|
CENNET ŞEHRİNDE AKŞAM VAKTİ
Masanın başında oturmuş, elinde tuttuğu kalemle önündeki kağıda bakıyordu. Tüketim toplumunun en iyi temsilcilerinden birisi olan rengarenk plastikten yapılma masa lambasını yakmıştı. Gerçi lamba odayı bir şeyler yazmak için yeterince aydınlatmıyordu, kendine bile faydası yoktu. Ama o loş ışığı seviyordu.
“Böyle olmayacak” dedi ve yeni bir kadeh votka daha doldurdu yanı başında duran şişeden. İçmek iyi gelirdi eskiden ama nedense şimdi pek işe yaradığı söylenemezdi. Beşinci kadeh olmasına karşın, önündeki sayfa yeni yıkanmış bir çarşaf kadar beyazdı. Yada gri. Değil bir kelime, bir harf bile koyamamıştı o sayfanın üstüne. Kaleme acıdı önce; yıllardır uğurluymuş gibi aynı kalemi kullanıyordu. Kalem iyice eskimiş, sürekli yazarken sorun çıkartır olmuştu. Sonra kağıda acıdı. “Üreticiler iyice işi ticarete dökmüşler” diye söylendi kaşlarını çatarak. Kağıt fazla inceydi; muhtemelen yazarken kalemi sertçe bastırırsa kağıda zarar verecekti. Oysa kendisini kaptırdığında hep bastırırdı kalemi sayfaya. Sanki tüm hırsını o sayfadan çıkartır gibi.
Ne kadar denediyse de, üzerindeki olumsuzluğun suçunu ne kağıda, ne de kaleme atabildi. Gün gibi aşikardı kafasının karışıklığı. Öyle ki, her zaman olanın tersine, bu kez daha ne ile ilgili yazmak istediğine bile karar verememişti. “Yazmayayım bir şey, nasılsa bu kafadan bu akşam bir şey çıkmayacak; en azından hoşuma gidecek bir şey” diye mırıldandı. Kalemi masanın üzerine bırakıp kalkmaya yeltendi.. Beceremedi. Boşalmalıydı bir şekilde. Böyle uyumasına imkan yoktu ve sızana dek içmek için kendini yeterince iyi hissetmiyordu. Alkol eskisi kadar keyifli değildi. Eskiden daha kolaydı bazı şeyler; yazacak bir şey bulamadığında sızana kadar içer, ertesi sabah sorunlarından ve günahlarından bir nebze olsun sıyrılmış olarak uyanabilirdi. Ama şimdi.. Şimdi vücudu yorgunlukları kaldırmıyordu; ruhu ve aklı öylesine yorgundu. Ertesi gün daha da kötü olacağını bildiğinden, tekrar kalemi eline alıp içkisinden bir yudum aldı. Ve ilk kelime düştü sayfaya: Kumar.
Eskiden beri severdi kumar oynamayı. Aslında kazanmayı severdi, pek riske girmezdi. Yıllar boyu hiç değişmemişti tarzı; en sevdiği şey beklenmedik anda karşıdaki oyuncuların çektikleri resti görmekti. Blöflerini yakaladığında suratlarındaki şaşkın ifadeye mağrurca gülümsemeyi severdi. Bir güç gösterisi idi onun için bu; “bu masada kimse bana rest çekemez, en azından 2 kez düşünmeden” mesajıydı bir nevi. Şansı da iyiydi, nadiren kaybederdi. Büyük paralara kumar oynamadığından kaybettiğinde üzülmezdi; ama kazanmanın ve o güçlü görüntünün değeri parayla ölçülemezdi onun için. Aklına Kıbrıs kumarhanelerindeki günleri geldi. Dome Casino’da Black Jack masasındaki yedinci 7’liyi açtırdığı gece.. Şerefine patlatılan şampanya ve ikram edilen devasa Küba purosu.. Etrafındaki insanların ona imrenerek bakışı. Yada Liman Casino’da pokerde renk yakalayışı.. Ne büyük para kazanmıştı ama! Güzel anılardı. Kumarla ilgili bir şeyler yazmanın iyi bir fikir olduğuna emin oldu. Hiç olmazsa yazarken güzel şeyler gelecekti aklına. Fakat bu sadece başlıktı. Altına ne yazacaktı, önemli olan bu idi. Birkaç şey döküldü kağıda yaşlı kalemden, ama beğenmeyip hepsini karaladı. Birkaç satır sonra girişi bulmuştu: Senin üzerine.
