Tekil Mesaj gösterimi
  #1 (permalink)  
Alt 23-06-2007, 20:39
sokakkizi sokakkizi isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 23-06-2007
Mesajlar: 129
Standart BİLDİRİLER-im

BİR POPÜLER KÜLTÜR FENOMENİ OLARAK
İBRAHİM TATLISES


Bu yazıda kültürün nasıl toplumun elinden alınıp insanlara satın alınacak bir şeymiş gibi geri sunulduğu; nasıl ve neden bu şekilde metalaştırıldığı ve bunun Türkiye’deki izleri, yansımaları anlatılarak kültür sanayiinin bir nesnesi olarak İbrahim Tatlıses örneği incelenecektir.

Kültürün yalnızca insan türünün bir başarısı, insanı insan kılan özelliklerden biri olduğu felsefeciler tarafından çok uzun zamandır biliniyor. Klasik Alman felsefesinin önemli kavramlarından biri olan 'tinsel varlık alanı' tam da insanın bu başarısını dile getirmeyi amaçlar. Ama kültür kavramı tek biçimli, homojen bir olguya karşılık gelmez. Kültür, insan türünün başarıları anlamına gelmesinin yanı sıra yalnızca belirli bir toplumda taşınan ilkeler, kurallar, anlayışlar bütünü anlamına da gelir. Bu bütün ne bulunmuştur ne de birileri tarafından birdenbire ortaya konmuştur. O doğal bir süreçte, toplumun emeği sayesinde oluşmuş ve gelişmiştir.

Ama ister birinci anlamda alınsın, isterse de ikinci anlamda alınsın, İkinci Dünya Savaşı sırasında Horkheimer ve Adorno tarafından kaleme alınan “Aydınlanmanın Diyalektiği” kültür olgusunun artık bir sanayi üretimi sorununa dönüştüğünü ortaya koyar.

20. yüzyılın ilk yarısında gelişen kapitalizm sayesinde, kültürün de dahil edildiği seri üretim dönemi, gelişimini ve yayılmasını “halk için üretim” etiketine borçludur. Oluşan bu endüstrinin amacı insanların kapitalizmi benimsemesini kolaylaştırmaktır. Bu sistem düzenli olarak, yorgun insanların gerçek dünyadan kaçışı pişmanlık duymadan yaşayabileceği “oyalanma/tembellik yapma alan ve zamanları” yaratır. İnsan, iletişim araçları tarafından her gün tekrar tekrar uyuşturularak sıradan, standart bir tepki mekanizmasıyla yeniden yapılandırılır. Böylece siyasetten ve ekonomiden arınan insanlar yaşamları ve hakim ideoloji arasında bir bağ kurma fikrinden ve yetisinden uzaklaşırlar. Oysa iletişim, ulaşım, teknoloji gibi tüketim alanları sermaye sahiplerinin elindeyken ekonomiden ve siyasetten bahsetmemek mümkün değildir. Çünkü “sermaye sahiplerinin ideolojisi ticarettir, alışveriştir” ve bu ideolojiyle birlikte yüzeysel hale getirilen kültür, içerdiği her şeyi birbirine benzetmekte zaman kaybetmez.

Teknoloji ve bilgi çağının gölgesinde gerçeklik imajlara dönüşür. Her şey birbirine benzediği için artık bir umursamazlık ve unutkanlık vardır. Geçmişte silinmesi gerekenler silinir. Her şey önceden tasarlandığı ve önümüze sunulduğu için artık bilmediğimiz değil farkında olmadığımız bir geleceğimiz vardır. Yaşadığımız dünya televizyon ve internetten; duygularımız ve düşüncelerimiz kendini tekrarlayan şarkı ve romanlardan ibarettir. Böylece kültürün en üst biçimi olan sanat da artık bu aldatmacadan pay almaya başlamıştır. Popülerlik daha doğrusu standartlara uygunluk arayışı iliklerimize işledikçe sanat denilen şeyle günlük hayat arasındaki sınır siliniyor.
Öyle ki şu gibi cümleler neredeyse her an bir yerlerde kurulur olmuştur:

