Tekil Mesaj gösterimi
  #74 (permalink)  
Alt 14-08-2009, 21:11
non serviam - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
non serviam non serviam isimli Üye şimdilik offline konumundadır
M€M€ÑTØ MØRÍ
 
Üyelik Tarihi: 31-12-2006
Nerden: Asrub
Yaş: 30
Mesajlar: 2,356
Blog Başlıkları: 8
Alıntı:
Stalin´isimli arızadan alıntı Mesajı göster
Anarşizm ve Marxizm Birbirinden farklıdır ,
Anarşizm bireyi hedef alırken , marxizm yıgını hedef alır ,
Anarşizm bırey kurtulmadıkca yıgında kurtulamaz derken , marxizm yıgın kurtulmadıkca bireyde kurtulamaz der..

Sosyalizm diye bagıran fakat Proleter dıktayı red eden anarşistlerin , gercek sosyalist olmadıgı yanlızca onun bayragının altıda dursalarda , onlar birer devrimci değildirler..
Vs vs ...

Biz onlara , küçük burjuva devrimcisi deriz , yada anarşistti..
Marx'da şöyle der;
' Bir Sokak Anarşistti , Kapitalizmin Eline düşmeye mahkumdur..

Daha iyi kavrayabilmek için..

Anarşizm mı , Sosyalizm mi Kitabi okunabilir , stalinin en önemli kitablarından biridir ve cok kısadır bir gününüzü almaz..
Anarşizm kendi içerisinde farklı ekollere ayrılır. Birey temelli olanı ise Bireyci Anarşizmdir. Bu da “Anarşizm bireyi, Marksizm yığını hedef alır” gibi saçma sapan bir genellemeyle çürütülecek-geçiştirilecek kadar sığ ve basit değildir. Yığını birey oluşturur. Materyalist bir bireyin, sonlu bir dünyada, yığın için kendisini, yaşamını feda etmesi -en azından benim açımdan- kabul görmez. Bu yüzdendir ki, Marksizmin savunduğu “geçiş aşaması” yığının arzuladığı yaşam biçimiyle uyuşmaz. Ve “Devrim” adı altında yeni tahakküm biçimleri kabul edilemez. Daha iyi kavranmak içinse, İspanya iç savaşında kapitalistlerin yanında yer alarak dünyanın dört bir yanından İspanyol devrimine katılan anarşistleri arkadan vuran Stalin’in bu devrimdeki rolünü irdelemen eminim çooook faydalı olacaktır.

Alıntı:
Stalin´isimli arızadan alıntı Mesajı göster
Bu kadar olmaz , seninkiler slogan değil mi , bu yazının aynısı başka bir sitede bir anarşisttin agzından duyabilirsin..
Kendini dediğim gibi yarı tanrı kılıgından cıkar , yada faşistler der ya, irkil ve kendine gel felan diye

İspanya iç savasında anarşistler hangı saftaydı lütfen soyle...
Ekim devriminde hangı saftaydı sole bi kez de herkes duysn ,
burdan şu sonuc cıkar sizin bir yaptıgınız bir dediğinize uymuyor.
boyle tarih soyluyor bunları biz değil
Ne İçiniz vardı , orda bizim paçamızın altında
???

KImse kımseyi yoksulluga suruklemez onlar kendi gelir ya , üretici güçler gelişir felan ilişkiler coker, nesnel kosullar diye adlandırdıgımız kosullar bunlar , bız bu kosullarda halka marxizmin yüce bilincini vererekten devrim yaparız..
Bu iş boyle gelmiş boyle gider..

İyi ezberlemişsin sloganlarını

İşin daha enterasan kısmı , Sen yunanıstan haberlerinide izlemedın galiba
O harekete , Anarşisttler onculuk etti , Maşşallah bi tane şiddet yoktu , talk show izler gibi izledı butun polis alemi ve dünya alemi değil mi

Birşeyi demeden once , tarihine bak , ne yaptıgına bak , ne ettıgınıne bak once onu arastır....

