Tekil Mesaj gösterimi
  #1 (permalink)  
Alt 17-10-2007, 21:20
adacaz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
adacaz adacaz isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Henüz arızalanmış
 
Üyelik Tarihi: 09-10-2007
Nerden: İSTANBUL
Yaş: 35
Mesajlar: 16
Standart Bir çocuk ne zaman kaybolur?

"Bir çocuk ne zaman kaybolur ? Yolunu kaybettiği zaman kaybolur. Yönünü kaybettiği zaman kaybolur. Evini kaybettiği zaman kaybolur. En önemlisi annesini kaybettiği zaman kaybolur. Belki de şöyle söylememiz gerek: Çocuk, annesi onu kaybettiği zaman kaybolur. Onun kayboluşu için, onun annesini kaybetmesi yeterli şart değildir. Parklarda, bahçelerde, istasyonlarda çocuklar görürüz. Görüş açıları bozulduğundan göremedikleri annelerini bulmak için kaygılı bir biçimde hareketlenen çocuklardır bunlar. Ama aslında kaybolmamışlardır. Annelerin radarları çalışmaktadır ve çocuğu erişim alanlarında tutuyorlardır. Onların kaygılı arayışlarını biraz da gülümseyerek izliyorlardır. Kaygı çok yükselirse, çocuğa seslenirler, kendilerini gösterirler. Çocuk kaybolmamıştır.

Ya anne de o sırada çocuğu kaybederse ? Daniel Stern çocuğun böyle bir durumda artan kaygı durumunu bir damla suyun denize düşmesine benzetir. Çocuğun varlığının zarı, onun benliğini dış dünyadan ayırıp, bütünlüğünü sağlayan yapı delinmiş ve çocuk bunun sonucunda dağılıyor gibidir. Bir çeşit ölümdür bu. Bazen sadece soyut anlamdaki bir ölüm değil tabi ki. John Bowlby bağ kurma (attachment) olgusunun evrimin en kuvvetli adaptasyon aracı olduğunu söyler. Annenin dizinin dibindeki çocuk doğanın acımasızlığına direnebilir. Anneler bazen düşük yaparlar, bebeklerini rahimlerinde taşıyamazlar: Onları kaybederler. Bazı anneler ise çocuklarını rahimlerinde taşırlar, doğururlar. Ancak sonrasında psişik rahimlerinde taşımaları gerekir. Tasarımları, düşlemleri ile dolu psişik plesantadır bu. Anneler çocuğu bu plesantada yani akıllarında tutarlar. Annelerin çocuğu akıllarında tutamadığı veya unuttuğu durumlarda çocuk psişik düşüktür. Annenin fiziksel varlığının yeterli olmadığı durumlar vardır. André Green'in dediği gibi bazen anne çocuğun yanındadır; ancak gönlü, aklı orada değildir. O akılda tutulanlar bazen kaybedilen bir kariyer, uzaklaşan bir eşin gölgesi veya hamilelikte düşlemlenmiş ideal çocuğun tasarımıdır. Şu anda aklıma okulda unutulmuş, anneleri öğretmenler tarafından aranıp çağrılan çocuk yüzleri geliyor. Varoluşta yankılarını bulamayan çocukların yüzleri.

