Bilimsel Anarşizm ya da Anarşizmde Bilim Diktatörlüğü Yaklaşımı
Bu yaklaşım tamamen kendi bireysel yaklaşımımdır ve kimseyi bağlamaz. Ancak bireysel bakış açım dahilinde bunun ne olduğu aşağıda açıklanmıştır. Diktatörlükten kasıt aşağıda açıklanacaktır, bilinen diktatörlüklerin tümü belli bir toplumsal ereğe yönelik zorlamadır, ancak bilimin ereği yine bilim olduğundan herhangi ideolojik veya felsefi zorlama imkansızlaşacak, tepeden inme hiyerarşi son bulacaktır.
Anarşizmin özel mülkiyetin varlığından ve özellikle de kapitalizmin bir olgu olarak kabulünden beridir bunlara karşı en sert muhalefeti dillendirme çabasında olduğunu biliyoruz. Kimi fraksiyonlar tarafından toplumculuk adı altında yan çizme ile karşı devrimcilik ile eleştirilmesinden tutun, mevcut ekonomik ve sosyal modeli benimsemiş olanların terörizme kadar benzeşim kurmasına kadar.
Öncelikle genel bakış açısı olarak yöntem ve anlayışlar bazı noktalarda ayrışsa da anarşist düşüncenin merkezinde kurallarla dayatılma zorunluluğu bulunmayan bir komünizm ideali bulunur. Yani anarşist söylemler dahilinde düşünürsek, mutlak otoritenin, devlet ve kurumları adı verilen insan üstü organizasyonların, çeşitli hiyerarşilerin reddi bu düşünce sisteminin kabaca ana fikrini oluşturmaktadır.
Anarşist düşüncenin bilim ile bir ilgisi ne derece vardır, anarşist düşünceyi bilimsel düşünceye endekslemek mümkün müdür?
Bu soruyu cevaplamadan öncce kurumsal bir devlet tarafından örgütlenmiş olsa da bilimsel yöntemin ne olduğunu kısaca anlatarak konuya açıklık getirmemiz gerekir.
Aslen bilimsel yöntemin felsefede dile gelişi kendisi her ne kadar ahlak üzerinde daha çok durmuş olsa da yunan filozofu Sokrates e kadar uzanır. Sokratesin çağdaşı veya öncesinde veya başkaları yokmuş demek değil bu elbette, Archimedes, pythagoras, Thales vs veya doğuda ve mısır,mezopotamya uygarlığında bulunan bunların öncülleri ve devamları vardır ve etkileri hindistan ve çinden türlü çağlarda aşamalı olarak amerika kıtasına kadar yayılmıştır.
Sokrates i bu konuda öncü kabul etmemizin nedeni ise örneğin pisagor büyük bir matematikçi olsa da evrenin asıl gizeminin sayılarda olduğu hükmüne benzer görüşlerin, veya eski mısırdaki matematikçi rahiplerin, cizvit papazlarının, islam astronom, matematikçi ve filozoflarının, Newton un vs bu bulgularını daha büyük bir varoluşun işareti olduğu yönündeki akılcılık tanımlarıdır. Nitekim şahsi görüşüme göre antik yunan felsefesini ters çevirerek dünün ve bugünün bütün hiyerarşikk felsefi yöntemlerini sistemleştiren Platon ise inssanlığın başına gelen en büyük felaketlerden birinin baş mimarıdır. Hıristiyanlık ve onun aksine sadece batıda yaygın olmayıp tüm dünyayı kapsayan tümdengelimci idealist anlayış.
Sokrates ise her şey onu tanımladığımız karşıtıyla anlam bulur diyerek diyalşektiğe ilk adımı aytmış, bildiğim tek şey birşey bilmediğimdir diyerek aslında rasyonalist anlayışı reddetmiştir.
Bilimsel yöntem pozitivizmi yani deney ve gözlemi merkezine aldığından beri doğadaki olguları sokrates kadar anlamlandırma çabasındadır. Deney kısmında başarısının Aristotelesten esinlendiğini kabul etsek de, bilimsel yöntemde son söz hiç bir zaman söylenmemektedir.
