Tekil Mesaj gösterimi
  #9 (permalink)  
Alt 04-12-2007, 16:03
rugerm - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
rugerm rugerm isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 09-11-2007
Mesajlar: 79
Alevilik, Hıristiyan şeriatına tavırlı Anadolu yerli halkının, İslam şeriatına tavırlı Ali Yandaşları’nın ve Asya kökenli insanların Anadolu’da yarattığı, doğatanrıcılık ve insantanrıcılık temelli, geriye dönüş tapımıyla kendisini İslam’ın doğuş koşullarına taşıyan, “tersine dönüşüm” ile Hz. Muhammet’i “mürşit”, Hz. Ali’yi “pir” durumuna yükselten, kendine özgü kural ve törenleri bulunan bâtıni-heterodoksi nitelikte felsefi/inançsal-siyasal bir bilgelik öğretisi ve bilinç-inançtır.

Devletini dini “şeriata” yönelerek “resmi” ve “biçimsel” bir İslam inancını kemikleştirirken; halkın dini Yol’a yönelerek inancı “dünyalaştırdı”; kendisini peygamberli dinlerin muhalefetine taşıyarak paylaşmacı/dayanışmacı değerlerin ve etik kuralların ağır bastığı bir “yarı-ilahi ideoloji” yarattı.

Şeriatçı İslamlık, yani Sünnilik devletin, düzenin, daha açık bir anlatımla Selçuklu ve Osmanlı egemen sınıfının ve bunların sömürü çarkının “taşıyıcısı” oldu. Şeriat dışında ve ona karşı yapılanıp biçimlenen Alevcilik-Bektaşilik, devlet “olamadı” ama insanlığın yarattığı paylaşmacı/dayanışmacı değerlerin “son” taşıyıcıları olarak, yaşanan andaki “toplumsal muhalefet” insanıyla buluştu. Şeriatın güdücülüğünde devletin ezen, sömüren; Alevilik-Bektaşiliğin güdücülüğünde halkın ezilen, sömürülen ama başkaldıran rolünü oynadığı bu sürecin yaşanmasına koşut olarak dilleri, dinleri ve kültürleri birbirinden bütünüyle farklı “iki ayrı dünya” ortaya çıktı. Aleviler-Bektaşiler, o koşullarda “sınıfsal çıkarların” belirlediği genel bir toplum örgütlenmesine gidemedi; genel bir halk örgütlenmesi yaratamadı. Böyle olmakla birlikte Ortaçağ koşullarında temel üretim aracı olan “toprak” ve toprağa bağlı “üretim”le kentlerin “zanaat” zemininde örgütlendiklerinden, Alevi-Sünni ayrımının da ötesinde üretici/yaratıcı olan Anadolu insanının düşünsel ve yaşamsal gereksinimlerini karşılayabildi, onların ekonomik/demokratik ve siyasal istemlerine yanıt verebildi.

Sünni anlamda şeriat, gökyüzünden yeryüzüne indirildiğine inanılan tanrı buyruklarının toplamıdır. Öyküsel anlatımla Tanrı’nın bir defteri vardır; adı “Levh-i Mahfuz”; Tanrı bu deftere ne düşündüğünü ne yapmak istediğini yazar. Melek Cebrail, Tanrı’nın deftere yazdıklarını okur, ezberler ve Peygamber’e taşır: Taşıdıklarına “vahiy” adı verilir ve bunların toplamı şeriattır. Alevilerin karşı oldukları şeriat budur: Çünkü, varlık-ötesi bir tanrı algısı yoktur Alevilikte. Böyle olduğu için de varlık-ötesinden varlık âlemine bir buyruk inmez.

Alevilikte Tanrı, varlığın içinde olduğuna göre, “varlığın içinden dışına taşınan” , yani “bâtınından zâhirine taşınan” şeydir şeriat. Varlığın bâtınına, “tanrısal öz” adı verilir; “tanrısal öz”, tanımından da anlaşılacağı gibi “gizil durumda” bir nesnelliktir. Tanrı, “gizil nesnellik”tir. Alevilerin savunduğu felsefi şeriat görünmeyen tanrısal özün görünüşe taşınmış biçimidir.

