Tekil Mesaj gösterimi
  #12 (permalink)  
Alt 31-01-2008, 19:40
Erdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Erdoğan Erdoğan isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 31-12-2007
Mesajlar: 210
Sn. maria,

Sualinize cevap verebilmem için yakın tarihimize bir göz atmak gerekiyor. Mustafa Kemâl'in vefatına kadar, Memlekette gerçekten tam bağımsız denebilecek bir tış politika tesis edildi. Fakat 1938 den sonra İNÖNÜ liderliğinde ülke İngiliz kontolüne girdi. Bu tarihten 1950 yılına kadar memleket İngiltere etkisinde kaldı. Daha sonra, İngilizler II. Dünya savaşının ortaya koyduğu ekononmik sıkıntıları gerekçe göstererek Türkiyeyi ABD ye havale etti. Demokrat Parti iktidarı döneminde ABD- Türkiye ilişkileri ABD lehine ve bizim zararımıza önemli mesafe kaydetti. O tarihlerden 21. yy başlarına kadar ABD ülkemizin yönetiminde etkili olan gerek asker, gerekse sivil bürokrasi tarafından "Dost ve Müttefik" olarak nitelenmiştir. Halka da özellikle ABD nin ne kadar önemli bir dost olduğu empoze edilmeye çalışıldı. Halbu ki 1950 de ABD ne ise, şimdi de aynı. Başka bir deyişle o zaman da kendi menfaatlerini düşünmekte idi, şimdi de.

O zaman ne oldu da, yıllarca hem de özellikle askeri bürokrasi tarafından "Dost ve müttefik" diye tanıtılmaya çalışılan ABD'nin birden bire esas yüzü, yani emperyalist oluşu bu çevrelerce dillendirilmeye başlandı ? Kanaatimce, -tam tarih verememekle birlikte- ABD uzun yılar bizim gibi üçüncü dünya ülkelerinde sürdürdüğü bağlantılarını askeri bürokrasiden sivil siyasetçilere yönlendirdi. Gördü ki askeri cenahla olan ilşkiler, sivil halk da rahatsızlık ve bir ABD düşmanlığı oluşturmakta. Tüketim ekonomisine sahip ABD nin sivil kesimleri kendisine cephe alır hale getirmesi, sömürü kaynakları açısından büyük risktir..

1950 den bu tarafa kendileri tarafından kullanılıp verilen modası/etkinliği geçmiş askeri techizat ABD nin menfaatlernin korunmasında çok etkili olmakta idi. Bu techizatın önemli bir kısmının da hibe olarak verildiğini düşünürsek mesele anlaşılacaktır. 1950 lerden günümüze özellikle sol anlamda memlekette görülen her ilerici hareketin arkasından ABD/Cunta işbirliği görülür. 6. Filo'nun devrimciler tarafından protesto edildiği günler de cuntacı generallerin saflarının nerede olduğunu araştırmaya gerek yoktur. O tarihlerde devrimciler bu Militaerist/Faşist generallerce "Allahsızlar" diye nitelenirken, kendilerine Milliyetçi denilen bir grup ta "yiğitler" olarak anılmıştır. DEMİREL'in, "Bana Ülkücüler cinayet işiliyor dedirtemezsiniz." sözünü orta yaşa sahip herkes hatırlayacaktır.

Şimdi sormak lazım değil mi ?

Askeri okullarda son 15-20 yılda bir zihniyet değişikliği olmadığına ve farklı anlayışlarda üst rütbeli subay yetişmediğine göre, ne oldu da, -Generallerin kendileri açıkça dillendirmemekle beraber- el altından ilişkide oldukları ÇYD/ADD gibi -Mısır'ın Yarı resmi el-ahram gazetesi kıvamında- yarı sivil/yarı askeri örgütlerle ABD aleyhinde söylemler geliştirildi.

ABD önceleri emperyalist değildi de birden bire mi oldu. Yoksa bazı generallerimiz bu ülkenin kendi menfaatlerinden başka bvir şey düşünmediiğini yeni mi anladılar ?

Cevabı basit. ABD yıllardır üçüncü dünya ülkelerinde askeri bürokrasi üzerinden yütüttüğü ilişkilerini sivil bürokrasiye kaydırdı. Önceleri ABD ile "Kuzu sarması" olan bazı güçlerin şimdiki figanları tamamen br "Konum kaybı" üzerinedir. Ergenekon örgütünün deşifre edilmesinde AKP nin rolü yoktur. Tıpkı PKK üzerine düzenlelen harekatların istihbarat bilgisinde olduğu gibi, "Ergenekon" teşkilatlanmasının deşifre olmasını sağlayan da ABD dir.

Benim şahsi Kanaatim gerek sivil gerkse askeri bürokrasinin ABD ye bu kadar bağımlı olmasının memleketimiz için bir felâket olacağı şeklindedir. Özellikle düşünce ayrılıkları sebebiyle halkımız içinde meydana getirilen kutuplaşmaların el altından kışkırtıldığını düşünmekteyim. Bu nedenle, düşüncelerin açıklanması noktasında araya giren her türlü tahrik/aşağılama ve hakaretleri, bu "El" in uzantıları veya piyonları olarak değerlendirmekteyim. Siyasi ayrılıklar şeklinde de osa bu halkın kamplara bölünmesinden en çok kimlerin mefaatleri olabilir, düşünmek lâzım.