Bilimsel yöntem merak ettiğimiz olguların nedenini sorgulamakla başlar. Bu sorular ve olgular bazı kaba tahminlerle hipotez aşamasına götürülür. Hipotez kısmında bazıları bu hipotezden emin olabilir veya fazlasıyla heyecanlanabilir veya tersine hoşuna da gitmeyebilir. Ancak hipoteze konu olan durumu test etmek her zaman mümkündür. Bu testler sonucunda hipotezin ana fikri ile selde edilen sonuçlar birbirine uygun ise ve aksi duruma dair istisnalar bulunmuyor ise o hipotez teori adını alır. Teori yeni bulgularla, keşfedilen doğa kanunlarıyla kapsamı geliştirilebilen bir durumdur, aradan geçen zamanda içeriği değişebilse de gerçek olup olmadığı sorusunun cevabı hipotezin test aşamasında belirlenmiştir. Eğer gerçek değilşse elenir ve hipotez olmaktan da çıkar lakin işe yarar ve açıklanabilir bir başka hipotez oluşturulması gerekir bu aşamadan sonra.
Örneğin, uzayda başka gezegenlerde hayat olabilir mi sorusuna karşılık, hayatı meydana getiren ana unsurun su olması üzerinden şu ve şu koşullarda, bunlar bunlar bir araya gelirse mümkündür denildiğinde bu bir hipotezdir. Salt yoktur veya vardır demek ise mesnetsiz bir kuru varsayım konusu olarak kalmaktadır. Bu hipotezin teori olabilmesi için ise en azından bir gezegende yaşamın izlerine rastlamak, kabul görür bir teori aşamasına gelmesi için ise bir gezegende bildiğimiz canlılara benzer yapılara rastlamamız gerekmektedir.
Pekala bir de anarşizmin sosyal ideallerine bakalım. Yöneticiler veya yönetici sınıf iyi niyet ahlakı ile huzurlu ve adil topluma neden oluşturamaz der anarşist anlayış ve sosyalistlerle ayrıldığı ana nokta da budur. Örneğin emekçinin hakkını emekçiye adil dağıtması gereken herhangi organizasyon artı değeri kendi zimmetine geçirecek, güvenliği bahane edecek vs derken mülkiyeti kendinde toplamış başka bir canavar yaratacaktır der.
Bunun ötesinde anarşizme göre insanlar yönetilmesi gerekenn, bir yönetim olmaz ise birbirini yemeye güdülenmiş aç hayvan sürüsü değildir der. Aç hayvan sürüsüne dönüştükleri doğrudur, bu yüzden pek uyumlu ve hoşgörülü olamadıkları da ancak bunu engelleyen yönetim değil, sebep olan zaten insanları yöbnettiği zannedilen devlet ve hiyerarşidir der.
Öyleyse toplumsal yaşamda ve örgütlenmede sınıflar ve sınırlar olmaksızın adil bir organizasyon kurulacaksa ve çeşitli üst kurumlar vasıtasıyla bir hiyerarşi de olmayacak herkes kendi organizasyonu ile organik bir örgütlenme oluşturabilecek ise bunu uygulamadaki yöntem nasıl olmalıdır?
Bilimsel yöntemm de burada devreye girmektedir. Varolduğu günden beri kişilerce yürütülse de bilim hiç kimsenin veya sınıfın kendi çıkarına göre değiştirebildiği bir uygulama yöntemi değildir. Bilimsel yöntemde önceden tasarlanan bir sonuca ulaşmak amacıyla bazı ayrıntılar uzun süre gözardı edilemez. Ancak gerek din, gerek hukuk, gerek siyaset ve yönetim erkleri tam zıttı olarak bunu alışkanlık edinmiş kurumsallaşmalardır.
Örneğin demokrasiyi ele alalım. Bir çok insan açısından krallıktan, sosyalizmden daha özgürdür çünkü doğrudan doğruya insanlara nasıl yaşayacağını veya ne yapacağını söyleyen üst otoriteler sürekli gözetim altında tutmuyor gibi görünmektedir. Ayrıca oy hakkı vardır ve halk memnun olmazsa yürütme organını 5 yılda bir değiştirebilmektedir.
Ancak halk oyllaması ile değiştirilen nedir? Ne için değiştirilir, Kendilerinden beklenenler nelerdir?