Yani duyu organlarımızla algılayabildiğimiz canlı-cansız somutluklar dünyasının kendisidir. Görüldüğü gibi gökyüzünden, yani varlık-ötesinden gelen bir şey yoktur. Bizim şeriatımız çocuklarımızdır. Bu Sünnilikte olduğu gibi bir metafizik idealist inanç kabullenmesi değil, varlığın özünde “saklı” eğilimin “sırrının” çözülmesiyle, yani inanarak değil düşünerek ulaşılan “düşünceci idealist-maddeci-düşünceci” bir çıkarsamadır, bir “keşiftir”.
Dört kapı kırk makam’daki şeriat, “yol bilgisi”dir.Alevilerin savunduğu ikinci şeriat algısı da budur.

Yıllarca kimimiz Alevilik İslam içi, kimimiz Alevilik İslam dışı dedi. Tozu dumana kattık ama bir sonuca varamadık. Yol diliyle söylersek “edepli” bir tartışmanın içine sokamadık kendimizi.
Alevilik-Bektaşilikte topluluk dendiğinde, yaşarken henüz dirilememiş canların oluşturduğu topluluk, ölmeden evvel ölmek zemininde yetkin duruma gelmiş canların oluşturduğu topluluk ve Hakk’a yürümüş canların canlarının oluşturduğu topluluk anlaşılır. Atalar tapımı bağlamında, Hakk’a yürümüş canların canlarının toplamı aslında, toplumsal bilinç demektir. Bu bilinçten yararlanma çabası Alevi-Bektaşi eğitimini oluşturur.

Anadolu Aleviliği kaynak kültürden kendisine ulaşan atalar tapımı değerlerini Hz. Ali’nin değerleri durumuna dönüştürür: Artık “Konuşan Tanrı” görüntüsü ardında Hz. Ali “ata-baba” ya da “ata-tanrı”dır; daha doğrusu bir “doğa-tanrı”dır. Hz. Fatma, “ata-ana”dır ya da “ata-tanrıça”dır, daha doğrusu bir “doğa-tanrı”dır. Tektanrıcı dinler öncesinden taşıdığı değerleri, tarihin gerisine taşıyarak “ilahi ezberi” bozdu. Kendisini “şeriatın” dışına, “vahyin” dışına taşıdı. “İlahi ezber”de, yani Sünnilikte vahiy, “bir düşünce ya da buyruğun Tanrı tarafından Peygamber’e ilham edilmesi ya da Peygamber’e ilham edilen tanrısal kelam ve haber”, anlamına gelir. Aleviler, metafizik idealist bir inanç kabullenmesi olan böylesi “vahiy” anlayışına karşıdır. Ancak bir “vahiy” anlayışı vardır Alevilerin: Şeriat, varlığın içinden dışına taşınan şey, somutluk idi, ötesinde bu şeye, somutluğa ilişkin bilgi idi. Alevilikte vahiy dendiğinde “varlığın içinden dışına taşınan bilgi” anlaşılır. Örneklersek tohumun içinde bir ağaç, yumurtanın içinde bir civciv bilgisi vardır. Bu bilgi “eyleme” geçerse tohumun ve yumurtanın dışına çıkar; çıkarak ağaç ve civciv olur. İşte Alevilikte özel anlamda herhangi bir varlığın içinden dışına, genel anlamda bâtından zâhire taşınan bilgiye vahiy adı verilir. Vahye uymak Alevilikte varlığın, yani dağların-taşların, suların-bulutların, hayvanların-insanların ne düşündüğünü öğrenmek, öğrendiğini sese dönüştürmek, nedenlerin nedeni olarak algılanan Tanrı’nın nasıl bir düşünce içinde bulunduğunu öğrenmek demektir.


Bilgi Kaynağı: Esat KORKMAZ
Alıntı ile Cevapla