-“Benim hayatım var ya, ohoo-o.. roman olur!”
ya da
-… Ay Selma’nın kızı var ya hani nişanlısı askerde olan.. Arkadaşının sevgilisini ayartmış…
-A-aa o kilolarla nasıl tavlıyor bu oğlanları hayret!!
ya da
-“İbo mu dinliyor?! İğrenç! Ben Seksendört dinlemeyen biriyle ‘çıkamam!’ ”

cümlelerinin temelde hiçbir farkı yoktur. Tüm bunların gerçek yaşam, tükettiklerinin zorunlu ihtiyaçlar olduğunu kabullenmiş olan insanlar bilinçsizce güçlünün yanında olan eğilimiyle sistemin bir parçası haline gelerek yapay bir dünyanın oluşturduğu döngünün bahanesi olurlar. Söylediğimiz sözler, içtiğimiz sütler, giydiğimiz ayakkabılar, kıyafetler, saç rengimiz, kilomuz her şeyimiz aslında işletmeye aittir. Bizler işletmenin öznesi değil nesnesiyiz. Bizler dünyayı yöneten kültür endüstrisinin giderek maddileşen ürünleriyiz artık.

Dünya düzeyinde kültür konusu, altmışların sonuna doğru bir sorun olarak gündeme getirilmiştir. Bunun iki ana nedeni vardır: Batıda ekonomik kalkınma ve gelişmenin yetersiz görülmesi ve kültürel gelişme fikrinin ortaya çıkması ilk nedendir. Diğeri ise Üçüncü Dünya ülkelerinin yaşadıkları kültürel kimlik sorunu. Bu sorun kolonizasyon dönemi geçirmiş ülkelerde ve ‘çağdaşlaşma’ çabasında olan ülkelerde farklı görünüşlerle ortaya çıkmıştır. Bu noktada konunun Türkiye ile ilişkisi hemen göze çarpıyor olmalı. Türkiye’de ,1950’den sonra sanayileşme ile başlayan üretim ve tüketim heyecanının sonucu olan büyük kentlere göçler kültürdeki hiyerarşiyi iyiden iyiye gün yüzüne çıkarmıştır. Hükümetlerin ‘modernleşme’ arzusunun neden olduğu bu durum sermaye sahiplerinin yepyeni bir fabrikada biraraya gelmesini sağlar. Bu fabrikalar artık ‘popüler kültür’ üretmeye başlar.

Fabrika malı popüler kültür ürünleri 60’lı yılların sonunda itibaren ‘her şey halk için’ sloganıyla özellikle sinema ve müzik alanlarında pazarlanmaya başlar. Daha başından sonu anlaşılan filmler, şarkılar ve şarkılı filmler furyası başlar. Sanat ve ekonomi arasındaki bağlantı, popüler sinema ve müziğin çok büyük paraların döndüğü birer endüstri haline gelmesiyle kendisini kanıtlar. Böylece Türkiye’de de tembellik için zaman ve alan üreten işletmeler gayet akılcı ve planlı bir şekilde yönetilmeye başlar. Müzik bu eğlence endüstrisinin en önemli kollarından biridir. Müzik her yerdedir … Martin Stokes’un dediği gibi “Teybe bir kaset koymak basit bir tüketiciliğin kof bir hareketi değildir . Bilakis yapısal olarak bireyin birlikte olduğu grubu ve bu birlikteliğin yer aldığı mekanı tanımlayan bir davranıştır.”. ‘Modern’ ya da ‘geleneksel’ olması bir sorun değil ; müzik daima olacaktır. Bu yüzdendir ki Türkiye’de eğlence endüstrisi dönemin politikasının etkisiyle gözlerini Batı’ya çevirmiş ve meyhanelerin benzeri olan gazinoları ve tabii ki yeni plak şirketleriyle giderek genişleyecek olan müzik piyasasını halkın hizmetine sunmuştur. 70’li ve 80’li yıllarda ise amaç kolay yoldan köşeyi dönmek haline gelmiştir. Bu dönemde işletmelere teslim olup kendini iyi pazarlayabilen bazı şarkıcı ve oyuncular bu amaca ulaşabildiler. Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur, Hülya Avşar, Ahmet Kaya, Küçük Emrah, Küçük Ceylan ve daha bir yığın insan bu pazarın içindeydi .