Örneğin herkes bir şekilde hasta olmakta ve sağlık hizmetlerinden faydalanma ihtiyaçları bulunmaktadır. Sağlık çalışanları türlü hastalıkların nasıl iyi edileceği üzerinde örgütlüdürler, doktorlar, hasta bakıcılar, hemşireler vs. Bu konuda hangi hastalığın iyileşip iyileşemeyeceğini belirleyen şey tıp bilimidir. Ancak sorun şudur. Halk oylaması sonucunda ileriki sağlık kurumları ve işleyiş biçimini düzenleyecek olan organ bir partidir ve bu partide bulunan bir adam sağlık bakanıdır. Ülkemizde genelde göstermelik olarak bu bakanlığa doktor lisansı olanlar geçirilmektedir fakat bu kişiler siyaset adamlarıdır ve en iyi ihtimalle yıllardır sağlık kurumlarındaki asıl sorunlardan habersizdirler. Ayrıca halk bu iş için kim sağlık bakanı olsun diye de oy vermez, partiye oy verir, hangi parti kazanırsa veya aralarındaki koalisyon antlaşmasına göre siyasetlerine uygun gördükleri siyasi birini sağlık bakanı yaparlar.
Bu organizasyon tüm mesleklerde ve yaşamımızı oluşturan tüm işlerde böyledir, seçilmiş bir sınıf tepeden gelip sorun çözmesi beklenmektedir. Ayrıca onları seçöen kitle salt ekonomik durumu gözetmekte veya ideolojik bakmaktadır.
Sağlık organizasyonlarından devam edersek, bu organizenin sorunlarını çözme, geçici temsilci atama konularında bir başkasının karar verme hakkı bulunmalı mıdır? Bazıları evet hizmetten yararlananlarında söz hakkı olmalıdır diyecektir. Oysa hayır, hizmetten yararlananlar bu hizmetin işleyiş biçiminden habersizdirler ve bu konuda fikir belirtebilecek olsalar da karar mekanizmasında rol alamazlar. Çünkü sağlık kuruluşlarının nasıl işletilerek nasıl en geniş kitleye ulaştırılabileceğini o meslekte çalışan veya uzmanlaşmış kişilerden başkaları değildir. Bu noktada tamamının düşünsel sembolü de tıp bilimidir, tıp bilimine aykırı düşünemezler. Düşünmek isteseler de hayal olur pratikte anlamsızdır.
Başka bir şey düşünelim şimdi de. Ulaşım sorunları ve hiyerarşisi. Örneğin ülkemizdeki trafik kazalarının kamuoyundan saklanan asıl nedeni bir doğa kanunundan ötürüdür,kişilerin kurallara uymaması ile çok az ilintilidir, hatta bunlar önemsizdir. Nasıl yani diyeceksiniz, adam kırmızıda geçmiş vurmuş, hatalı sollama yapmış, hakimiyeti yitirmiş uçmuş, alkollüymüş vs. Bu tür vakalar aslında tüm dünyada mevcuttur. Ancak bu kadar çok kaza ve ölüme neden olmaz. Çünmkü bizim tek şeritli yollarımızda hatalı sollama yapma ihtimali bulunmaktadır. Eğer tüm yollar batıdaki gibi en az iki şeritli olsa ve yerleşimlerin içi için ayrı dışı için ayrı olsa bu kadar çok araba dar yollarda sıkışmaz ve çarpışmaz. Bu şekilde kurulmuş karayollarında ise yapay zeka robotlar yani droid şoförlerle yola çıkılsa bile elbet kaza olacaktır. Bunun planını kim yapmaktadır? Ulaştırma bakanlığı. Yapabilir mi? Hayır. Ancak bu konunun yol mühendisliği, trafik akışı, vs gibi konularda uzmanları olduğu gibi, mesleği şoförlük olan ve ömrü yollarda geçen adamlar mevcuttur ve onların bu konudaki tecrübeleri ise dikkate alınmamaktadır. Oyssa bunun kararını da bu gibi insanların alması gerekmekte, kendi içlerinden seçtikleri temsilcilerle örneğin bir inşaat gerektiğinde inşaatçılarla işbirliğine girmelidir.
