Tekil Mesaj gösterimi
  #27 (permalink)  
Alt 17-12-2007, 23:04
fenasi fenasi isimli Üye şimdilik offline konumundadır
.........
 
Üyelik Tarihi: 21-08-2007
Yaş: 44
Mesajlar: 4,001
Blog Başlıkları: 1
16/04/92

00:39

Hipodromda kötü bir gün. Yol boyunca sürekli hangi sistemi kullanacağıma karar vermeye çalışırım. Altı-yedi farklı sistemim var. Ve bugün kesinlikle yanlış sistemi seçtim. Olsun, bahislerde kıçımı ya da aklımı kaçırmam olanaksız. Büyük oynamam. Yıllarca yoksulluk çekmek beni temkinli kıldı. Kazandığım zaman da çok kazanmam. Yine de haklı çıkmak haksız çıkmaya yeğlenir, hele hayatından saatler feda ediyorsan. İnsan orda saatlerin katlini hissedebiliyor. Bugün ikinci koşu için starta doğru ilerliyorlardı. Koşunun başlamasına üç dakika vardı ve cokeyler atları ile ağır ağır yürüyorlardı. Her nedense bana ıstırap verici bir süre gibi geldi. Yetmişin-deysen birilerinin saatlerine işemesi insanın daha da ağırına gidiyor. Elbette, biliyorum; kendimi bu konuma ben soktum.

Eskiden Arizona'da geceleri koşulan köpek yarışlarına giderdim. Orda biliyorlar ne yaptıklarım. Bir içki almak için sırtını dönersin ve yeni bir koşu başlamıştır. Yarım saatlik beklemeler yoktur orda. Koşunun biri biter biri başlar. Ferahlatıcıydı. Gece serin olurdu ve sürekli hareket vardı. İki koşu arasında birilerinin taşaklarınızı patlatmaya çalıştığı hissine kapılmaz, koşular bittiğinde bitap düşmezdiniz. Sabaha kadar kafa çekip sevgilinizle kavga edebilirdiniz.

At yarışları cehennemdir oysa. Herkesten uzak dururum. Kimse ile konuşmam. Yararı olur. Gişeciler kim olduğumu bilirler ama. Gişelere gidip bahis yatırmak, sesimi kullanmak zorundayım. Zamanla seni tanırlar. Ve iyi insandır çoğu. Yıllardır insanlıkla yüz yüze geldikleri için bazı temel gerçekleri iyi kavramışlardır. İnsanlığın nerdeyse tamamının kalın bir bok parçası olduğu gerçeğini örneğin. Ama ben onlardan da uzak durmayı yeğlerim. İnsanlardan uzak durarak kendime avantaj sağladığımı düşünüyorum. Bunu evde oturarak da yapabilirini. Ama her nedense dışarı çıkıp insanlığın nerdeyse tamamının hâlâ kalın bir bok parçası olduğundan emin olmaya ihtiyacım var. Sanki değişebilirlermiş gibi! Aklımı kaçırmış olmalıyım. Yine de bir şey var orda; ölümü düşünmem mesela. İnsan orda öyle bir aptallaşır ki, düşünemez. İki koşu arasında bir şeyler yazarım düşüncesi ile yanıma defter aldığım olmuştur. Mümkün değil. Hava öyle düz ve ağırdır ki, temerküz kampının gönüllü üyeleriyiz-dir sanki. Ölümü eve döndüğümde düşünebilirim. Biraz ama. Çok değil. Ölüm endişesi içinde değilim, öleceğim için üzülmüyorum. Yapmak zorunda olduğumuz boktan bir iş işte. Ne zaman? Önümüzdeki Çarşamba gecesi mi? Uykuda mı? Direksiyonda mı? Ve inançsız gidiyorum. Böylesi daha iyi, kafadan dalacağım. Sabah kalktığınızda ayakkabı giymek gibi ölüm de hayatın bir parçasıdır. Yazmayı özleyeceğim ama. Yazmak içmekten de iyidir. İçerek yaz-maksa duvarları hoplatır. Bir cehennem var belki de, ne dersiniz? Şayet varsa ben kesin ordayım. Ve ne olacak biliyor musunuz? Bütün şairler sıra ile şiirlerini okuyacaklar ve ben hepsini dinlemek zorunda olacağım. Memnuniyetlerinde ve dışarı taşan gururlarında boğulacağım. Cehennem varsa benim cehennemim bu olur: şairler aralıksız şiir okuyor, biri bitiyor, öteki başlıyor ve ben hepsini dinlemek zorundayım.