Onun için neler yapmıştı? Kısa bir ana sığamayacak bile olsa, kendisince önemli olan anları toparladı kafasında. Kime sorsa, kendisi için deli derdi; emindi. Ama bunu nasıl anlatmalıydı? Pek çoğunun kalkışmayacağı işlere kalkışmıştı onun için. Ve pek çoğunun düşünmeye bile cesaret edemeyeceği şeyleri vermeye çalışmıştı. “Ya bir şeyler ters giderse” dememiş, yılmamıştı. Kendisi için yapılanları yadsımak mı olurdu böylesi diye tereddüt etti ama bencillik değildi böyle yaklaşmak. Neticede bu onun şiiri idi ve kendisinden bahsetmesi gerekirdi. Kafasını olumlu anlamda yukarı aşağı sallayıp kendisine onay verdikten sonra, içkisinden bir yudum daha alıp, bir sigara yaktı. Çok sigara içiyordu, onlarca kez buna bir son vermeyi düşünmesine rağmen. Bu fikri aklından hızla uzaklaştırdı, kendi zayıflıklarını görmeye tahammül edemiyordu. Hayatla hep yalnız başına mücadelesinde midir, uzatılan her elin ardından üstüne yıkılan çıkarlardan mıdır, yoksa hep aldanmışlığından mıdır; kendini hayata ve daha önemlisi insanoğluna karşı en iyi şekilde hazırlamaya, hep güçlü olmaya gayret etmişti. O yüzden zayıf düştüğü anları hatırlamayı, zayıflıklarını görmeyi sevmiyordu hiç. Hayatı savaşmakla geçmişti ve savaş henüz bitmemişti. Aklından bunları geçirirken bir sonraki satırı buldu: Hayatımı yatırdım.
Hayatla giriştiği savaşta elbette her zaman kazanamıyordu, zaten böyle bir şeyi beklemenin saflık olduğunu iyi biliyordu. Kumarda da aynı mantık vardı, şans sürekli birinden yana değildir. Önemli olan iki şey vardır. İlki; eline iyi kağıt geldiğinde bunu değerlendirebilmek. İkincisi; elinde iyi kağıt yokken de kazanmayı bilmek. Bazen bu ikilinin dışında durumu kabullenip şansın döneceği yada şartların daha uygun olacağı anı beklemek gerektiğini kavramıştı. Bu yüzden kayıplardan çok zarar görmezdi. Görse de kendisini öyle inandırırdı ki güçlü olduğuna, uzunca bir süre zararı hissetmezdi. Bir sonraki ele konsantre olurdu. Böylelikle elinden gelen en iyi oyunu oynardı her seferinde. Kendisini oyuna adardı adeta. “Sağlamcı” denilen tiplerdendi; yüzde otuz ihtimalle 1’e 10 kazanacak oyun yerine, yüzde elli ihtimalle 1’e 2 verecek oyunu tercih edenlerden. Çabalamaya gerek bile kalmadan yeni satır belirdi: 1’e 1 versen.
Hayatını adamakla elde edilecek kazanç, diğerinin hayatından fazlası olabilir miydi? Olamazdı. Hem bu, eşit şartlarda oynanan bir oyundaki en büyük rest sayılırdı ve riske edilen hayata karşılık bir hayat yetmeliydi: Yeter.
Ortaya çıkan sonuca bakmadan önce bardağı kafasına dikti. Yanan boğazına hemen derin bir nefes sigara yapıştırdı. Gözlerini kapadı.. Yazdıklarını unutmaya çalışır gibi. Sonra derin bir nefes alıp kağıda baktı:
KUMAR
Senin üzerine
Hayatımı yatırdım,
1’e 1 versen
Yeter.
Altına her zaman yaptığı gibi grafik imzasını attı. Ve de tarihi. Yanına da kime yazıldığının bilinmesi için “Kadınım’a” diye not etti.
Yorulmuş hissetti kendisini. Aslında saatler sürmemişti yazması, ama yazana dek geçen saatler ve kafasındakiler yormuştu onu. Yavaşça masadan kalktı. Masa lambasını söndürdü. Ve içeriye yalnız yatağına gitti. “Belki bu gece huzurlu bir uyku uyurum” diye umarak içinden.
Eray ÇINAR; 14/05/2007
Gözlerimdeki yansıman
Senden öte bir sen.
Sana vereceğim o can
Benden öte bir ben.
Eray ÇINAR
|