Bunu daha da genelleyebilirsiniz her konudda durum budur, çiftçinin ve üreticinin sorununu doktıor onun kadar bilmez dolayısıyla tarım organizasyonu için oy veya karar hakkı yoktur, tarım üreticisi de sağlık sektörünün işlerine karışamaz onu bilmemektedir. Üreticinin en iyi verim alabileceği biçimi planlayacak olan da ziraatçilerdir.
Bütün bu organizasyonlarda hiç bir üst organa ihtiyaç yoktur. İnsanlığın bugüne kadarki tüm tekniği de bilimsel yöntemlerle doğrudan pratiğe yönelik uygulamalarla ilerleyebilmiştir, yöneticinin, kralımn, siyasetçinin aslında bunda herhangi doğrudan etkisi bulunmamış, iyi liderler ise sadece onları sıkan ipleri gevşettikleri için reformistler olarak anılmışlardır.
Bu durumda başlıkta bhsedilen bilimsel diktatörlük ne anlama gelmektedir? Bilimin tüm uygulamalarda yöntem olarak kullanılabilecek tek alternatif olduğunu ve bunun dışındaki başka misyonlara taviz verilemeyeceğini belirtir. Örneğin iyi niyet sözleri ile veya önceden tasarlanmış ideal bir ahlak anlayışı dahilinde hiç bir telkinb veya dayatma hiç bir organizasyondan beklenemez. Kanser tedavi edilemiyor diye sağlık çalışanlarını veya doktorları işlerini yeterince iyi icra etmiyorlar diye eleştirmek söz konusu değildir,kanserin tedavisi tıp biliminin gelişim miktarına bağlıdır insanların arzusuna değil. Eğer bir yerde su soryunu vardsa oraya suyu götürecek olan fotoğraflara poz veren siyaset adamı değildir en ince ayrıntılarına kadar hatasız şekilde o işi yapan insanlar bunu sağlayabildiğine göre su sorunu olanlar siyasete değil, onu onlara sağlayacak olanlara gideceklerdir. Onların da işi bu olduğuna göre gereksiz bürokrasi ortadan kalkacaktır. Kimse de bize daha çok su, daha çok buğday, daha çok hizmet lazım diyemeyecektir nitekim bunlar objektif olarak hesaplandığında arada siyasi avantaj ve dezavantaj, ajitasyon olmayacağı için kendiliğinden daha kısa sürede birçok sorunun halledilebildiği görülecektir.
Asıl düşünsekl yöntem deneye, gözleme, uygulama şansına ve pratikteki başarıya bağlı olacağı için, insanların beklentileri, inanmak istedikleri, kendilerini adlandırmak istedikleri erdemler daima bunun arkasında kalacaktır çünkü iyi niyet duası ile kuyu açılamamakta, yağmur yağdırılamamaktadır.
Bu noktada ana belirleyici bilim olduğu, bilim ise insanların teknik açıdan pratiğe uygulayabilecekleri uygulamalar ve bunları mümkün gösterecek olan geniş kapsamlı teoriler olacağı için bireylerin kişisel inançları bu noktada sadece kendi tesellileri için veya hayal dünyaları açısından varlığını bir süre daha koruyabilir ancak mutlak ve değişmez hiç bir değer yargısı toplum üstü bir yönetim erki ve ytepeden inme işlevsiz organizasyonlara dönüşmeyecektir.
Bu bakış açısı benimm gözlemlerime göre doğada sadece insanın sahip olamadığı bir uyumun yeniden varolmasına yol açabilir. Örneğin karınca hayvanı aptal olmasına rağmen, 10 bin karınca birlikte hatasız işleyen bir koloni oluşturabilmektedir.
Bunun nedeni nedir?
Çünkü karıncalar içinde diğer karıncalar adına karar veren bir sınıf yoktur, her karınca doğrudan doğruya diğeri ile türlü bölümlerde işbirliğine girmekte, zamanla koloninin işleyiş biçimini de bu ilişkiler belirlediği için ortaya kendiliğinden işleyen bir toplu düzen çıkmaktadır.
İnsan neden düşünür? Miyelinli gelişmiş nöron sayısı belli bir miktarın üzerine çıktığında, hafıza işlemleri bir bilgisayarın hard disk kapasitesindeki büyüme gibi bir hal almaktadır. Yeryüzünde en çok nörona sahip beyin taşıyan canlı da insan denen memeli hayvandır.
