Tekil Mesaj gösterimi
  #1 (permalink)  
Alt 30-05-2007, 22:27
non serviam - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
non serviam non serviam isimli Üye şimdilik offline konumundadır
M€M€ÑTØ MØRÍ
 
Üyelik Tarihi: 31-12-2006
Nerden: Asrub
Yaş: 30
Mesajlar: 2,356
Blog Başlıkları: 8
Standart Tehlikeli Ve Yarı Mitolojik Bir Kahraman: Nazım Hikmet

Tehlikeli Ve Yari Mitolojik Bir Kahraman Nazım Hikmet üzerine farklı bir bakış

2000 yılının ilk günleriydi. Kapı çalındı. Açtım. İki genç girdi yazı-evime. Onları bekliyordum. Biri gazete muhabiri Emrah; yakışıklı, ayrıntılara özenli, bir kulağı küpeli bir genç adam. Öbürü basın ve halkla ilişkiler danışmanı Eylem; minyon, dişi ve külyutmaz. Tam bir fıstık. Bir gazete söyleşisi için buluşmuştuk, iki saate yakın konuştuk. Fotoğraflar çekildi. İşimiz bitti. Tam gideceklerken, kütüphanemde bundan yıllar önce sırtlarını beyaz bantlarla kapatarak kimliklerini sakladığım o üç kitap ilişti gözlerine. Merak ettiler. Birlikte kütüphane rafından o üç beyaz çarşaflı kitabı çıkartıp baktık. Benim gibi binlerce gence kendi tarihinden, kendi insanından ve dünyadan farklı ses ve dokuları, birinci sınıf şiiriyle, tutkulu aşklarıyla sevdirerek aydınlatan üç kitap. Kitapların sırtlarına onları okumayı suç sayan devletin tehdidiyle kimliklerini beceriksizce saklayan üç beyaz etiket yapıştırılmıştı. Yapıştırmıştım. Ben yapıştırmıştım! Böylece raflarda rengarenk halay çeken öbür kitapların arasında dünyaya bakan yüzleri(sırtları) beyaz çarşafla örtülerek kimliksizleştirilmiş üç idam mahkumu gibi kalakalmışlardı. Yalnız, solgun ve yabancı. Biri: 'Memleketimden İnsan Manzaraları' , öbürü Şeyh Bedreddin Destanı', üçüncüsü de 'Nazım İle Piraye' . Üçünü de aynı şair yazmıştı. Biz 78'liler için yasaklı ve tehlikeli olan bu büyük şair, 80'li yıllarda başlayan dünyayı tanıma serüvenim sırasında seyahat ettiğim ve/ya yerleşip, yaşadığım bir çok yabancı kültürde farklı dillere çevrili şiirleriyle çıkıp geldi karşıma. Türkiye'yi ve Türkler'i kimi önyargılar, cahillik, çifte standart kimi de hiç de haksız sayılmayan nedenlerle 'barbar' olarak gören Batılı-Hristiyan Koro'nun o sırada benim kulağıma ulaşan tek olumlu notası 'Büyük Türk Şairi Nazım' dı. (Oh, Great Turkish Poet Nazim Hikmet!) Oysa bizim çocukluğumuz ve ilkgençliğimizde tehlikeli ve yarı mitolojik bir kahramandı o. Nasıl olmasın ki, eserleriyle büyüdüğümüz, hayran olup, rol modeli aldığımız hemen bütün aydınlar, yazar ve şairler ya onun şiirlerini okudukları için hapsedilmiş, ya da 'Nazım'ı kurtarma komiteleri' oluşturmak için Avrupa kentlerine koşmuşlardı. Nazım Hikmet'in adı çevresinde oluşturulmuş alev alev dikenli telden çember onu tanımak, şiirlerinin daha ilk okuyuşta yarattığı büyülü etkiyi damıtmak şansını bizlerden uzak tutacak kadar yakıcı ve kanatıcıydı. Kuşaklar boyu sürecek bu resmî yıldırma ve soğutma çalışmaları tam tersine teşvik edici olmuş ama bu kez de şairi bizlerin gözünde mitleştirmek gibi ciddi bir edebî bir sorun yaratmıştı. Liseli yıllarımda katıldığım belki TÜBİTAK Fen projeleri, belki de AFS seçmeleri mülâkatında "Boş zamanlarınızda ne yaparsınız?" başlıklı o anlamsız soruya, o zamanlar fena halde kafa tutmak, cesaret ve düşünsel-anarşizm anlamına gelen; " Nazım Hikmet ve Yaşar Kemal okurum" yanıtını vermiştim. Seçmelerin jürisinde bulunan ODTÜ'lü bir asistan tam okuldan ayrılacakken beni yakalamış, yüzünde yaramaz bir gülümsemeyle bana " Aman dikkat ha!" demişti. Genç asistan yakışıklıydı ve 16 yaşlarında bir kız lisesi öğrencisi olan ben, ilân-ı aşk edilmiş kadar heyecanlanmış, bu özel uyarıyı bir iltifat olarak almıştım. Kimseye yüz vermeyen yakışıklı ODTÜ'lünün beni özellikle bekleyip konuşması lisedeki kızlar arasında havamı arttırmıştı. (Nazım'ın yeni keşfedilmiş bir yararı !) Halbuki Nazım'ın aşk yaşamındaki bazı ayrıntıları öğrendikçe bizzat aldatılmış kadar kederlenip, kimi zaman çok öfkelendiğim de oluyordu. Aşkı ölümsüz ve sonsuz bir duygu sanan ilkgençlik yıllarının dişi öfkesi işte... Buna karşılık, Nazım'ı birlikte okuduğumuz üniversiteli erkek arkadaşlarımız Nazım'ın 'daldan dala konan gönlü'nden pek rahatsız olmuyor; ' poligaminin yalnız erkeklere mahsus olduğunu işte büyük şair Nazım Usta da anlatmış' (!) ana fikrine varan uzun ve öfkeli tartışmalar sonunda, biz kızlarla aralarını