|
02/10/91
23:03
Ölüm bekleyenlere de gelir, beklemeyenlere de. Dışarısı yanıyor, boğucu ve aptal bir gün. Postaneden çıktım ve arabam çalışmadı. Ben de iyi bir yurttaşım. Otomobil Kulübü'ne üyeyim. Bana bir telefon lazım öyleyse. Kırk yıl önce her köşede bir telefon bulunurdu. Telefon ve saat. Ne zaman başını kaldırsan bir yerde bir saat görürdün. Artık yok. Zamanı bile bedava öğrenemiyorsun. Umumi telefonlar da yok olmak üzere.
Sezgime güvendim. Postaneye girdim, alt kata indim ve bir köşede tek başına bir telefon duruyordu. Yapış yapış, siyah bir telefon. Dört kilometre karelik bir alanda bir tane daha yoktur. Telefonu kullanmayı biliyordum. Galiba. Danışma. Kadının sesini duydum ve rahat bir nefes aldım. Sakin ve sıkıcı bir sesti, hangi kente bağlanmak istediğimi sordu. Kenti ve Otomobil Kulübü'nün adını söyledim. (Bu küçük şeylerin nasıl yapıldığını bilmek ve sık sık yapmak durumundasın, yoksa ölmüşsün. Sokak ortasında yığılıp kalırsın ve kimse başını çevirip bakmaz bile.) Danışmadaki kadın bana bir numara verdi ama istediğim numara değildi. Büro numarasını vermişti. Bir şekilde garaja bağlandım sonunda. Maço bir ses, serin kanlı, yorgun ama savaşçı. Harika. Gerekli bilgiyi verdim. "Yarım saat," dedi.
Arabaya dönüp bir mektup açtım. Bir şiir çıktı içinden. Bana dair. Ve ona. Tanışmıştık, öyle anlaşılıyordu, îki kez, on beş yıl önce. Ayrıca dergisinde şiirlerimi basmıştı. Büyük şairdim ama içiyordum. Ve sefil bir hayat yaşamıştım. Ve şimdi genç şairler de içiyor ve sefil hayatlar yaşıyorlardı çünkü başarmanın yolunun burdan geçtiğini sanıyorlardı. Ayrıca şiirlerimde başkalarına saldırmıştım, o da vardı içlerinde. Şimdi de hakkımda saldırgan şiirler yazdığını düşünüyordum. Yanılıyordum. O iyi biriydi ve on beş yıldan beri dergisinde birçok şairin şiirlerini basmıştı. Ve ben iyi biri değildim. Büyük yazardım ama iyi insan değildim. Ve benimle, "takılmak" istemezdi. Böyle yazmıştı: "takılmak. "Ayrıca imlası bozuktu.
Sıcaktı arabanın içi, 40 derece. 1906'dan bu yana yaşanmış en sıcak l Ekim.
Mektubunu yanıtlamayacaktım. Yanıtlarsam bir daha yazacaktı.
Bir başka mektup. Yazar ajansından, ekte yeni bir yazarın kitabından bazı bölümler. Bir göz attım. Kötüydü tabii ki. "Değerli görüşünüzü öğrenmek bizi mutlu edecek..."
Onun önerisi ile kocasına birkaç dize ve bir karikatür yolladığım kadından teşekkür mektubu, adam çok mutlu olmuş. Ama boşanmışlar ve serbest gazetecilik yapıyormuş, gelirse onunla bir söyleşi yapar mıydım?
Haftada iki kez söyleşi önerisi alırım. Söyleyecek o kadar da fazla şey yok. Yazacak şey çok, ama söyleyecek şey az.
Bir keresinde, eski günlerde, söyleşi yapmaya gelen bir Alman anımsıyorum. Önüne şarapları koyup dört saat boyunca konuşmuştum. Sonra zom olmuş bir halde bana doğru eğilip, "gazeteci filan değilim, seninle konuşmak istemiştim sadece..." demişti.
Mektupları yan koltuğa fırlatıp bekledim. Sonra çekiciyi gördüm. Ağzı kulaklarında bir genç. Hoş çocuk. Elbette. "HEY-GÜZELİM! BURDAYIM!" diye bağırdım. Arkama park etti. İnip derdimi anlattım.
"Acura garajına çek beni," dedim.
"Araban garanti kapsamında mı?"
Bal gibi biliyordu olmadığını. Altımdaki araba 1989 modeldi ve 1991 yılındaydık.
"Önemi yok," dedim. "Acura da bir servise çek beni."
"Çok sürer tamiri. Bir haftadan önce vermezler."