Bu teoriye emergence property de denilmektedir. Bütün, parçalarının tek toplamından fazlasıdır. Düşünmemizi sağlayan nöronların biri veya birkaçı karıncadan çok daha aptaldır. Milyarlarcası sayesinde bir şeryler bildiğimizi hatırladığımızı söyleyebilmekteyiz. Tıpkı evlerimizde kullandığımız bilgisayarların sayısız silisytyum parçadan, elektronik devrelerden o0luşması sayesinde neredeyse biziimle konuşacak duruma gelmesinde olduğu gibi. Ancak bilgisayar cansızdır çünkü oluşumu bizden, aşamalarının toplamı ise hesap makinesi, televizyon, daktilo, mord alfabesi vs düşünülürse çok daha kısadır ve tamamen tasarlanmış parçalardan oluşur doğadaki özgün birimlerin bir araya gelmesinden değil.
Bunu tüm evrene genelleyebilirsiniz. Suyu oluşturan hidrojen ve oksijeni düşünün. Su molekülü 2 hidrojen özelliğix 1 oksijen özelliği toplamı olmayıp bambaşka özellikler edinir. Su molekülünün tek tek davranışlarına bakarak okyanustaki dalgaları öngörmek mümkün değildir. Yıldızlardan hareketle galaksinin hareketi hesaplanmaz, bir bütün halinde onlardan ayrı bir davranış sergilemektedir.
Ancak;
Karınca kolonisi ve sistemi karıncalar tarafından, beyin nöronlar tarafından, galaksiler yıldız ve yıldızlar arası tozlar gezegenler tarafından oluşmaktadır onların haricinde varolan ayrı bir şey de değildir. Hangisinin hangisine neden olduğu sorusunun tek bir cevabı yoktur, her iki cevap da doğrudur.
Anarşist bakış açısı da bu anlayışı insan yaşamına göre uyarlama çabası olduğuna göre doğada gördüğümüz işlevsel birlik anlayışımnı insan toplumuna göre düşünmemiz gerekmektedir. İnsanlığın şu andaki yaşam biçimi kendi buna dirense bile tasarımlarının dışındadır zaten. Akıllı tasarım varsayımı, herhangi karmaşık sistemdeki bir birimin eksikliğinde bile o yapının varolamayacağı iddiası ile ortaya çıkmış ve bu iddiası kendinin sonu olmuştur. Nitekim Darwin i korkutan da buydu. Ancak emergence olgusu sayesinde biliyoruz ki doğanın işleyişi tasarımsal ve önceden planlanmış biçimde olmaktan çok uzaktır kaotiktir. Bu kaos, belli bir süre devam eden yüksek hareketlilikten ve karmaşadan sonra dengesine ulaştığı anda kendi iç düzenini de beraberinde oluşturmaktadır. Bu durum bir müddet sonraysa yeniden yerini bozunmaya ve düzensizleşmeye bırakmaktadır.
Bizim bilincimiz ise en azından kendimiz için bu eğilimi yönlendirebilme şansı tanımaktadır. Bir canlının tüm organik işleyişi işlevseldir. Her organ ilk oluşumundan bugüne dek hatasız işler bunun nedeni de doğrudan ilişkiler dahilinde bugünkü haline gelmiş olmasıdır. Müdahaleler müdahale edenin seçimine bağlı olarak belli bir yönün baskın olmasına, baskın olan bu yönün diğer gözardı edilmiş birçok yönünün zayıf kalmasına neden olacağından, laboratuvar ortamında verimli bir canlı oluşturulamaz ne kadar gelişirsek gelişelim en çok android benzeri robotlar yapabiliriz. Fakat bazı müdahalelerle istenmeyen özellikleri eleme şanşımız da mevcuttur, ancak belirsizlik ve serbest radikallerin belirsizliği artırması nedeniyle organik canlılara genetik müdahale tavsiye edilmez.