Popüler kültür sanayinin Türkiye’deki görünür öğeleri olan “sanatçılar” bilerek ya da bilmeyerek bu piyasanın ortaya sürdüğü birer fenomendiler.

Bu pazarın en önemli aktörlerinden biri, belki de en önemlisi İbrahim Tatlıses’tir. Onlarca insan gibi, “Bir Teselli Ver”ir umuduyla İstanbul’a geldi ve “ayağında kundura”sıyla hayatımıza girdi… İbrahim Tatlıses, içinde bir gün ‘Yılmaz Güney ‘ gibi olma arzusunu taşıyan, mahcup ve kendi deyişiyle “Allah vergisi” çok güçlü bir sese sahip bir delikanlıydı.
“Keşfedildi”…
O içtenliği ve güzel sesi ile türkü okuyarak girdi bu piyasaya . Zamanla “halk için üretim”in nasıl olduğunu başka bir deyişle nasıl bir İbrahim Tatlıses olursa tüketilebileceğini öğrendi. Böylelikle İbrahim Tatlıses, popüler kültür endüstrisinin bir oyuncağı değil, bir oyuncusu; piyasanın akıntısı içinde sürüklenen biri değil, piyasanın akıntısına yön veren biri haline geldi.

Türkü ile arabeski aynı kapta sunarak karışmış kent kültüründe yerini arayan herkesin isteklerini doyurdu. Filmlerde oynadı; daha doğrusu filmlerde kendini oynadı hatta kendi filmini kendi çekti. Filmler popüler kültürün en kolay tüketilen ,vazgeçilmez öğeleridir ne de olsa. Adorno’nun belirttiği gibi; sokağı biraz önce izlediği ve günlük dünyasını olduğu gibi yansıtmak isteyen filmin devamı olarak algılayan sinema seyircisinin eski deneyimi film üretiminin genel kuralı haline gelmiştir. Film üretiminin, ampirik nesneleri iki katına çıkaran teknikleri yoğun ve eksiksiz hale geldikçe, seyirciyi filmde tanıyıp izlediklerinin dış dünyanın kesintisiz devamı olduğu yanılgısına düşmesi bugün o denli kolay olmaktadır. Sesli film üretiminin başlamasından bu yana mekanik çoğaltım tamamen bu amaca hizmet eder duruma gelmiştir. Eğilim yaşamın sesli filmden farklı olmaması yönündedir.

Bu noktada arabesk şarkılı filmlerin hafife alınmaması gerektiğini vurgulanmalı. Hem dönemin toplumsal sorunlarının anlaşılabileceği hem de özellikle göç yorgunu seyircinin kendi hayatını filmdekiyle özdeşleştirebileceği trajik yapımlardır bu filmler. Toplumdaki köylü-kentli ayrımını bir grup seçkinin yaptığı gibi kültürlü-cahil ya da modern-maganda şeklinde değil; zengin-fakir ve ahlaksız –dürüst olarak yapar.

