Alıntı:
|
sanırım milliyetçilik ve faşizm'in ayrımını yapmak lazım ancak bu dört başı mamur heterojen bir ayrım değildir bence kendine has bir bütünlük içerir. faşizm "millet" düşüncesinin sistematik bir çabayla ve ne pahasına olursa olsun yüceltilmesi olarak anlaşılırsa eğer milliyetçilik denen şey bunun için bir basamağı oluşturur. milliyetçilik dediğimiz şey salt millet bilincinin kazanılması değildir hayır. milliyetçilik kazanılan millet bilincinin kazanan tarafından pozitif sömürüsüdür. bu (pozitif) sömürünün doruk noktası da faşizm dediğimiz milliyetçiliğin sistematik yüceltilmesini içeren kavrama ev sahipliği yapar yani milliyetçilik millet kavramının fetişleştirilmesi düşüncesini içeren kapsayıcı bir kavramdır
|
Faşizmin salt milliyetçilik ya da ırkçılıkla özdeşleştirilmesi, kavramsal açıdan onu anlamakta kısır kalmamıza neden olur. Bence faşizm, Rocker'ın da ifade ettiği gibi, normal koşullarda ulusal ve/veya uluslararası sermayenin kaitalist üretim ilişkileri aracılığıyla uyguladığı baskıyı kriz dönemlerinde askeri diktatörlere, devlet otokrasisine vb. devretmesidir. Bunun için milliyetçilikten kafatasçılığa ve dinciliğe kadar her türlü politik ayrımcılığa başvururmak zorundadırlar.
Buna karşın, faşist diktatörlükler kendini yaratan sermaye güçlerinden bağımsızlaşıp "aşırı" hedeflere yönelme eğilimi taşırlar. Bu yüzden, günümüzdeki yaygın eğilim, moda değişle "neo-faşizm", sivil diktatörlüklerden veya profösyonel politikacıları aracılığıyla devlet otokrasisinden faydalanarak "devlet zoruna dayalı" bir baskı kurmaktan yanadır. Bu bağlamda,faşizmi tartışırken Mussolini'ye dönmek anlamlı da olsa, örneğin Nixon'u da gündeme taşımak gerekir..