Mekkâr
Prizmatik
ev ya da düşünceler
I
(Bir Yüzü)
Sağa doğru yatmış biraz ve çatıya değdiği yerden inen düz, 6 basamak...
Picassonun tablolarından fırlamış evim ve daha kümelere gelmedik. Üçüncü aşamada, sıçrama yarışına; bir gelinciğin üşümeleri... İlmek ilmek dudağıma.
Sadece bir sokak lambası ile idare ediyoruz burada! Mahallenin adı; Erdem. Vasıflarını düdüklü bir tencereye hapsettiği, altı aydır doğuramayan gebe kedinin tüyleri var boğazımda.
Ne zaman konuşacak olsam, damağımdan genzime kadar yayılan yankıyla irkilip, boş diyorum!
Tüküreceğim de boş, hayatın bana verdiği de. Düne bağlı kemik sızılarıyla, bir köpeğin ağzına madara olmuş; düştüğümüz her kaldırım suyu... Ses...
Tenekenin sesi, suyun sesi... Yerden bir yağmur ürüyor ki sorma.
Bugünlerde ayakkabıların tabanına şemsiye diktirmek ya da tutturmak -her neyse- akıllıca olurdu!
Baş aşağı asılmış bir av zannedebiliriz kendimizi yoksa ve orman hiç olmadığı kadar kekiği burnumuzun direğindeki sızıya döküp, yiyebilir düşüncelerimizi!
II.
(Öteki yüzü)
Aya çizgisini aşındıran, alerjik reaksiyonlarımızı rafa kaldırmanın zamanı geldi. Bir tümseğe geçit sunan, kıkırdağımsı hatlar; h-iç organlarımızın sorunsuz çalışmasında ne kadar faydalı oluyor?
Bunu anlayabilmek için, düş serumunu kapatmaya gerek yok.
Edip'in şiirlerinden fırlamış tenim benim, sümbül soluğu, gül çürüğü... Beziğin güçlenme rotasında, bir balığın sol-u(ta)ngacı...
Nefes nefes gözlerime... Kaçıran kendinden, tül eksiği var azalarımda.
Papirüsler seriyoruz masamıza derimizden bu an... Temanın adı; Mazi.
Çoktan unutuldu zorun mukayesesi... Azaba secde ettirdiği, evlatlık kirpiklerden süzme tuzlar var etimde...
Ne zaman kendime sarılmaya kalksam, azın ve çokun, acının ve acımtrakın ayrımını yaptığım ender anlardan birinde olduğumu anımsayıp, hiç diyorum!
Mabedimin h-içi de boş, ibadetimin yüzüme eylediği şuh da... Zamanın gergefine nakşedilen desenlerle, bir varlığa görkem sürmüş; içine girdiğimiz her renk... Harf.
Yokun rengi, harfin rengi... Duvarlar sırtını döndüğün an bir tükürüyor ki sorma.
Bu ara yüzümüze ya da yüzsüzlüğümüze bir maske icat etmek ya da edinmek... -işte, her neyse- zekice olurdu sanki!
Dondurulmuş bir s-üs şeklinde toza karışabiliriz yoksa ve italik evlerimiz hiç olmadığı kadar rutubeti açıkta kalan yerlerimize yamayıp; ısırabilir göğsümüzden!
III.
(Köşesi)
Sancı midesi...
İlaç başı vurulan pembe bir yanılgı aslında.
Avuçlarımız, yüzümüz ve ayaklarımızdan başka neye ısız veya ıssız; varlığımız... Giyindikçe adına doğru, soğuk.
Ehh... Kesmeli yarıda. Bazen bir şeyler sonuna kadar bizimle olamayacağı için, dozunu ayarlamalı inançlarımızın.
Kutu kutu pensenin elması düşseydi mesela daha acıklı olurdu bu hikâye ve her çocuğun ilk öğrendiği bir oyun vardır mutlaka. Son olmasa da, sonu gelir mi hem zaten?
Fikir bayrağını didikleyen, tırnak pürüzlerini silkelemenin zamanı geldi. Saftan safa geçen, burunun marifeti sayılan; muhalefet-i sezilerimizin eylemlerini tedarik edemeyeceği özneleriz artık.
Alzheimerdan geriye doğru gidebilen ve t-anısı bugüne yorulan unutulmuş bir dünü yaşıyoruz!
Echonun anlam kaymasından doğmuş nesnelerim ve daha hırsları yenmedik. Lâ düşkünü, L sığınağı... Köşenin dönülmeden kapılandığı, bir halkanın zincir olamamış hali... Pran ga gözlerime...
Hece hece... Alarga.
Tek bir elle idare ediyoruz dokunduğumuz kaya ile! Koordinatlarımız; 30 derece enlem.
Çölünden uzağa düşen her sam yeli, hangi tozu ayağa kaldırabilmiş? S-isimin lekesini örten sûrelerden değme bir yalan var dilimde...
Çabanın sonunu imzalayacak olan bir mürekkep, bulutların yayvan dudaklarında... Yazılanları yıkayacak belki de kim bilir?
El damarı çatlamış bir tutanağın faturasını kesiyor şimdi gözlerim!
Kâğıdı kıvırmak zamanı şimdi...
imdi...
D'Sis Özdemir
Yok bir ruh
bu ağaçların arasında
Ve ben
bilmiyorum nereye gittiğimi
Octavio Paz
Zarındışındakikadın
|