|
İNDİRİM
Ne kadar sessiz bir sabahtı... Halbuki sabahlar böylesine sessiz olmazdı benim için. Saatin alarmı ile başlardı keşmekeş. Saçma sapan bir iş gününe olurdu uyanışım. Ah; işim. Daha ne kadar sıkıcı olabilirdi ki? Değil her sabah gitmek, öyle bir işin varolduğunu düşünmek bile yeterince can sıkıcıydı. Herhalde bu sabah kimse işe gitmediğim için beni suçlamayacaktır. Hele olanlar düşünüldüğünde.
Dediğim gibi, bu sabah değişik başladı. Alarmla uyanmadım. Normalde uyku sorunum olduğundan sabahları kalkmam başlı başına bir eziyettir. Sevgilim belki de bu yüzden benden nefret ediyor olabilir. Ancak bugün kalkmam gerekenden bir saat önce birdenbire uyandım. Hayır, kötü rüya falan da görmemiştim. Tekrar uyumak için çaba göstermek istemedim ve gidip bir duş aldım. Sıcak suyu çocukluğumdan beri sevmem, geçirdiğim kazayla ilgisi olduğu açık. 8 yaşımdayken üzerime içi kaynar yağ dolu fritöz devrilmişti ve vücudumun yarısı haşlanmıştı. Hastanede geçen 3 ayı hatırlamıyorum ama ne yazık ki sonrasında evde 1 yıl süren işkenceyi iyi hatırlıyorum. Hatta aklıma geldikçe yaşıyorum. Her gün eve gelen doktor... Soğuk suyla doldurulmuş olan ancak benim sıcak olduğunda ısrar ettiğim küvet... Her gün tekrar tekrar o küvete sokuluşum ve derinin kendini yenileyebilmesi için tüm vücudumdaki sargıların açılması... Sonra yeniden yaralarımın sarılıp ertesi güne kadar baygın geçen kayıp günler... Bu yüzden sıcak suyu hiç sevmem, ılık suyla duş alırım en soğuk havalarda bile.
Her neyse... Duş beni ayılttı diyemem, çünkü her günden farklı olarak uyandığımda zaten kendime gelmiştim. Banyodan sonra gidip kendime bir kahve koydum. Bir sigara yakıp doğan güneşe karşı kahvemi yudumladım. Sessizlik ilk o anda dikkatimi çekti. Diğer evlerde hiç hareket yoktu. Sokak ise bomboştu. Oysa her sabah diğer evlerin önünde bu saatlerde mutlaka birileri olurdu. Ya bahçıvan, ya gazete dağıtıcısı çocuk veya evden işe gitmek üzere çıkan insanlar. Oysa bugün kimseyi göremedim. Garip bir durumdu ama çok önemsemedim.
Sonra kapıyı açıp gazeteyi almak istedim. Aptal gazeteci, bugün beni pas geçmişti anlaşılan. Söylenerek içeri girdim ve televizyonu açtım. Sabah haberleri ile biraz vakit geçiririm diye düşündüm. Hangi kanalı açarsam açayım o karlı görüntü çıkıyordu. Faturaları ödemeyi sık sık unutmak gibi bir alışkanlığı ne zaman edindiğimi düşündüm. Sevgilim bunu her seferinde kafama kakardı ama ben gene de her ay bir faturayı unuturdum. Hatırlanacak daha önemli şeylerim mi var, yoksa unutkan mıyım, bilmiyorum.
Bilgisayarı açıp bir şeyler yapmaya yeltendim ama üşendim. Hem bornoz iyice ıslandığı için üşümeye başlamıştım. Tıraş olmanın iyi bir fikir olacağına karar verdim. 3 gündür olmamıştım sonuçta. Her ne kadar bugün işe gitmeyeceğimi bilmiyor isem de o an, her gün tıraş olan biri değildim. Yüzüm nedense çok kolay tahriş oluyordu, o yüzden hiç iki gün üst üste tıraş olamadım. Oldum da, yüzüm parçalandı adeta ve vazgeçtim. Beni tanımayanlar düşünülünce can sıkıcı bir durum; çünkü benim paspal biri olduğumu düşünüyorlar. İşin garibi, sevgilim de bu konuda benim bir tür oyun oynadığımı, aslında yüzümde sorun olmadığını ve benim tıraş olmaya üşendiğimi düşünüyor. Garip.