Neyse, kötü bir gün. Genellikle çalışan sistemim bu kez çalışmadı. Desteyi tanrılar karıştırır. Zamanın harcanır ve kendini aptal gibi hissedersin. Zaman harcanmak içindir ama. Elden ne gelir? Sürekli tam gaz gidemezsin. Yavaşlarsın, hızlanırsın. Doruğa çıkarırsın, ardından kara bir çukura düşersin. Kediniz var mı? Ya da kedileriniz? Uyurlar. Günde yirmi saat uyurlar ve harikulade görünürler. Hoplayıp zıplamak için bir neden olmadığını bilirler. Bir sonraki öğündür mesele. Ve arada sırada yakalanacak bir av. Ben güçlerin altında ezildiğimi hissettiğimde kedimi ya da kedilerimi seyrederim. Dokuz kedim var. Kedimi ya da kedilerimin birkaçını uyurken seyretmek beni gevşetir. Yazmak da kedilerimden biridir. Hayatla yüzleşme gücü verir bana. Serinletir. En azından bir süre için. Sonra sigortalarım atar ve baştan başlamak zorunda kalırım. Yazmayı bırakmaya karar veren yazarları anlayamıyorum. Yerini ne tutar.

Evet, hipodrom sıkıcı ve ölümcüldü bugün. Ama şimdi evdeyim ve yarın yine gideceğimden eminim. Nasıl beceriyorum bunu?

Hipodroma gitmemin nedenlerinden biri alışkanlığın gücü; hepimiz bu gücün etkisi altındayızdır. Gidecek bir yer, yapacak bir şey. Erken eğitilmişiz bu konuda. Kımılda, katıl. Dışarda ilginç şeyler oluyor belki? Kaçırma. Ne kadar boş bir düş. Barlarda hatun tavlamaya çalıştığım günleri hatırlatıyor bana. Aradığım kadın belki budur ümidi. Bir başka rutin. Düzüşürken bile içimden; bu da başka bir rutin, yapmam gerekeni yapıyorum, diye geçirirdim. Kendimi gülünç hisseder, yine de devam ederdim. Başka ne yapabilirdim ki? Durmalıydım. Hatunun üstünden inip, "Bak güzelim, saçmalıyoruz. Doğanın oyuncaklarıyız," demeliydim. "Nasıl yani?"

"Yani, güzelim, iki sineğin düzüşmesini izledin mi hiç?" "SAPIKSIN SEN! BEN BURDAN ÇIKIYORUM!" İnsan kendini çok derin tahlil etmemeli, yoksa hiçbir şey yapmaz, yaşam durur. Bir kaya parçasının üstünde hiç kımıldamadan oturan bilgelere döneriz. Bu da ne kadar bilgecedir bilemiyorum. Aşikar olanı silerler ama bir şey sildirir onlara. Tek bir sineğin kendiyle düzüşmesi gibidirler bir anlamda. Kaçış yok, etki yok, etkisizlik yok. Kendimizi zarar hanesine yazmaktan başka çare yok: oynayabileceğimiz bir hamlemiz kalmamış. Mat olmuşuz.

Gördüğünüz gibi hipodromda günüm çok kötü geçti. Ruhumun ağzında kötü bir tat var. Yarın yine gideceğim ama. Korkarım gitmemeye. Çünkü döndüğümde bilgisayar ekranında akan sözcükler bezgin kıçımı gerçekten büyülüyor. Hipodroma gitmemin nedeni söze dönmek. Elbette, elbette. Tastamam. Değil mi?
Alıntı ile Cevapla