Örneğin 1985 yapımı Mavi Mavi adlı filmde minibüs şoförü olarak çalışan ‘İbrahim’ (şarkıcılar özellikle kendi isimlerini kullanmaktadırlar filmlerde; çoğu zaman kendi seslerini kullanmasalar bile…) akşamları servis şoförlüğünü yaptığı özel okulun öğrencilerinden birinin ablası (Hülya Avşar) tarafından kendisini ders verdiği aerobik kursuna götürüp getirmesi için tutulur. Böylece sahip olan ve olmayan ayrımını görmeye başlarız. İbrahim kadına aşık olur –ki bu kaçınılmazdır. Bu kadın izleyicinin arzularının sembolüdür. Erkek izleyici kendisini İbrahim’in yerine koyacak; kadın izleyici ‘Hülya Avşar gibi olsaydım’ı hayal edecek ya da o kadından nefret edecek, ona kızacak ve İbrahim’i kendi yanında isteyecektir. Kadın önce İbrahim’e kur yapar ama sonra ‘cahilliği’ ve ‘kabalığı’ yüzünden onu aşağılar. Buradan itibaren seçkin sınıfın yaptığı modern-maganda gibi ayrımlara karşı bir kırılmışlık ve tepki görülecektir. İbrahim, davet edilmediği halde kadının verdiği havuz partisine gider ve onu herkesin arasından çekip kaçırır. Oradaki insanlardan çekinmez ve bu yaptığından utanmaz çünkü asıl dürüst ve namuslu olan kendisidir ve onurunu kıran birini cezalandırmak onun için yanlış bir eylem değildir. Bu kadar cesur, onurlu, dürüst ve aşık bir adam kendisini onunla özdeşleştiren seyircinin bir iç heyecan yaşamasını ve tüm sorunlarına başkaldırmış gibi hissetmesini sağladığı; bu enerjisini , bu gerçekliği daha içindeyken parlatıp tüketiverdiği için seyirci filmden çıktığında kendini haklı ve onurlu yapması gereken her şeyi yapmış gibi hissedecek ve yaşamına kaldığı yerden aynı miskinlikle devam edebilecektir. Bu arada İbrahim kaçırdığı kadını ‘köyüne’ götürür ve eve kapatır. Bir süre onunla hiç ilgilenmez canının yandığından emin olunca da onu İstanbul’a geri götürür. Ancak aralarında bir ilişki yoktur artık, olamaz… Köylü ve Kentli; ikisi de değişmeyi haksızlık olarak görmüş, acı çekmiştir. Ellerindeki aşk aralarında bir köprü kurmaya yetmez. Tüm bunlar İbrahim’i bunalıma ve alkole sürükler. Nihayet toparlanabilmek için komşusunun kızıyla evlenmeye karar verir. Bu sırada olayları tekrar düşünen ve İbrahim’i ne kadar sevdiğini anlayan aerobik öğretmeni ona gider ama artık çok geçtir her şey için…Gün düğün günüdür; yollar kesin bir sınırla ayrılmıştır artık. Sürekli bir ‘ayrım’, tutunamama, onurunu koruma, bunalım, pişmanlık ve kadere boyun eğme… Film bitmiştir artık.

Filmlerinde, şarkılarında içten içe tepkili olan bu adam Yılmaz Güney’in filmlerini bire bir yeniden çevirmiştir. Ama kendisi Yılmaz Güney’in yerinde oynamaktadır. Sisteme tepkili, ancak artık arabesk dinleyenler pazarına, Yılmaz Güney kostümüyle kaset ve film satar. İbrahim Tatlıses ‘80 dönemiyle birlikte tam bir dönem adamı olacaktır. Değişim yolunda ilerler. Filmlerde kurmayı bile başaramadığı köprülerden geçmesini sağlayan da bu değişme yeteneğidir. Her gence ulaşamadıysa da sosyeteye bile dinletmiştir kendini. Turgut Özal da O’nu dinleyip keyif alanlardandır üstelik. Bu bir tercihten ibaret değildir elbette. Bu halka zevklerinin özümsendiğini düşündürecek ideolojik bir yaklaşımdır. Tıpkı İbrahim Tatlıses’in politikaya yaklaşımı gibi… İmajın apolitik yaşam olduğunu anlayan İbrahim Tatlıses arabeskin acı ve isyan içeren formunu züppeleşmiş bir forma dönüştürmüştür. Öyle ki “Kafelerde diskolarda sarabilseydim seni” demektedir sevdiği kıza İBO.
Tüm şarkıları tekerleme biçimiyle yazılmış olan İbrahim Tatlıses’i farklı kılan özellik şarkı da olsa türkü de olsa kendine has ağzı;söyleyişidir. 1989’da çıkan ‘İnsanlar’ adlı kasetindeki ‘Yandım Televizyon’ derlemesi buna örnek olabilir:

yandım televizyonun elinden
öldüm televizyonun elinden

akşamlar yorgun dönende yavah
usanıram şirin canımdan

(nakarat)

o günden televizyon gel
oglan okumakdan vazgel

kitabı düşmüş bir yana vallah,
defteri ellerde kaley

(nakarat)

oglan işinden tez gel,
televizyonu karşına al.