bozup, kapı dışarı ediliyorlardı. (Nazım'ın tehlikelerinden bir tane daha!) Nazım Hikmet coşkusu ve öfkesi en üst uçlara köpüren koca bir okyanustu ve büyük olasılıkla yaratıcı ve zeki birçok insan gibi manik-depresifti. O bir erkek olarak değil de bir kadın olarak doğsaydı da çok sık ama yine derinden ve içtenlikle aşık olacak, fakat kadın olduğu için 'çapkın' sayılmayarak, bir de bu sebeple hakaret ve engellemelerle -ayrıca- karşılaşacaktı. Ne yapalım, yirmi yaşın altında, Türkiye gibi bir tutucu toplumda ve 1978'lerde bunları pattadanak anlayacak değildik ya. Ama gençliğimiz, Nazım Hikmet'in ne müthiş bir şair olduğunu anlamamıza engel değildi. İyi şiiri herkes anlar! Herkes. Biz, onun şiirleriyle yüreği ve aklı kabaran üniversiteli kızlar şairin 'maymun iştahlı' kalbine kızıyorduk yalnızca. En çok da Piraye Hanım'ı düşünüp, ne çok acı çekmiş olacağına kafa yoruyorduk. Hiçbirimizin henüz aşkın bir ucunda daima acı çekildiğine dair ne fikrimiz , ne de deneyimimiz vardı... Kendimizi onun tarafından teker teker aldatılmış hissetmemize rağmen, biz 78'liler kuşağının edebiyatsever kızları bu büyük şairi bir romantik asi olarak algılıyorduk ve ona aşıktık! Sanki biraz Che Guevera, biraz İnce Memet, biraz da Don Quixote de la Turquia idi O. Öte yandan aynı yıllarda artık Nazım Hikmet'in kitapları kitapçılarda satılmaya başlamış olsa da, şairin kitapları hâlâ 'birinci dereceden suç aleti' kabul ediliyordu. Yani kentin ortasında satılması ve satın alınması serbest olan Nazım Hikmet kitapları polis kütüphanenizde bulununca suç sayılıyor, başınıza gelmedik kalmıyordu. Korkuyorduk. İşte kitapların sırtlarını beyaz etiketlerle saklamaya o zaman başladık. Bu yasaklar ve baskılar Nazım Hikmet'i cesaretiyle öne çıkmış bir kahraman, gizemli bir erkek ve masalsı bir mite dönüştürerek onun asıl dehâsı olan şiirini gölgeliyordu. Bunun öncelikle şaire yapılmış bir haksızlık olduğunu yıllar sonra onun şiirleri, edebî üslûbu ve estetik anlayışı üzerine başka ülkelerde yapılmış onlarca, yirmilerce tez ve araştırmayı görünce anlamıştım. Biz kendi büyük şairimizin kendi edebiyatımıza getirdiği o müthiş soluk, yeni bakış ve yeni yapıyı inceleyip, algılayacağımız yerde tutuklanmadan, işkence görmeden onun yazdıklarını nasıl okuruz diye bir mücadele veriyorduk. Halbuki Batı'da yabancı üniversitelerin Türk Edebiyatı Bölümleri'nde onun sanatını iş edinenler hiç de az değilid. Tek teselli Nazım'ın bu denli evrensel bir edebiyatçı oluşunda yatmaktaydı. O kadar. Nazım Hikmet'in kişiliği ve hayatı yerine şiiri ve sanatı üzerine düşünüp tartışmak da ancak 'memleket'ten uzakta, onu başka dillerde okuyanlarla nasip oldu. Duvarına astığı Nazım şiirlerinin Norveçcesini okurken duygulanan Norveçli Tone, Naziler'den sakladığı Sovyet askeriyle farklı dillerde Enternasyonel Marşı'nı söyleyen Dagrunn'ün ezbere okuduğu Nazım dizeleri, İspanyol Carmen'in Neruda'nın dostu olarak hatırladığı Türk şairi, Balkan ülkelerinde hemen her tanıştığım insanın adını ballandırarak Yaşar Kemal ve Aziz Nesin'le andığı 'Büyük Türk Şairi' ... Derken New York'ta Columbia Üniversitesi'nde Şeyh Bedreddin Destanı üzerine Amerikalı bir öğrencinin hazırladığı doktora tezine davet edilişim ve o titiz çalışmanın hâlâ şairin kendi anadilinde ve 'memleketi'nde yapılmıyor oluşunun hüznü. Nazım Hikmet'i sevmeyenler onu siyasal kimliğiyle düşman ve vatan haini diye dışlayarak, sevenler de cesareti, hayatı ve aşklarıyla mit olarak dokunulmaz bir yerlere koyarak asıl önemli olan konuyu kaçırmıştık. İşte 2000 yılında yazı evime gelen iki Türkiyeli aydın gence sırtı sansürlenmiş üç kitap için anlattıklarım bunlardı. Onlar beni sanki bir 'ortaçağ anısı' anlatmışım gibi dinlediler. Ve sonra gittiler. Onlar gidince kütüphanemdeki sırtı sansürlü üç Nazım Hikmet Kitabı'nın yıllardır bir anı olarak koruduğum beyaz etiketlerini artık çıkartıp atmamın zamanı geldiğini anladım. Ve kitapları özgür bıraktım.

O gün.

Buket Uzuner
www.buketuzuner.com


"Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinek kaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları. İlgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardan da hoşlanırım; çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü ben de serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam."
Alıntı ile Cevapla