Alıntı:
|
İnsan bazen özgür, bazen köle olamaz; insan, her zaman ya tam özgürdür, ya da değildir...
|
İnsanın bulunması gereken yer tayininde kuramsal ve yöntemsel bir fikir otaya atan Sartre, kendi hükümleriyle özgürlüğün gerçekleştirecek olanın beşer olduğunu düşünür, bu insanın özgürlüğüdür; farkındalık ve sorumluluk insanı özgür kılar,
"tüm insanlık durumları için tüm insanlara karşı sorumluyuz" der sonrasında Dostoyevski...
Sartre insanı önceden tanımlanmış/tarif edilmiş bir varlık olarak görmez. Öz varlıktan önce değildir yani: insanın kendini var etmesi kendi kararlarıyla şekillendirmesidir, özünü ancak böylesi bir iradi eyleminden sonra var edebilecektir. Hegel ile çatıştıkları budur.
"Kendi özgürlüğüne mahkumdur insan", hümanist düşünceye göre "insan" her şeyden değerlidir...(Hoş Hume, Kant'ın saf akıl önermesine hep şüpheci yaklaşmış ve mümkün olmayacağını ileri sürmüştür)
"özgür olmaktan vazgeçmekte özgür olmadığımız" bunu Tolstoy "bildiğim bir şeyi bilmezden gelemem" şeklinde ifade etmiştir.
Sartre bilinci bireyin salt bilincinden çıkarıp, "ben"in; "biz" olduğu ve bizin ben olduğu bir ortak bilince, eyleşe inanır. Sartre'nin gerçek hayatında da eylem adamı olması ve "her insan her şey karşısında herkesten sorumludur" sözünü anıştırarak ortak bir "biz" olma yükümlülüğünü varoluş yolunda özgürlük olarak adletmesi de düşünce ve eyleminde tutarlılığını yansıtır. İnsan özgürlük içinde varoluşunu kendi inşa edecektir, farkındalık insanı özgürleştirecek ama "hiçliğini de" aynı zamanda anlayacaktır.
Peki böyle bir hiçlikle yaşam nasıl devam edecektir?
Sartre intihara karşıdır; intiharı anlamsız bulur, onun için gerçek özgürlük "yaşam"dır. Camus'ün Sisifos'undaki gibi...Tanrılar Sisifos'u cezalandırmış ve sonsuza kadar bir dağın eteğinden düşen taşı tekrar yukarıya çıkarma cezası kesmişlerdir. İşte Sartre'ye göre özgürlük, "taşın düşeceğini bilmektir" ama yine de anlamlı olan, taşı her seferinde dağın tepesine taşımaktır, ölüm anlamsızdır...
Hiçlikle yüzleşen kişi, kendi dışına çıkarak objektif bir gerçeklik oluşturacaktır. Yaşamı katlanılır kılan budur. Kendinde varlık gibi dışa kapalı sistemleri "şeyler" için öngören Sartre, insan için bunu kabullenmez. İnsan yine kendi içinde bir hiçse de/saçmaysa da kendi için özgür kalabilmek için dışa açık bir sistem şeklinde özgürleşmelidir. Varolduğunun bilincinde olan tek canlı insandır çünkü. İnsan dünyayı aştığı, uzaktan bakabildiği fikrine sahip olamaz Sartre'ye göre, işte "özgülüğe tutsaklık" budur. Sorumluluk başkalarının da sorumluluğunu yüklendikçe özgürleşen insandan bahseder; bunu katı bir ahlak olarak görmez Sartre, bu bilinçli bir tercih olduğu vakit özgürlüktür.
İnsan bir kapının deliğinden dışarıya baktığında yine kendini görecektir; Bunu bir şiirimde ;
"Dört kez çaldı kapı
Kim o diyemedim
İçeride ben
Dışarıda ben
Konuşamadık birbirimizle
Korktuk
Sustuk"
Şeklinde ifade etmiştim...İşte insan kendine hem dışarıdan hem de içeriden bakabildiği zaman gördüğü bu "hiçlik" karşısında irkilecek ama onu kavrayabildiği, kendini var edebildiği ölçüde de "özgürleşecektir"....
İlk idrak'taki işte tüm bunların farkındalığı içindeki Sartre'nin yine de kendine söylettiği bir bölümle bitireyim;
"Sanıyordum ki" dedi Jacques, "özgürlük insanın kendi isteğiyle kendisini içine attığı durumlara karşıdan bakmasından ve bütün sorumlulukları kabul etmesinden ibaretttir. Ama şüphesiz aynı fikirde değilsindir: Kapitalist toplumu mâhkum edersin bununla birlikte bu toplumda memursun, komünistlere karşı bir prensip sempatisi gösterirsin ama yine de kendini bağlamaktan kaçarsın; hiç oy kullanmadın, partili olmadın, direnişlerine katılmadın. Burjuva sınıfını kötülersin oysa burjuvalardan farkın yok, burjuvasın; burjuva oğlu ve kardeşi ve burjuva gibi yaşarsın...!
Mathieu bir işaret yaptı ama Jacques sözünü kesmesine izin vermedi:
"Ve artık uyanış çağındasın...!"
Elbette Sartre'nin felsefesinde eksik ve eleştirilesi yanlar vardır. Ben Sartre'yi felsefeciden çok, aşkın bir romancı olarak görüyorum; yine de yirminci yüzyılın başatlarından olduğu da şüphe götürmez gerçektir...
ö.n.a