Sartre'ye göre tüm nesnelerin (bizim dışımızdaki "şeyler"in) etrafında bir tam dönüş, belki bir üç yüz altmış derecelik bir hareket, her görüngü dizesinden algılamamızın toplamı, gerçek öz olamayacağı için varlığı önceliyordu; töz'ü görmekse neredeyse mümkün değil... Varlık ve hiçlik'te nesnelerin asıl varlıklarını göremeyen bilincin asıl olduğu şey/nesnenin kendisi dışında 'kendisi için' anlamlı olan, öznenin anlamlandırdığı/anlam ürettiği şeyleri görerek "kendinde şey"leri, özün varlıktan sonralığını savunmasına dayanaktır Sartre'nin ve bu çıkarımdan da "hiçleştiriyordu" bilinci...Katı rasyonalistlerin akilliğini hep naçar buluyordu.
Daha sonra bu algılar toplamını "keyfi özgürlük"lerimizle belirlediğimizden dem vurup; -Sevgili possible_outside sizin bir evvelki sayfada bahsettiğiniz Faşizmi de, Marksizmi de seçme keyfiyeti gibi-, kişiye göre anlamın seçim özgürlüğünden bahsediyor. Kahramanlarından birinin elini bıçakla delmesi de bu "keyfi özgürlüğü"...(Bu pasajı özellikle daktilo edip eklemek isterim sonradan, dediğimi çok anlaşılır kılacaktır, şıktır...)
Bulantının kahramanın taş örneğini verdiniz, parkta oturduğu zaman ağaç köküne ilişen kahraman'ın durumunu da anımsayalım. Kökü yalnızca bulunduğu perspektiften algılayan kahramanın ötekileşmesi ve biganeliği...
Özgürlüğe canlılık kazandırmak son derece güçtür, bu "bahane"yle, bilinç-dışılığa son derece sıkı sıkıya yapışan insanı "kötü niyetli" bulur Sartre...
Tekrar Freud'un bilinç-dışılığına dönersek; farkında olmadığımız zihnî süreci (çocukluk ve bebeklik yaşları) Sartre bir nevi kötü niyet olarak adleder demiştim; kötü niyet kişinin kendini kandırmasıdır. Biz eylemlerimizi ya da niyetlerimizi bilinç-dışı olarak nitelendirip, kötü niyetin hizmetine sunabilir ve sorumluluktan kaçabiliriz; nasıl bir örnek versem tam da burada:
Bir "oğlancı" olduğunu reddeden, homoseksüellerin naturasını yok sayan bir "eş cinselin" kendi kötü niyetini anlaşılır olmasını dahi yine kötü niyetlice bekleyen Daniel; "cinsi sapık olmaktan" utanır ama aynı zamanda arkadaşının bunu anlamasını da bencilce bekler...
"Bu halini olduğu gibi kabul etmen daha uygun olur" diyen Mathieu'ya;
Bilinçdışılığı öylesine yaptığına kılıftır ki, kendisini anlamadığını söyler, diş biler (kendisi gibi heteroseksüel olamadığı için ve durumunu kabullenecek gücü karşı tarafa yansıtmanın kolaycılığıyla) arkadaşının sevgilisine evlenme teklif eder; üstelik sevgilisi "can" arkadaşından hamile ve yardıma ihtiyacı varken...
Keza Mathieu de aynı kötü niyet içerisindedir, hamile bıraktığı velakin evlenmek istemediği -parası olmadığı için de aldıramadığı- kadının sorumluluğundan kaçmış olacaktır.
Karşılıklı olarak özgürlük adına, sorumluluklarından kaçmaktadırlar ikisi de. Biri bir homoseksüel olma sorumluluğundan (utancını yenmek) biri de yıllarca yattığı bir kadını hamile bırakıp ona sahip çıkma sorumluluğundan...Oysa Sartre'ye göre önceliklidir "özgürlüğümüzün tutsağı" olmamız...
Jacques, ağabey, burjuva tüccar ve bencesi de romandaki en yalın en özgür en samimi karekter...İşgale karşı Jacques Cezayir'e gider...
Mathieu yalnızca tüm entelektüel uğraşlarının, felsefi donanımının, 'görkemli ve zahmetli yaşamı'nın basit bir muhalif olma hazzı için olduğunu farkedemez bile...Yine Sartre'nin "biz" olamayan "ben"i ne denli eleştirdiğini çıkarsamak olası...
Sartre bilirsiniz ki eylem adamıdır da, burada ne Mathieu ne de Jacques'tur Sartre, olsa olsa ikisinin karışımıdır ya da hiçbiridir...
Ve hoş geldiniz Nb'em, nerelerde kaldınız...
