. Kulağı olan işitsin...
|