Saygılarımla..
İspanya iç savaşında kimin hangi saflarda yer aldığını sen söylesene biz de duyalım kimin, hangi saflarda yer aldığını. Stalin’in desteklediği Komünist Parti’ye dahil olmayan bütün örgütlenmelerin illegalize edilmesini, Komünist Parti’nin Barcelona’da anarşistlere saldırarak devrime yaptığı ihaneti böylesine çarpıtıp lanse etmen hayli gülünç. Bolşevik devrim bizzat anarşistlerin katılımıyla desteklenmişken, yine ihanete uğrayan anarşistler öldürülmüş, hapsedilmiştir. Senin o saydığın palavraları tarih değil, Stalin söylüyor. Stalin ezberinden zırvalamayı kesip adam akıllı bir araştırma yapmadan bu tür konularda yorumlar yapman, ideolojileri “ulu”, “yüce” gibi adlarla yaftalaman, bağnaz bir fanatiklikten öte değildir. Bir kere senin niyetin üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek. Marx’ın Bakunin’e yaptığı haksızlığı Lenin Kronşdat Ayaklanması ve Makhnovist Hareket karşısında Ukrayna’da, Stalin de İspanyol Devrimi’nde göstermiş, her fırsatta özgürlük yanlısı, devlet karşıtı devrimcileri kanlı bir şekilde ortadan kaldırmıştır. Alabatross’un da bahsettiği gibi, devrim adına neredeyse bütün ayaklanmalarda kıvılcımı çakan Marksisler değil, Anarşistler olmuştur. Dünya işçileri bugün 1 Mayıs’ı kutluyorsa, çalışma saatleri 12 saatten değil de 8 saate inmişse, bunu burjuva dediğin Anarşistlere borçlulardır.

Alıntı:
Stalin´isimli arızadan alıntı Mesajı göster
Ben bağnazcıysam , ilerici bağnazım
o da oluyorsa bunu kabul ederim..

Ayni cumlere bagımlı olan ve sadece onu dogru bulan ınsanlar da bagnazdır..
bunun için illa bir araç gerekmez..
fikirlerin toplama oldugu için gerekmıyorda.

İşte gene aynı laflar
Peygamber kitab işi bence stalin yerine Lenin koysaydın daha gecerlı olurdu

Sorulara cevab veremeyınce humanizm iki yüzlülüğünü acıga cıkarma..
Anarşizme anarşistler darbe vurduysa , anarchistler ya anarşizmi anlamayamamış yada birbirini...

neyse soyleşi devam etmenın bır anlamı yok
sen takmışsın sloganlara gidiyorsun
yolun acık olsun..
Bak bu ülke de kendisini ilerici sanan bağnaz kemalistlerle dolu. Ancak bağnazın ilericisi gericisi olmaz. Kendini ilerici olarak görse de, bağnaz bağnazdır. Senin gibi fikir üretmez, sorgulamaz, sorgulayandan hazzetmez, diktatörlerin sözlerini tekrarlar dururlar. Konuda ikiyüzlülüğü arıyorsan; fikir tabanlı bir platformda ezberden sallamaktır iki yüzlülük.

Alıntı:
AlbatrosS´isimli arızadan alıntı Mesajı göster
Devletin olmadığı bir dünyayı nasıl yaratmayı düşünüyoruz sayın kronoss? Önce yıkarak değil mi? Peki ama hangi araç gereçle yıkacaksınız mevcut devleti ? Hümanist gösterilerle mi?

Marksizm bir yöntemdir yada bir perspektifdir. Sizin ve sizin gibi pekçok kimsenin anlamadığı, Marksizmin esasen kapitalist toplum modelindeki iktisadi ve sosyal ilişkilerin bilimsel-analitik ve de felsefi bir tahlili olduğu gerçeğidir. Özetle bugün devlet ve otorite kavramlarını tartışabiliyorsanız bu konuda Marks'a çok şey borçlusunuz demektir; zira sınıf ve mülkiyet ilişkileri gerçeğini ortaya koyup bunun toplumsal ve kültürel ilişkilerin belirleyicisi olduğunu saptayan bu sistematik çalışmalardır. Benzer şekilde, pekçok akademisyenin/felsefecinin de hakkını teslim ettiği gibi Felsefeyi yeryüzüne indiren adam Marks'tır.

Gerçek şu ki, Marks'ın teorileri tüm yönleriyle doğru ve tartışılmaz değildir. Ancak, ''sınıf ve mülkiyet'' gerçeğini de inkar edemezsiniz. Kaldı ki Marks'ın kendisi de, mülkiyet iktidarlarının evrensel ölçekte yıkılmasından sonra,devletsiz bir toplum öngörmüştür. Yada bilinen anlamda devleti değil.

Şiddet konusundaki açılımlarınıza kısmen katılmakla birlikte mevcut olanın sınıfsal, iktisadi ve saf şiddet gerçeği ile sömürü ilişkileri üzerinde durmamanız gerçeği kavramınızı zorlaştırıyor. Size şiddetin kötü bir şey olduğu öğretilirken, bunun nefs-i müdafaanın yada reaksiyonel eylemlerin bu tanımın dışında kaldığı öğretilmemiş olmalı ki böyle toptancı değerlendirmelere girişiyorsunuz. Bu durumda Stalin arkadaşımızın da belirttiği gibi Yunanistandaki Anarşistlerin eylemlerini anlamakta zorlanıyorsunuz.

