Sanat üzerine. Çarpıcı & tartışmaya açık..
ekşi'de (haz etmediğim..) Baudelaire başlığını dolanırken bir adamın sanatla ilgili bir entrysine gözüm takıldı.. Detaylıca bir şeyler anlatmış ve anlattıklarının düşündüklerime paralel olduğunu fark ettikten sonra birkaç aklıselim adama da okutup fikir almak istediğim için o girdiyi buraya kopyalayacağım.
Umuyorum konu hakkında destekleyici fikri yahut aksi görüşü olanlar okuduktan sonra dile getirme zahmetinde bulunurlar.
"sanat" diyor hz. guy debord (sav) mealen, "yabancılaşmış emeğin gösterisidir." ne büyük adam, ne büyük keşif.
ben de debord misali birkaç tezle burada ekşi sözlük ahalisine seslenmek istiyorum:
bir
her bölünme bir yabancılaşmadır ve bölünmüş olanın yeniden birleşmeye, "bir" olana dönmeye tarihsel bir eğilimi vardır. diyalektik, hem yıkım, hem de yeniden doğumun tarihidir.
iki
sanat, şehirleşmeyle beraber doğmuş olan bir çeşit "orospu" kültürün insan eserine yapıştırdığı gereksiz bir etikettir.
allahın (cc) mağara adamı mağara duvarına resim yaptıktan sonra gözlerini kısıp iki metreden eserine bakıp "bu resmimde ayı avını anlattım, özellikle koyu gölgeler böyle bir gerilimin dışavurumudur. ve fakat ikinci bir okumada da bir geleneğe karşı isyanımın ekspresyonudur diyebilirim, parçalılık da zaten böyle bir vurguya tekabül eder. pembe ve morun gergin biraradalığına da özellikle dikkatinizi çekerim" gibilerinden saçma sapan şeyler gevelememiştir.
aynı şekilde, allahın (cc) kastamonulu adamı "manda yuva yapmış söğüt dalına, yavrusunu sinek kapmış, gördün mü, amanını yandım" diye türkü yaktıktan sonra, "evet, bu türkümde de popüler grotesk ögeler kullandım, aslında tersine çevrilmiş gerçeklik bir çeşit realizme de tekabül ettiği için manda söğüt dalına yuva yapıyor." diye görüş sıçmamıştır, zaten kimse de gelip ona plaket vermemiştir "sanat yapmışsın, bravo, sen bizim kastamonu toplumunun vicdanısın bundan sonra" diye...
andrei rublev de kasmıyordu büyük ihtimalle kilise duvarlarına resim yaparken, ibnenin derdi geçinmek ve cennete girmekti.
üç
aslında bu gereksiz gibi gözüken yapıştırma, tarihin bize armağanı olan bir yabancılaşma ve dolayımdan başka da birşey değildir.
sanat, artık barok mu dersiniz, rönesans mı dersiniz, özerk bir kavram olarak yeniden doğduğunda aslında bu, eserin, emeğin ürününün de kendine yabancılaşması demekti. eser, aslında temel olarak bir işleve sahiptir. olmak zorundadır. kilise duvarlarındaki resmin amacı dinin yeniden üretimidir. kastamonulu türkü yaktıysa matrak matrak,olayı birdahaki düğünde bir toplum olarak biraraya yeniden gelebilmelerini sağlamaktır. mağara adamı resmini yapıyorsa öldürdüğü mamutun, bunun sebebi deneyimini otoriteye çevirme amacıdır.
altı çizilmesi gereken bir nokta, yine de insan evladının esere yönelirkenki, daha doğrusu onu varederkenki motivasyonunun mantıksal bir zemine yerleştirilememesidir. bunun sebebi insan anlağının asla eylemine aşkın bir noktadan kendine bakamayacağıdır. marx'ın bu noktadaki suskunluğunun bilgeliği, kant ve de heidegger'in de tökezlemesi burada yatar. marx emeği bir dogma olarak öne sürmüştür, sunduğu açıklamalar bir zekanın ince kıvırtmalarından başka birşey değildir...
ve fakat, walter benjamin gibi büyük bir düşünürü dahi yanıltan şey, bir zamanlar sanatın bir beklenti, bir çıkar güdülmeden alımlanabildiğine, sanatın değerinin sui generis olarak tanımlanabildiği bir özerk momentin geçmişteki imkanına duyulan naif burjuva-romantik inanıştır.
böyle bir moment yoktur. sanat bugün yükseklerdeyse yeri orası olduğu için değil, toplum denen öbeğin birçok kabul edilmiş kurumu gibi insanların omuzlarına bir yük olarak yerleştirildiği içindir. bu yüzden mesela modernizasyona tabi tutulan toplumlarda sanat devlet eliyle suni bir biçimde döllenir. devlet sanatçısı kavramımız bu noktada ne kadar da manidardır.
dört
bir yabancılaşmanın ürünü olarak sanat kendisi de bir yabancılaşma olarak ortaya çıkmış olup, modern hayatın bölük pörçüklüğü ve suniliği içinde bir kez daha dönüşüp, ikinci bir kez yabancılaşıp "gösteri"ye dönüşmüştür. (bkz: gösteri/@parvus) bu dramatik kaymayla beraber, sanat kendi piçini, kitschi doğurmuştur, daha doğrusu çoktan doğmuş olan bu piçi emzirmiştir.
yabancılaşma olarak sanat kendi özyıkımına doğru büyük bir hızla gitmektedir. sanat öyle ya da böyle, bir kurum olarak tarihe karışacaktır, yapılan her eser, bu tarihsel yıkıma katkıda bulunur, yazılan her iyi şiir biraz daha sonuna yaklaştırır sanatı. propaganda demek değildir bu, iş iyi yapılınca yalancı derisini sıyırır üzerinden.
beş
yabancılaşmanın olmadığı bütünlüklü bir praxisin insanları, işlerini sanat ve zanaat diye parçalara bölmeyeceklerdir. sığ bir işlevselcilik değildir bu, sanatın dolayımını kaybettiği anda "bir" olana katılmasıyla kaybedeceği belirlenimin, yokolacak yapay bir sınırın doğal bir sonucudur.
işte o zaman, eser önem kazanacaktır, kendisini esere bir öncel olarak sunan bohem şairler, deli ressamlar, entel kuratörler değil. çünkü aydınlanmanın kurulmuş öznesi "eyleme iliştirilmiş bir asalak"tan başka birşey değildir.
yeniden önem kazanmış eser, hayatın ta kendisi olacaktır. bütünlüğü içindeki tarihsel dolayımın, yabancılaşmanın süzgecinden geçmiş hayat, bilgisine denk olacaktır.
altı
bugün için yapılması gereken, sanatın yalanlığının bilincinde olmak ve bütün yalanlığıyla sanatı yıkmanın sanatını yapmaktır. içi boş postmodernist eserlerle ortaya çıkmak değildir bu, marylin monroe'nun fotoğraflarını fosfora bulayıp binlerce dolara satmak da değildir bu.
situasyonistlerin yapmaya çalıştığı ama yanlış yöntemleri sonucu bokunda boğulmalarıyla sonlanan girişimleri aslında böyle bir yıkımın bilgisinin de doğduğu ana tekabül eder.
yedi
bütün içi boşluğu ve bokunda boğulmuşluğuyla yirminci yüzyılda sanat "insanın kendine yakışanı giymesidir."
iyi sanat yalanlığı konusunda yalan söylemeyen sanattır, kendini yıkan sanattır ve bu olacaktır...
lekelimelek... sanatın ve sanatçının karşısında...
|