Tekil Mesaj gösterimi
  #4 (permalink)  
Alt 01-10-2007, 01:59
possible_outside
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart Sartre üzerine

Sartre insanı önceden tanımlanmış/tarif edilmiş bir varlık olarak görmez. Öz varlıktan önce değildir yani: insanın kendini var etmesi kendi kararlarıyla şekillendirmesidir, özünü ancak böylesi bir iradi eyleminden sonra var edebilecektir. Hegel ile çatıştıkları budur.

Burada belki Sartre konusunda benden daha bilgilisinizdir diye soruyorum. Örneğin Sartre mantığı, içgüdüleri neden a priori en azından bir gizillik olarak görmüyor sizce? Ve "Varoluşçuluk bir Humanizma'dır" da hatırladığım insan dışı diğer tüm varlıkları (kedileri, taşları...) öz'ün varoluştan önce geldiği varlıklar olarak görüyor... İnsan doğduğunda özü tam bir belirlenimsizlik içinde mi? Toplumsal özsellikleri de alabiliriz burada bir memurun, bir burjuvanın çocuğu olarak doğması gibi. Yani yine "belirli varlıklar" içinde doğmuş olmuyor mu? Böylesine iyi donanımlı bir felsefecinin -bence- böyle trajik bir hata yapabilmesini aklım hiç almamıştır.



Peki böyle bir hiçlikle yaşam nasıl devam edecektir?

Hiçlikle yüzleşen kişi, kendi dışına çıkarak objektif bir gerçeklik oluşturacaktır. Yaşamı katlanılır kılan budur. Kendinde varlık gibi dışa kapalı sistemleri "şeyler" için öngören Sartre, insan için bunu kabullenmez. İnsan yine kendi içinde bir hiçse de/saçmaysa da kendi için özgür kalabilmek için dışa açık bir sistem şeklinde özgürleşmelidir. Varolduğunun bilincinde olan tek canlı insandır çünkü. İnsan dünyayı aştığı, uzaktan bakabildiği fikrine sahip olamaz Sartre'ye göre, işte "özgülüğe tutsaklık" budur. Sorumluluk başkalarının da sorumluluğunu yüklendikçe özgürleşen insandan bahseder; bunu katı bir ahlak olarak görmez Sartre, bu bilinçli bir tercih olduğu vakit özgürlüktür.
İnsan bir kapının deliğinden dışarıya baktığında yine kendini görecektir; Bunu bir şiirimde ;

"Dört kez çaldı kapı
Kim o diyemedim
İçeride ben
Dışarıda ben

Konuşamadık birbirimizle
Korktuk
Sustuk"

Şeklinde ifade etmiştim...İşte insan kendine hem dışarıdan hem de içeriden bakabildiği zaman gördüğü bu "hiçlik" karşısında irkilecek ama onu kavrayabildiği, kendini var edebildiği ölçüde de "özgürleşecektir"....

Peki hiçlikle yüzleşen kişi için tam bir özgürlük, hatta şöyle ifade edeyim, bir olumsallık durumunda kalmaz mı, özgürleşebileceği gibi her olanaklı şeyi de yapabilir. Sartre'ın buna itiraz edeceğini sanmam. O halde Sartre'ın ahlak felsefesi nereye götürür? Her yere! Bence yanıt budur. "İş işten geçti" de bir ölü soruyordu: Şimdi nereye gideyim? "Nereye isterseniz?" yanıtını alıyordu. Yani bir Sartre'cı Marxizm'i de seçebileceği gibi Faşizm'i de seçebilir; istediğine bağlanabilir.

Son olarak Bulantı'da bir sahne vardır. Kitabın başkahramanı deniz kıyısından bir taş eline alır ve onun kendine yabancılığını hisseder/De Beauvoir'de de bu tip şeyler görmüştüm. Bu bir tür algılamda fenomenleri örten bilinçleri aşarsak belirli gerçek varoluşsal algılara kavuşabiliriz'dir bence.
Neler düşünüyorsunuz Maria? Bildiklerinizi ve fikirlerinizi duymak isterim.

ö.n.a[/QUOTE]
Alıntı ile Cevapla