Kaçış
F. Solanas’ın bir filmi vardı: El Viaje.Yolculuk Türkçe söylemiyle. Hep kaçmaları gördüm ben o filmde hep kaçıştı bu nedenle yer edindi belki de belleğime, kaçış. Zora sokan durumlardan kaçış, sevgiliden kaçış, kentten kaçış, hapishaneden kaçış… ve kaçış ve kaçış.
Göçebe bir toplum olma geleneğimizle ilgisini düşündüm bir an bu kaçma eyleminin. Sadece yer mi değiştiriyoruz kaçarken ya da kendimizi mi değiştiriyoruz her kaçılan yerde? Yeni bir maske mi takıyoruz o hep tanıdığımız suratımıza?
Otobüslere binip -artık sigara dumanı ve yan tarafta oturanın burnumuza hoş gelmeyen kokuları olmasa da- gidiyoruz bir şehirden bir diğerine. Ve bir ad bile veriyoruz tüm bu olanlara: yolculuk. Kimi kandırıyoruz acaba. Okul kazandım şu şehre gidiyorum, tayinim çıktı şuraya gidiyorum, ailem bilmem nerde oraya gidiyorum… gitmiyor, kaçıyoruz.
Geride bıraktıklarımızdan, insan olmanın lanetinden kaçıyoruz ve çoğunu geri döneceğimiz umudunu taşıtan “görüşmek üzere” sözcükleriyle dillendiriyoruz bu kaçışların. İçimizdeki kırmızı şeytan gizlice gülümsüyor. Hayır görmek falan istemiyorum seni ne de bu şehri gidiyorum ben hatta kaçıyorum bu topraklar üzerinden, diyor sinsice. Anlatılamaz bir zevki taşıyor zihinlerimiz. Her kilometre geçildikçe biraz daha bırakıyoruz benliğimizi terk edilenden. Ve her kilometre geçtikçe biraz daha korkuyoruz takacağımız maskelerden, işçi, anne, baba, öğretmen, kamu görevlisi… fark etmiyor üstleneceğimiz roller. Daha varmadan yeniden yapılacak kaçışın bir kurgusu şimşek gibi geçiyor zihnimizden. Kimi zaman kaçtığımız yerlere geri dönüyoruz yine kaçışlarla. Maskemizin eskidiği kanısıyla. Hatırlayan çıkıyor elbette; ama yaptığımız makyaj biran olsun rahatlatıyor içimizi. Yakalanmadığımızı sanıyor kimseye. Ve kızıl şeytan gülümsemeye devam ediyor haince.

"senin yolculuğuna katılamam
ben sadece bir konuğum"
T. Angelopoulos
|