"Yok canım. Hızlıdırlar."
"Bak," dedi oğlan, "bizim kendi servisimiz var. Oraya çekelim, akşama alırsın. Bir günde bitmezse biter bitmez seni ararız."
O anda arabamın servislerinde bir hafta yattığı geldi gözümün önüne. Şaftımın değişmesi gerekiyordu. Ya da silindir kapaklarının.
"Acura'ya çek beni."
"Bekle," dedi. "Patronla konuşmalıyım."
Bekledim. Döndü.
"Akünü şarj etmemi söyledi."
"Ne?"
"Akünü şarj edeceğiz."
"Pekala. Edelim."
Arabama binip çekicinin arkasına kaydırdım. Kabloları çıkartıp yerleştirdi, hemen çalıştı. Formu imzaladım ve gazladım.
Yolda arabayı köşedeki servise bırakmaya karar verdim.
"Sizi tanıyoruz. Yıllardır gelirsiniz," dedi müdür.
"İyi," dedim gülümseyerek. "Beni sikmezsiniz öyleyse."
Bakakaldı.
"45 dakikada hallederiz."
"Tamam."
"Sizi evinize bırakmamızı ister misiniz?"
"Elbette."
İşaret etti. "O götürür sizi."
Güzel çocuklardan biri. Arabasına bindik. Tarif ettim. Bayın tırmanmaya başladı.
"Hâlâ film yapıyor musunuz?"
Ünlüyüm diyorum size.
"Hayır," dedim. "Sikmişim Hollywood'u."
Aklı basmadı.
"Burası," dedim.
"Ev değil malikane," dedi.
"Ben burda çalışıyorum sadece," dedim.
Doğruydu.
İndim. İki dolar bahşiş verdim. İtiraz etti ama aldı.
Bahçeye girdim. Kediler etrafa serilmişlerdi, bitkindiler. Bir daha dünyaya gelirsem kedi olmak isterim. Günde yirmi saat uyuyup beslenmeyi beklerim. Oturup kıçımı yalarım. İnsan fazlası ile öfkeli ve sabit fikirli.
Yukarı çıkıp bilgisayarın başına oturdum. Son avuntum. Güç ve üretim olarak ikiye katlandım. Sihirli bir alet. Çoğu insan televizyonun karşısına nasıl oturursa öyle oturuyorum başına.
"Yüceltilmiş bir daktilo sadece," dedi damadım bir keresinde.
Ama o bir yazar değil. Sözcüklerin boşluğu ısırması, ekranda birden çakmaları ne demektir bilemez. Zihnimizdeki düşüncelerin anında sözcüklere dönüşmesinin fikirleri çoğalttığını bilemez. Daktilo çamurda yürümektir. Bilgisayar buz pateni. Göz kamaştırıcı bir patlamadır. İçinizde bir şey yoksa bunların önemi yoktur elbette. Sonra o düzeltme olanakları, temizlik. Lanet olsun, eskiden her şeyi iki kez yazardım. İlkinde yazmak için, ikincisinde pisliği temizlemek için. Böylesi, zafere ve kurtuluşa tek koşu.
Bilgisayardan sonraki adım ne olacak acaba? Parmaklarını şakaklarına bastıracaksın ve sözcükler anında belirecek. Yola çıkmadan depoyu doldurmak gerekecek elbette, ama bunu yapabilecek birkaç talihli çıkacaktır mutlaka. Öyle umalım. Telefon çaldı.
"Akü bitmiş," dedi ses. "Yeni bir aküye ihtiyacınız var."
"Ya ödeyemezsem?"
"Yedek lastiğinizi rehin alırız."
"Geliyorum."
Tepeden inmeye başlamıştım ki yaşlı komşumun seslendiğini duydum. Bağırıyordu. Basamakları tırmandım. Altında pijama, üstünde gri renk eski bir kazak vardı. Yanına gidip elini sıktım.
"Kimsin sen?" diye sordu.
"Komşunuzum. On yıldır komşuyuz."
"96 yaşındayım," dedi.
"Biliyorum, Charlie."
"Tanrı beni yanına almıyor çünkü işini elinden alacağımdan korkuyor."
"Haklı. Alırsın."
"Şeytan da korksun. Onu da işinden edebilirim."
"Hiç şüphem yok."
"Sen kaç yaşındasın?"
"71."
"71 mi?"
"Evet."
"71 de yaşlı."
"Biliyorum, Charlie."
El sıkıştık ve yorgun ağaçların ve evlerin önünden aşağı vurup bayırı indim.
Servise gidiyordum.
Kıçından vurulmuş bir gün daha.
|