Yazılarımda "Atatürk" adını kullanmamış olmamın gerekçesini sn Tenere'ye verdiğim cevapta açıklamıştım. Sanırım gözünüzden kaçtı. Ancak, bazı arkadaşların "Sinek'ten yağ çıkarma" konusundaki maharetleri nedeniyle, biraz daha geniş bir izah yapmam gerekiyor.

Mustafa Kemâl'in hayatını iki bölüm de ele almaktayım.

1- İstiklâl harbindeki komutanlık dönemi. Bu dönem de memlekete verdiği hizmetler nedeniyle bırakın eleştirimeyi kendisine minnet borçluyuz.

2- Kültür devrimlerinde takipettiği yol. İşte benim itiraz ettiğim ve kabul edemediğim, eleştiridiğim taraf budur. Günümüz de herkes için en iyi olan yaşama biçiminin Demokrasi olduğunu defaatle arz ettim. Ama sanki başka bir dille yazmışım gibi bazı üyeler bu cümle ve açıklamalarımı görmezden gelmekte. Bunula berebar, Kültür devrimlerindeki nihai amacın İslâmı dışlayan bir asimilasyon olduğunu düşünmekteyim. Mustafa Kemâle Demokrasi nedeniyle karşı olduğum şeklinde bir idda ve itham gülünç olur. Ama İslamı dışarıda bırakan bir "Demokrasi"(!) plânlanmış ise ben bunu kabul edemiyeceğim gibi, hazırlayanı da "Ata" olarak görmem kendimle çelişmem anlamı taşır. Bu soyadı kendisine 1934yılında kabul edilen soyadı kanunun neticesinde verilmiş olup, siyasi bir tasarruftur.

Neden böyle bir düşünceye kapıldığım sorulur ise, Kültür devrimlerinin uygulandığı sıralarda Cumhuriyetin bütün kurumlarıyla yerleşebilmesi için, karşı devrim tehlikesine karşı son derece sert tedbirler alınmıştı. O zaman halk demokrasi nedir, özgürlük nedir bilmiyordu. Bu açıdan alınan tedbirler insani açıdan onaylanmasa da, sistemin yaşaması adına meşru kabul edilebilir. Fakat günümüz de Türkiye de şeriat isteyenlerin oranı % 7-8 civarındadır. Ayrıca bu oranı daha fazla kabul etsek bile önemli olan sayı değil niteliktir. Çağın bilimsel bilgisini/teknolojisini ve özellikle ekonomik gücünü elinde bulundurmayan hiç bir oluşum karşı devrim yapamaz. Bu gün AKP ye oy verenlerin % 90 da dahil demokrasiden geri dönüşü kabul etmez. Yani Cuhuriyetin ilk yıllarında sistemi kurup yaşatmak adına alınan sert tedbirler ve İslâmı dışlayan aşağılayan söylemlerin, günümüzde hala neden devam ettirildiğini sorgulamak gerekmez mi ?

Bütün mesele cumhuriyet ise kuruldu ve 84 yıldır yaşıyor. 1930 lu yıllara göre halkın hem eğitim seviyesi yükseldi, hem demokrasiye olan inanaç ve bağlılığı arttı.

Öyle ise hala devam etmekte olan bu islam karşıtlığı ve "gerici/yobaz" yaftası neden ?

Daha sistem yerine otırmadı mı ?

Hala karşı devrim endişesi var mı ?

Ben böyle bir "Tehlike" göremiyorum. Ama birileri kendi menfaatleri açısından bunu "tehlike" olarak gösterip canlı tutmaya çalışıyorlar. "Kurt dumanlı havayı sever" misâli, kuşkular ve güvensizlik üzerinden nemalanıyorlar. Özgürlükle bir derdi olmayanın Demokrasi ile de derdi olmaz.

Ben gerçek demokrasiden yanayım. İnsanların inandıkları gibi yaşayabildikleri ve inançları nedeniyle aşağılanıp dışlanmadıkları bir demokrasiden. Ama bu düşüncenm dahi ya kabul görmüyor, ya da dikkate alınmıyorsa o zaman be de şöyle düşünürüm.

Demek ki benim kültür kimliğim üzerimde durduğu müddetçe 2x2=4 desem, birileri "Hayır sen yanlış söylüyorsun " diyecektir. Bu durum da kendilerini Mustafa Kemâl'ın fikir mirasçısı olarak görenlere karşı kendimi ifade etmekte zorlanıyorsam, kültür devrimlerinin nihai amacının islâmı dışarıda bırakan bir asimilasyon olduğu sonucuna ulaşmam zor olmayacaktır.

Zaten bunu açıkça dillendiren arkadaşlar da bir hayli çok.

Saygılarımla.


İnsanı parantez içine alarak gelişen her sistem, çökmeye mahkûmdur.

Konu Erdoğan tarafından (31-01-2008 Saat 19:50 ) değiştirilmiştir..
Alıntı ile Cevapla