...saçı kızıl, onun şiddetle hapşuracağını ama ateşle öpemeyeceğini bilmişti...
Ölü bej ve krem tonları... Boylamasına dikdörtgen, uzun kibrit kutuları... Kişiliksiz, yorumsuz, tatsız, tuzsuz...
Ah, evet, işte bir kırmızı gördüm! Hiç değilse bir yorum... Nasıl da dikkat etmemişim, bir de viyole varmış!
Üçüncüsü de oronj, gerisi hep ölü bej...
Neden yeşil yok?
İçi sıkılarak esnedi. Air France’ın Orly’den kalkan uçağı hızla Yeşilköy’e doğru inişe geçmişti. Pilot uçağı bir garip kullanıyordu. Hani, onsekizlik delikanlının, babasının hediye ettiği spor arabayı test edişi gibi... Ani gaz verip, patinaj çektiriyor, yine aniden frene basıp, arkadakilerin sarsılmasına sebep oluyordu. Bu, galiba pilotların yeni stilleriydi... Geçenlerde THY pilotu da Londra’dan gelirken aynı şeyi yapmamışmıydı...
Pencere kenarında oturan oydu. Gözlerini kapayıp, yeşili özlerken, yanında oturan genç Fransız hapşurdu. Hem de ne hapşurma! Uçak sallandı, koridor titredi, bir tükürük nebzesi de gelip, genç kadının dudağının alt köşesine yapışıverdi. Kızıl saçlı afet, genç Fransız’ı tokatlamamak için kendini zor tuttu. O ana kadar kapalı olan gözlerini açarak, en kötü bakışlarını kaba Fransız’ın suratına dikti. Çaylak Fransız’ın ne özür dilemeden haberi vardı ne de centilmenlikten! Hostesin verdiği kolonyalı mendili arandı. Mendili, aralarındaki kol dayama bölümüne koyduğunu hatırlıyordu. Hemen bulamadığı için, yine Fransız’a korkunç bir bakış fırlattı. Mendilini gözü kapalıyken, bu adi herif almış olmalıydı. Yanılmıştı... Mendil orada duruyordu. Paketi teatral bir şekilde ağır ağır açtı. Öldürücü bakışlarını herifin gözlerinin içine dikmeye devam ederek, dudaklarını göstere göstere temizledi.
Birden endişelendi. Ya hastalık kaparsa, Franko’nun tükürüğünden... Ne hastalıklar vardı tükürükle bulaşan... En basiti nezleydi... Endişesi, iyiden iyiye uykusunu kaçırınca, otomatik olarak aklına geliveren bu hastalık fikrinden vazgeçti. Aynı uçağın inişe geçerken yaptığı gibi, o da düşüncelerinin kumandasını kendisi devraldı.
Kendini bu adama deli gibi aşık farzetti. Böyle bir durumda, adamın tüm tükürüğünü öpüp koklasa, umurunda olurmuydu? Sözgelimi, seneler önce kocasının eve aldığı köpeğine alışması... Ilk anda, ellerini uzaktan tutarak sevmişti köpeciği... 2 gün sonraysa köpekle dudak dudağa öpüştüğünün farkında bile olmamıştı. Fark, algılama biçimindeydi. Dünya, algılamalara göre dönüyordu.
Her uçağa bindiğinde, yanına oturacak kişiyi doğru tahmin ederdi. Yaşlı kadın, genç adam, yabancı, Türk, ne tahmin etse doğru çıkardı. Bu seferki genç bir Fransız olacak diye düşünmüştü ancak, menekşe gözlü, pembe gömlekli, güzel arkalı fıstık iki sıra önüne oturmuştu, bu hıyarsa tam yanına! Duyguları an be an değişiyordu. Yan komşusuna şimdi acıyordu. Zavallının boyu posu yerindeydi, çarpık bir tarafı da yoktu ama küçük burnunun sivriliğini ve genel havasını sevmemişti. Adamda hiç ama hiç karizma yoktu...
İşte böyleydi... Bunun bir ortası yoktu. Birini ya severdiniz, ya sevmez! Algı sizin, pencere de, kim karışır... Birden, beş saat öncesine gitti düşünceleri... Check-in kontuarının önünde, içi mis gibi bergamot kokulu çayları, çeşitli müzik cd leri ve ağır kokulu Fransız peynirleriyle tıkabasa dolu olan iki bavuluyla öylece sırada bekliyordu. Önünde genç bir adam check-in yapıyordu. Kontuardaki melez yer hostesiyle cilveleştikleri! için de bir türlü işlemleri bitmiyordu. Koluna asılı çantasının ağırlığı yüzünden, sağ omzu çökmek üzereydi. Putain! Zaten, sabahın altısında kalkmıştı. Keyif pezevenkliği yüzünden gece 2'de yatmışken, hem de! Sanki bir gece ylang-ylang kokulu mor renkli mumlarını yakmasa, sigarasını yasemin çayıyla tüttürürken, müziğini dinlemese olmazdı! Ama, anası onu öyle doğurmuştu işte... Gebermeye bile güzel bir müzik eşliğinde, güzelim kokularla, hatta mümkünse kiraz dudaklarının arasında incecik sigarasını da tüttürerek keyifle gitmek isterdi...