Banyoya girip bornozumu çıkardım. Yerde uyandığımdan beri dikkatimi çekmeyen kırmızı lekeler çarptı gözüme. Elimle dokundum, kurumuştu her ne ise. Rengi kan kırmızısı idi. Meraklandım, çünkü evde kırmızı boya ile ilgili bir şey yoktu. Sonra duşa girerken üzerimden çıkarıp kirli sepetinin üzerine -her zaman ki gibi- özensizce bıraktığım pijamalarımı gördüm. Bu arada, biliyor musunuz, sevgilim bu yüzden benden nefret ediyor galiba. Her seferinde kirlilerimi neden sepetin içine değil de üzerine bıraktığımı soruyor bana. Özel bir sebebi yok aslında. Çocukluk alışkanlığı galiba. Pijamalarım diyordum... Her tarafı yerdekiyle aynı kırmızı renkle kaplanmış gibiydi. Önce bir anlam veremedim. Sonra ürkerek aynaya döndüm, gece uyurken bir yerlerim mi kanamıştı? Hayır. Ama bu durum biraz acayipti. Bu kan değilse neydi? Kan ise bana ait değildi, o halde?..
İşte o anda sabah sessizliğinden başka şeylerin de sıra dışı olabileceğini düşündüm. Çalışma odama gidip silahımı aldım ve evi gezmeye başladım. Kimse yoktu görünürde. Akşam yemeğinden kalan sofraya takıldı gözüm, oysa ki sevgilim son derece titiz birisidir, asla sofrayı toplamadan yatmaz. Bir de nedense sofra dağınıktı. Tartışmış mıydık acaba? Sanmam, unutmazdım muhtemelen. Aklımdan bu geçerken ayağımda bir acı hissettim; yerdeki cam kırığına basmıştım. Neyse ki küçük bir cam parçasıydı. Onu saplandığı yerden çıkardım ve yerdeki diğer kırıklara -muhtemelen sofrada eksik olduğu göze batan bardağa aitlerdi- basmamaya özen göstererek yatak odasına geçtim.
Sevgilim yatakta idi... Olması gereken yerde değil, yatağın doğru tarafında değil ortasında idi.. Ama olmaması gereken şey, boğazını boydan boya kesip, sonra da karnının ortasına saplanmış olan devasa ekmek bıçağıydı. Yatak kan içindeydi. Donduğumu anımsıyorum. Bu nasıl olmuştu? Gece eve kim ve nasıl girmiş, ben uyurken bunu nasıl yapabilmişti? Evet, uykum ağır ama bu denli mi? Elimdeki silahın yere düşmesi ile bir an kendime geldim. Alnım zonkluyordu. Bu bir rüya mı diye geçirdim içimden, bir kabus? En kötü kabusum?
Biliyor musunuz, o an hatırlamaya başladım. Akşam yemekte nasıl tartıştığımızı... Konu gene bendim elbette. Ama sabit şeyler üzerinden tartışmamıştık. Ben ve benim katlanılmaz yanlarım. Nasıl başladığını şimdi anımsıyorum, kırmızı yerine beyaz şarap almıştım eve gelirken. Halbuki o kadar da uyarmıştı beni. Unutkanlık işte. Hangi anda bana tokat attığını ve yatak odasına kaçtığını kestiremiyorum. Ama ekmek bıçağını alıp arkasından koştuğum aşikar. Evet, saçlarından tutup bir çırpıda kesivermiştim boğazını. Ses telleri kesildiğinden olsa gerek, sadece garip hırıltılar çıkarıyordu. Her hırıltı ile boğazından öksürür gibi kan damlaları fışkırıyordu. Elleri vücudunun iki yanına düşmüştü. Boğazından akan kan elbisesini kırmızıya boyarken dağılmış saçları yüzünün bir kısmını örtüyordu. Bir an sanki havada asılı kaldı. Yüzünü örten saçları arasından yüzüme öyle iğrenç bir ifade ile bakıyordu ki, bıçağı karının ortasına sağlayıp ileri, yatağa doğru ittirmiştim onu. Karnı sanki pamuk dolu bir yastık gibi yumuşacıktı, bıçağı saplarken zorlanmamıştım. Veya kemiklere rastlamamıştı bıçak. Yatağa düştükten sonra vücudu bir kaç kez kısa kısa titredi. Ve hareketsiz kaldı. Ama sonra neden hiç bir şey olmamış gibi pijamalarımı giyip yatağa uzandığımı bilmiyorum. Tek bildiğim, o gece hayatımın en rahat uykularından birini uyuduğum.
Bunları size neden mi anlatıyorum? Avukatım itiraf edersem, mahkemede ceza indirimi alabileceğimi söyledi.
Sahi, alır mıyım?
Eray ÇINAR; 06/03/2007
"Şimdi, tüm bedenini sarıp sarmalayıp, sana masalımızı anlatmalıydım..." - Çiğdem AĞBULAK
|