Anarşist toplum ideali de bana göre bunun aynısıdır. Şu anda tasarım fikrinin tersine aramızdan birinin zamansız bir kaza sonucu ölmesi kentlerin yok olmasına, hücrelerimizin darp nedeniyle zarar görmesi ölümümüze neden olmadığı gibi toplu haldeyken belli bir yüksek miktarda ölüm veya göç olmadıktan sonra yaşam aynen sürebilmektedir. Serverlardan biri çöktü dite internet bozulmamakta, iletişim uydularından biri devre dışı kaldı diye iletişim kesilmemektedir. Çünkü elektronik sistemlerimiz beynmimiz gibi en kısa yoldan mümkün olan yoldan yeniden bağ kurabilmektedir. Ancak makinelerimiz baştan sona tasarım olduğu için herhangi parçası eksildiğinde çalışmamaktadır.
İnsanlık, makinacılık aşamasından elektronik aşamaya geçtiği şu yıllarda, doğanın işleyiş bniçimini kendi amaçlarının dışında farkında olmadan yaşam biçimine dönüştürmüş durumdadır. Makinacılık çağı tekilci önceden tasarım anlayışının vardığı son sınırdır ve Newton un hareket kanunları ile sona erer. O ve öncesindeki tüm toplumsal oluşumlar da tekilci ve hiyerarşiktrir işlevsel açıdan kısırdır. Bunun nedeni örneğin en iyisi dediğimiz kapitalist ekonomi ve siyasal biçimi olan demokraside siyasetçiler denilen seçilmiş kişilerin rastgele seçilip herşeyi planlamaya çalışmasıdır. Bu mide hücrelerinden birkaç, kalp den birkaç, bağırssak vs alarak uydurma bir beyin inşa etmeye benzemektedir.
İnsan toplumunun sinir ağları ancak ve ancak aralarındaki doğrudan iletişim ve ulaşım yoluyla sağlanabilir. Beyin kısmını ise ortak bilinci yani doğa ve evren hakkında tecrübeleriyle sabitlemiş olduğu bilimsel birikimi belirler. İnsan vücudunda beyin emretme organı olmadığı gibi insan toplumunda bilimin diktatörlüğü de aslında tüm diktatörlüklerin nihai sonudur çünkü bilimde telkin ve arzulanan durtum önceden tasarlanıp yoktan var kılınamaz. Onun da ötesindeki hayal gücü ve imgelem işi ise sanatçılara, yazarlara, benzeşim kuran oyuncuların işidir ve onlar sayesinde bilim kendi geleceğini yaratabilecek kurguları ve teorileri tasarlamaya çalışır. Örneğin bugün bilimsel açıdan ışık hızı geçilemez, zamanda ileri geri gidilemez bu bir çok paradoksun ve mantıksızlığın ortaya çıkmasına neden olur. Ancak bazı filmlerde bu rutin bir olaydır, gelecekte insanlar yıldızlar arasında kaymaktadırlar. Bilim kurgu bilime ilham vermektedir bugün için, geçmişte ilk orada izlediğimiz otomatik açılan kapılar bugün rutin bir gerçektir ve belki de bu aklımıza kazınmasaydı bunun için uğraşanlar ve bunu mümkün kılanlar da olmayacaktı.
Öncelik sıralaması yoktur. Müzik lüx veya sanatın şu biçimi gereksiz, şu bilim iyi şu bilim değil, şu daha fayddalı bu daha az faydalı, şu insan daha zeki bu daha apptal ayrımları bugün için rutindir ancak yukarıda bahsettiğim anlayış içersinde unutulacaktır.
Bu durumda insanların hayalleri birtakım erkler için güdüleme ve ajite etme aracı haline gelmeyecektir. Hayallerle olası olabilen gerçekler birbirini dışlamayacaktır.
Bütün bu söylenenler bir ideoloji veya ütopya da değildir. Doğa ve evren bu işlevsellik dahilinde kesintisiz sürmektedir. Aklı ve ihtiuyaçları, içgüdüleri ve mantığı arasında bocalayan insanlık ise son 6000 yıldır bu bocalama içinde çırpınmaktadır ve insan varlığının ortaya çıkışından beridir bu aşama aslında epey kısadır. İnsan ruhu ve bedenini ayırdığı gün, kendi sebebi olan doğa ile de tanrılarını da ayırmış aslında kendini baş köşeye yerleştirip doğa ile çatıştığını da, huzurunun kaçtığını ve yalnızlaştığını da farketmiş, bu nedenle durmadan hepsi cennetten kovulma masalları yazmaya başlamıştır. Bir çeşit, insanlığın bilinçaltı ağlatısıdır bu. Oysa bunu yaptığı anda cennetten kovulmuş değil, kendisi cenneti reddetmiş ve kaçmış, böylece çıkardığı yangından da kaçamayarak kendi neden olduğu cehennem ve ölüm korkusuna esir olmuş, kendi nihai sonu olarak hayal ettiği kıyamet senaryosunu harekete geçirmiştir.