Beş dakika bu düşüncelerle oyalandı. Ön sıradaki flörtleşme tam gazla devam ediyordu. Sağına baktı, soluna baktı, iğne atsan yere düşmeyecek bir kalabalık vardı. İçi sıkıldı. Bu Fransızların grevleri de hiç bitmezdi. Gölgeleriyle bile kavga ederlerdi, eskinin naziği, yeninin kabası Fransız erkekleri...
Gözü tam arkasındaki orta yaşlı, orta boylu Fransız erkeğinkilerle karşılaştı... Sıkıntıyla kafasını çevirdi. Aklı, check-in’ini, çekme-in’e çeviren görevli kızdaydı. Kızı hiç tanımadığı halde, ondan nasıl bu kadar nefret edebildiğine şaşırdı. Sonunda yavşak yolcu, binbir espriyi tüketince, flörtüyle! vedalaştı ve gözden kayboldu.
O an, gözgöze geldiler... Siyah uzun saçlarını arkasında toplamış melez Fransız kız ve siyah kadife eşofmanları içindeki kızıl afet...Bizimki, şimşek hızıyla, olacakların senaryosunu zihninden geçirdi. Gence şakıyan aşifte, hemcinsine binbir eziyet çektirecekti...
Bir mucize oldu! Check-in melezi, sıcacık gözlerle gülümseyerek, onu yanına davet etti. Şaşırdı... Dakikalar, hatta saliseler içinde ne çok film oynatabiliyordu insan beyni... Acaba herkes böyle miydi... Algısını değiştirmeye karar verdi. Program düğmelerinden, üstünde artı işareti olana bastı. İşlemi bir kaç saniyede ve keyifle bitti...Kıza, minnet ve utançla karışık bir gülümsemeyle teşekkür etti...
Elini, gavur ölülerinden birine attı. Siyah Samsonite, oralı bile olmadı. Kendisine içinden okkalı bir küfür savurmaktayken, ikinci mucize gerçekleşti... Arkasında bekleyen orta yaşlı Fransız, ölüleri yüklenerek yürüyen siyah banda yerleştirdi. Adama nasıl teşekkür edeceğini bilemedi... İçi kötümser bir küfürbaz, dışı nezaketten kırılan bir dilber... Yükselen burcu terazi olan tüm dilberler böyleyse, vay’dı adamların haline...! Kimlere tav olduklarını bir bilseler...
Ama, bunlar da böyleydi işte... Cins-i latif olmayanlar! Bavulunu taşısınlar, kırık yılda bir aradıklarında bile senin yüreğini hoplatacaklarını sansınlar... Gönlünü açtığında kaçıp, kapattığındaysa, uçarak konsunlar...
Check-in bölümünden, alkollü içki satan duty-free dükkanına doğru ilerledi. Tüm içkileri izledi. Değişik raflardaki onca içkiyi öyle merakla ve zevkle inceliyordu ki, onu gören bayağı alkolik sanabilirdi... Yeni bir içki dikkatini çekti. Konyaklı armut likörü... Şişesi, sıradışı bir biçime sahipti, çok uzun, prizmatik... Votkalı likör biliyordu, ancak konyaklı bir armut lezzetinin nasıl olduğunu merak etti.
Onun aşkı, kırmızıydı. Rengi kırmızı... Bordomsu kırmızıyı severdi... Saçı gibi... Alevi severdi. Öfke gibi... Ateşi severdi. Şöminedeki gibi... Bir de aşktaki gibi... Paris’teki evinin minicik mutfağı da kıpkırmızıydı. Lake ve kırmızı... Küçük alanda çekici ve güzel... Büyük alandaysa agresif ve itici...
Bir yanda bejler, kremler... Diğer yanda kırmızılar, viyoleler... Saçı kızıl, hep diğer yanı seçmişti. Onun için yanında oturan ruhsuz beji hiç sevmemişti. Onun şiddetle hapşuracağını ama ateşle öpemeyeceğini bilmişti. Zaten çaylak, üst bagaj rafından, gavurunun ölüsünü elleçlerken de domuz gibi hiç yardım etmemişti.
Kızıl afet, bu yüzden beji, kremi ve griyi hiç sevmedi. Kibrit kutularını yapanlar da, içinde oturanlar da hep bu renkteydi.
Ona kırmızı gerekti...
|