Düşlem nedir ? Isaacs'in 1948'te yaptığı tanımlamaya uygun bir biçimde düşlemi, bizim günlük dilde kullandığımız "hayal etme"den ayırmak gerektiğinidüşünüyorum. Isaacs "f" ile yazılan "fantezi"yi bilinçli gündüz düşleri, hayal kurmalar olarak tanımlamıştı. "ph" ile yazılan "phantasy" ise, ona göre, bilinçdışının içeriğiydi. Bilinçdışı bir çıkarımdır. Bir yerde, karanlık odada siyah kedidir o. Onunla ilgili çıkarımlara ulaşmamızı sağlayan, bilinçli oluşun hemen kıyısındaki beliriverişlerdir. Bir var, bir yoktur onlar. Burada ima edilen ön-bilinçtir. Düşüncenin bu silik düzeyi, aynı maddenin atom düzeyinde olduğu gibi ince, derinde ve nispeten görünmez olduğu halde, kaba düzeydeki tüm somutlukların kaynağıdır. Ve aynı atom fiziğinde olduğu gibi olgular inceldikçe enerjileri artar. Ön-bilinçteki küçük bir devinim, bilinçli düzeyde büyük gürültülere dönüşür. Zihnin tasarımlarının dokunduğu ön-bilinçli kumaş bu düşlemsel dokudandır. Bu ön-bilinçte beliriveren düşlemler, bilinip te farkedilmeyenlerdir. Özneye göre, "zaten canım orada"dırlar "ama hayret orada"dırlar. Özneye işaret edildikleri zaman, "ne var ki bunda ?"dırlar, ama "bir saniye, sahi, dur ya"dırlar.

Tasarımlar (representation) düşlemlerin hammaddesindeki önemli unsurlardır. İçe-yansıtılmış imgelerin dönüşmüş halleri olan tasarımlar düşlem senaryosundaki nesnelerin rollerini ve işlevlerini belirler. Örneğin, Oidipal bir düşlemin içinde yeralan anne tasarımının depressif, ezik, yenikken, aynı düşlemdeki baba tasarımının taşkın ve tacizkar olduğunu düşünelim. Ancak, bir senaryo gibi düşünebileceğimiz düşlem sadece bu rollerden oluşmaz. Düşlem, bu tasarımlar artı başka şeylerdir. Örneğin, düşlemin çatışma kökenli bir tansiyonu vardır. Aynı sinematografik bir öyküde olduğu gibi, olup bitenlerin dramatizasyonunu sağlayan gerilim artış ve düşüşleri mevcuttur. Düşlemde bu gerilimin ifadeleri duygulanımsal (affectif) olur. Ayrıca, düşlem bir plot'a sahiptir. Bu plot öykünün konumlandırılmasını sağlar. Tasarımları "ne, nerede, nasıl, ne zaman ?" gibi soruların yanıtları ile bir düşlemsel plana yerleştirir.

Annenin düşlemlediği ve düşlemlemeye devam ettiği, böylece taşıdığı, düşürmediği çocuk dünyaya yerleştikçe, yani yol yakınken onu geri dönmeye, ölüme çağıran içe kapanmayı, oto-erotik bir kendine kapanmayı aşıp, dünyaya doğru baştan çıktıkça, yani vitalize oldukça, dünyaya arzu duymaya başladıkça, dünya da ona yerleşir. Artık o da annesini düşlemlemektedir. Aşk hikayesi böyle başlar. Başları delicesine dönen iki aşığın telefonda birbirlerine fısıldamalarını düşünün: "Şimdi seni düşünüyordum"; "ben de seni düşünüyordum". "Şu anda burada yanımda olmasa bile bir yerlerde, biri beni düşünüyor. Ve ben nereye gitsem, ne yapsam, ne etsem her yerde onu görüyorum".

Bu aşk, bu baştan çıkış, bu davet çocuğu oyuna çağırır. Çocuğun dünyası önce annenin düşlemsel alanı, Bion'un tabiriyle annenin "reverie"si, sonrasında onu düşlemleyen ötekilerdir. Çocuk babasını, kardeşlerini tanır. Onların düşlemlerindeki kendisini görür; onları düşlemlerine alır. Ailenin bilinçdışı bu ortaklaşan düşlemin kendisidir. Çocuk bu aileyle birlikte insanlık ailesinin düşlemlerini de tanıyacaktır. Tüm insanlarla birlikte bu dünyanın düşünü görecektir."

Ailede Düşlem: Bireyselden Ortak Zihne Doğru (Yavuz Erten'in Aile Terapileri Kongresi-2003'te sunduğu yazıdan alıntılanmıştır)
Alıntı ile Cevapla