Ruhum dediği algısı ile bedenim dediği varlığı birbiriyle bütündür biri olmadan öbürü de anlamsızdır. Tanrım yaratıcım,sebebim dediği şey doğanın kendisidir ve ataları bunu bildiği için kelime haznelerinde doğa ve yaratıcı diye iki farklı kavram bulunmamaktadır. Bilgileri eksik olsa da yaratıcı dedikleri ile doğa dedikleri şey aynıdır, tek kelimedir; insanlığın saf, hayalperest fakat neşeli ve uyumlu çocukluk çağını yaşayanlarda. Ancak ergenlik bunalımı uygarlığa geçiş anında kaçınılmazdır o yüzden 6000 yıldır dediğim dedik, inandığım birdir diyerek yitirdikleri şeylerin yerine koymaya çalıştıkları sahte erdemlerle saçmalamaktadırlar.
Dolayısıyla da bu inatlarını sürdürdükleri takdirde kıyamet senaryoları doğanın istisna kabul etmeyen seleksiyon baskısı ile kendilerine dönecek ve uyumu yeniden yaratamadıkları takdirde yok olan türler arasına katılacaklardır. Zeka avantaj olsa da doğaya baskın bir nitelik değildir, örneğin diğer zeki tür olan neandertaller elenmiş aynı anda sapiens de yok olma tehdidiyle yüzleşmiştir. Bir dönem avantaj kazandıkları akılsızlara yani diğer primatlara ise bir şey olmamıştır bu esnada. Çünkü, son buzul çağı sona ererken değişen ekolojik koşullar, aklın neden olduğu toplumsallık ve akla göre yaşama alışkanlığının etkisiyle zekayı bir anda dezavantaja çevirmiştir. Tıpkı nükleer tehdidin olduğu, ekolojinin değiştiği ve tamamen insan etkisi ile bozulduğu günümüzde de başımıza gelmekte olduğu gibi.
Her türlü tanrı koruyucu ve kollayıcıdır. Vahşi doğa ise ne korur ne de kollar acımasızdır. Acımasızlığı da yine bizim tanımımızdır lakin biz diğerine acıdığımız için böyle söyleriz. Ancak ne ekersen onu biçersin sözü doğrudur, fani dünya dediğin şey aslında dünyadan ziyade4 tüm türünle birlikte senin yani insanlığın faniliğidir. Bunu düzeltmek de insanlığa düşer çünkü bozuk olan her ne varsa onun neden olduklarıdır. Aklı olduğu anda aynı zamanda bir laneti de olmuştur bu lanet kurgusu ile doğa arasında seçimn yapma anına geldiğinde kendi kurgusunu doğaya giydirme sırasında ortaya çıkar. Onu anlayıp onun kadar işlevsel olmayı yani uyum sağlamayı, doğasını ve çevresini korumayı başaramazsa yok olması kaçınılmazdır. Akıl dış yokedicileri bertaraf edebilir ancak kendi yokediciliğine karşı doğaya karşı merak ilgi ve sevgi beslemek dışında üretebileceği bir çaresi yoktur. Tanrılar ve hayali kurtarıcılar onu kurtaramaz bu aşamada onlardan görüp göreceği, aslında kendisinin neden olduğunu bilmediği kendi yarattığı kıyameti olacaktır.
Bilim ve anarşizmin ilişkisi ve bakış açısının büyük tasarımcıya göre değil pratiğe ve en iyi olasılığa doğanın gözlemleri ile bağlı olmasının gerekmesi de bu yüzdendir. Bunun dışında başka olasılık da yoktur burada bulunanların ve yazıyı okuyanların düşündükleri, inandıkları, ütopyaları, bardağın dolu tarafını görme çasbaları bu konuda etkisizdir.
|