hiçbir şeyden haberi yok,
yüregimi derde saley

(nakarat)

Allah bak bu soğuk kış,
düşmüşem bir yaman iş.

derler yan gel televizyon seyir valla,
yanda ikimiz düşer hoşa.
(nakarat)
Görülüyor ki İbrahim Tatlıses’in her şey için her dönem için söyleyecek bir sözü vardır. Ancak bu sözün anlamlı ya da anlamsız olmasının bir önemi olmadığını belirtmek gerek. (not: şarkı sözleri başkasına aittir ama özellikle Tatlıses’in söylemesi istenmiştir çünkü…)
Önemli olan ‘İbo’ nun söylemiş olmasıdır. Bu anlaşılır anlaşılmaz televizyona adım atar Tatlıses. ‘93’te Mega Aşk adlı albümünün tanıtımı için başladığı program onu imparatorluğa bir adım daha yaklaştırır. Çünkü para kazanmanın en etkili yöntemini keşfetmiştir: Reklam yapmak. Bugün ‘İbo Şov’ bu amaca hizmet için var. Tam bir şölen bu program. Şarkılar, türküler bir yana, popüler insanların yaşamları ile ilgili seyirciye oylama yaptırılıyor ve alttan alta ‘her şey sizin elinizde’ masalı dinletiliyor insanlara. Program İmparator’un demagojileri, mutlaka dini öğeler içeren öğütleri ve konuklarını gülünç duruma düşüren belden aşağı ya da yersiz esprileriyle dolup taşıyor. Sözü bitiremediği yerde bir türkü okuyuveriyor. Tıpkı şu sözlerinin ardından yaptığı gibi: “Doğru da birdir eğri de birdir. İki tane doğru iki tane eğri yoktur. Yani doğrunun da eğrinin de “light”ı yoktur. Efendim, eğri tarafa gittiysen eğriye gidiyorsundur, doğru tarafa gittiysen Allah’a doğru gidiyorsundur.” Artık İbo’nun üslubunu belirleyen şey, “dinsel duyarlılığı olan insanlar”dır.

İbrahim Tatlıses’i böyle her söylediğini dinletecek konuma getiren yalnızca sesidir denemez. Çeşitli işletmelere yatırım yaparak insanlara iş imkanı sağlaması onu hayranlarının gözünde bir kat daha yüceltmiştir. Çünkü o hem onların arasından çıkmış hem de onlara sırtını dönmemiştir. Kendisinin refah içinde oluşunun , kabadayılıklarının, kadına bakışının hayranları için hiçbir önemi ya da kötü yanı yoktur. Çünkü halkın tek istediği kendi gerçeklerine en çok yaklaşanın peşinden gitmektir. Programında savurduğu küfürlerin seyirciler tarafından coşkuyla alkışlanması, o gün programın reyting rekoru kırması bunun açık bir kanıtıdır. O halk için günlük mutluluklar ve hüzünler yaratmayı o kadar iyi bilir ki gün gelir ‘van , tuu, tirii..’ diyerek başlar şarkıya , gün gelir Kürtçe söyler şarkısını, gün gelir ‘Mega Aşk’ı anlatır ve öyle zaman olur ki oturup ağlar İmparator, çocukken olmayan ayakkabısına…

O kendi kendini yaratan bir imparatordur. Ama başarı öyle döndürmüştür ki başını; cehaletinden mahcup “Urfa’da Oxford vardı da biz mi okumadık.” diyen adam gitmiştir; artık karşımızda “Servetim tahsilliye beş basar.” diyen bir lümpen durmaktadır. Tüketim ideolojisinin demoralize ve depolitize ettiği insanların gerçeklerden kaçışının yönetimini elinde tutan popüler kültür endüstrisinin ikonudur İbrahim Tatlıses.


Duru Koç.
eyes:

Konu sokakkizi tarafından (01-07-2007 Saat 11:43 ) değiştirilmiştir..
Alıntı ile Cevapla