Tekil Mesaj gösterimi
  #1 (permalink)  
Alt 07-11-2007, 09:06
maria - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
maria maria isimli Üye şimdilik offline konumundadır
...
 
Üyelik Tarihi: 27-08-2007
Nerden: izmir
Mesajlar: 1,088
Bunuel'in, "Son Nefesim" yaşamının sonlarına doğru yazdığı ilk ve tek anı-biyografi kitabıdır. Okumanızı tavsiye ederim. Yeri geldikçe ilginç paragraflarını paylaşmaya da çalışacağım buradan.
Biliyorsunuz ki Bunuelin döneminde yaşadığı oldukça şöhretli dostları vardı; Dali ve Lorca. Son Nefesim'de uzun uzun anlatıyor ressamı ve de şairi.
Endülüs Köpeği'ni ve Altın Çağ'ını izlemiştim bir de Süleymanın Masası'nı yarısını. İlginç bir yönetmen kendisi.

Amerikan sinemasını çözümlediği küçük düzeneği:

"Yine aylaklık ettiğim günlerden birinde, ki pek de ender olmuyordu bu, oldukça ilginç bir şey tasarlamış ve uygulamıştım. Ne yazık ki kaybettim bunu. Zaten yaşamım boyunca bir sürü şeyi ya kaybettim ya attım ya da birilerine verdim. Bu Amerikan sineması üstüne, tüm ayrıntılarıyla düşünülmüş topluca bir bakıştı.

Büyük bir kartonun üstüne ya da bir tahta parçasına, kolaylıkla hareket ettirilebilen muhtelif yazı sutunları yerleştirmiştim. Örneğin, birinci kolonda "çevre" belirtilmişti: Paris, Western, Gangsterler, Savaş, Güldürü, Ortaçağ, Tropik Ortam vs gibi.
İkinci kolonda ise "dönemler" görülüyordu.
Üçüncü kolonda da "baş roller" vardı ve tümü dört veya beş kolon olmak üzere böyle devam ediyordu.

Yapılacak şey şuydu: O dönemde Amerikan sineması öylesine kesin ve değişmez bir sıralamaya tabiydi ki, kurduğum hareketli düzen sayesinde aynı hizaya getirebiliyor ve filmin ana konusunu yanılgıya düşmeden görebiliyordum.

Arkadaşım Ugarte, aynı evde benim üst katımda oturuyordu. O da bu özet tabloyu çok iyi biliyordu.

...

Bir akşam yapımcı Sternberg, Marlene Dietrich'le çevirdiği Dishonered filminin "sneak-preview" gösterimine davet etti. Bu filmin Fransızcası "Agent X-27" diye çevrilen ve Mata-Hari'nin yaşamından özgürce esinlenen bir casusuluk filmiydi. Sneak View ise, henüz gösterime girmemiş bir filme halkın olası tepkilerini ölçmek için yapılan bir seanstı. Genellikle de akşam saatlerinde ve normal bir filmin ardından, herhangi bir saatte yapılırdı.

Gecenin geç saatlerinde, yapımcımla birlikte arabayla dönüyorduk. Sternberg'i bıraktıktan sonra yapımcım dedi ki:

"Güzel bir film değil mi?"
"Çok güzel."
"Ama ne yönetmen."
"Ona ne şüphe."
"Ne ilginç bir konu."

İşte o zaman Sternberg hakkında ne düşündüğümü açıkça söyledim: Bence Sternberg'in işlediği konularda göze batacak bir farklılık yoktu. Çoğu kez ucuz melodramları ele alıyor ve bunları sahneleme biçimiyle başka bir şekle sokuyordu.

-"Sıradan öyküler mi?" diye haykırdı yapımcı. "Nasıl söyleyebiliyorsun bunu? Hiçbiri sıradan değil onların! Tam tersine! Filmin sonunda kadın oyuncunun kurşuna dizileceğini aklınıza getirmiş miydiniz hiç? Marlene Dietrich'i kurşunlatmak! Bu görülmüş şey değildir!"

-"Bağışlayın ama, filmin ilk beş dakikasında, onun kurşuna dizileceğini anlamıştım ben!"

-"Nasıl? Neler anlatıyorsunuz siz? Size, sinema tarihinden hiç görülmemiş bir şey bu, diyorum. Ve siz de kalkmış bana tahmin ettiğinizi iddia ediyorsunuz! Olacak şey değil! Zaten kanımca halk bu sondan hoşlanmayacak. Hem de hiç."

Kızmaya başladığını görünce de, sakinleştirmek için evimde bir şeyler içmeye davet ettim onu.
İçeri girdik. Ugarte'i uyandırmaya yukarı çıktım ve dedim ki:

"Aşağıya in! Sana ihtiyacım var!"

Gözleri uykudan kısılmış bir halde, homurdana homurdana pijamayla aşağıya indi. Onu yapımcının karşısına oturttum ve ağır ağı sordum:

"Beni iyi dinle. Bir film sözkonusu."
"Eee!.."
"Bir Viyana doktoru düşün."
"Eee!.."
"Devir; Birinci Dünya Savaşı..."
"Eee!.."
"Filmin başında bir fahişe görülüyor. Böyle olduğu da açıkça bellidir. Sokakta bir subaya askıntı olur, kadın.."

Ugarte ayağa kalktı, esnedi ve yapımcının şaşkın -ama yine de kendinden emin- bakışları altında yukarı, yatmaya çıkarken de:
"Tamam, yeter...Sonunda kuruşuna dizildi" dedi."


Ve usta gerçeküstücülüğü ve sinema kuramcılarını samimiyetle anlatıyor:

"Sonsuz düşlerle yanıp tutuşan bizler, bir kahvede oturup boş tartışmalar yapan, sonra da bie dergi yayınlayan bir grup küstah aydından başka bir şey değildik.
...
Gerçeküstücülükten bana kalan, yeni kazandığım değer yargılarıyla, içgüdülerimden ve deneyimlerimden kaynaklanan kişisel değer yargılarının arasında çetin bir çarpışma olduğunu görmemdir."


İspanyol dili ve küfürleri hakkındaki görüşü...):

"İspanyol dili dünyanın en küfürlü dillerinden biridir. Diğer dillerde küfür, kısa ve tek sözcükle dile getirilir. Ama İspanyol küfürleri kolaylıkla uzun nutuğa dönüşebilir. Ve içibe Tabru, İsa, Kutsal Ruh, Meryem ve Havariler, Papayı da katarak, gösterişli ve çok pis cümleler ardı ardına sürer. Küfür bir İspanyol sanatıdır."

Borges üzerine ironik düşünceleri:

"Dünyanın tüm körleri arasında hiç sevmediğim biri varsa o da Jorge Lusi Borges'tir. Tabii ki iyi bir yazar ama dünya iyi yazarlarla dolu. Zaten iyi bir yazar diye de kimseye saygı gösteremem. Başka niteliklerde gerekli. Altmış yıl önce bir iki kez karşılaştığım Borges bana oldukça kasıntı ve pek kendini beğenmiş görünmüştü. Her sözünden bilgiçlik akardı (buna İspanyolca'da "sienta catedra" denir). Ne bazı sözlerindeki gerici tavrını beğenmişimdir ne de İspanya'yı horgörüşünü. Çoğu kör gibi onun da ağzı iyi laf yapardı. Gazetecilerle konuşmalarında durup durup Nobel Ödülünden sözederdi."(Kendisi de Saragosa'da bir film çekiminde bir kulağu sağır olmuştur..)

Luis Bunuel / Son Nefesim'den...
Alıntı ile Cevapla