Tabi, Sovyet tipi bürokratik komünizmin de sosyalizmin özünü yansıtmaktan uzak olduğu ve devlet aygıtının bizzat Stalin döneminde ciddi bir zulüm aygıtına döndüğü tarihsel verilerle de kayıtlıdır. Anarşistlerin eleştirileri, böyle bir yapı düşünüldüğünde yerindedir. Bugün küresel çapta bir sosyalist model gerçekleşse dahi eşyanın tabiatı gereği muhalefet daima sürecektir.İnsan düşünceleri ve düşünceleri ifade ettiği yazılarıyla zihnindeki tasavvurları modeller aracılığıyla aktarır. Gerçekte her düşünsel kurgu birer modeldir; fakat modeller orijinal gerçeklerin bizzat aynısı değildir. Her modelin gerçek orjinalinden farklı olduğu, ayrıştığı yanlar vardır. Anarşizmi bu anlamda anlamlı buluyorum ki modellerin ve sembolik tanımların insanlığa dayattığı yeni iktidarları ve otoriteleri eleştirmek, muhalefete dinamizm kazandırmak adına ciddi bir düşüncedir...
Aynı soruyu ben sorsam? Devletin olmadığı bir dünyayı meydana getirmek, yeni tahakküm biçimleri oluşturup sömürü aygıtları kullanmaktan mı geçiyor? Marks’ın çalışmalarına belli bir döneme kadar saygı duyarım fakat sonrası için değil çünkü yaşamının ileriki dönemlerinde üretkenliğini yitirmiş, fikirlerinde gelişme olmadığı gibi gelişme önerilerine, eleştiriye kapalı ve fazlasıyla otoriter bir kişilik haline bürünmüştü. Tabi ki Marx devlet ve mülkiyet olgusunu eleştirmiştir ancak bu düşüncenin onunla meydana geldiğini söyleyemeyiz. Eski Yunanistan’da dahi Platon’un devlet ütopyasına, yönetimin olmadığı özgür bir topluluk kavramıyla karşı çıkan, Stoa felsefesinin kurucusu Giritli Zeno’da devletin mutlak kudretini, yaşama müdahalesini, her şeyi sistemli bir biçimde disiplin ve denetim altına almasını reddetmiş, bireyin ahlak yasasının egemenliğini savunmuştu. Mahkemelerin, polis gereksiniminin, tapınak ya da kamusal tapınakların olmadığı, para gibi değişim araçlarının bulunmadığı bir toplum düzeninden bahsetmişti. Marx’ın öncelikle hukuk, daha sonra felsefe ve tarih eğitimi alması, doktora tezini eski Yunan Felsefesi üzerine hazırlaması sonucunda üç temel geleneği; Alman felsefesi, Fransız siyaset kuramı ve İngiliz iktisadını bir araya getirmesi tesadüf değildir. Bu nedenle Marksizm’e normal anlamda “felsefe” olarak bakılmaz. Tabi ki felsefi boyutu da vardır ve kendinden sonrakilere muazzam bir etki yaratmıştır ancak Marksizm’deki felsefi öğe neredeyse tümüyle Hegel’den alınmıştır ve günümüze değin Hegel’in terminolojisiyle ifade edilmiştir. Şöyle ki; gerçeklik, bir durum değil, kesintisiz bir tarihsel süreçtir. Bundan dolayı gerçekliği anlamanın anahtarı, tarihsel değişmenin doğasını anlamaktır. Tarihsel değişme rastgele değil, keşfedilmesi mümkün bir yasaya dahildir. Keşfedilebilir değişmenin yasası, diyalektik ve onun sentez üçlü hareketidir. Bu yasayı sürekli işler kılan, art arda gelen her durumun kendi içerisindeki çelişkilerle son bulmasını sağlayan yabancılaşmadır. Bu süreç, ileri doğru hareketinin itkisini kendi içindeki yasalardan alır ve insanlar onunla birlikte yürürler. Bu biçimde betimlenen süreç, bütün iç çelişkilerin çözümlendiği bir duruma ulaşılıncaya kadar devam edecektir ve bundan sonra artık yabancılaşma olmayacak, değişmeyi harekete geçiren hiçbir güç kalmayacaktır. Çelişkiden kurtulmuş bu duruma ulaşıldığında insanlar artık kendi denetimleri dışındaki güçlerle birlikte yürüyemeyecek, tersine ilk kez kendi yazgılarını ellerine alacak ve bizzat değişim üzeride söz sahibi olacaklardır. Bu sonuç, ilk kez insanları özgür kılacak ve kendilerini gerçekleştirmesi olanaklı hale gelecektir. Özgürlüğün var olduğu, insanların kendilerini gerçekleştirdiği bu toplum biçimi, liberallerin tasarladığı türden birbirinden bağımsız hareket eden bireylerden meydana gelen atomlaşmış bir toplum değil, bireyin kendi müstakil yaşamlarından daha büyük ve daha etkin olan bir bütün tarafından özümlendikleri organik bir toplum olacaktır. Hegel’in felsefesini temele oturtan Marx, bununla beraber, etkilendiği sol Hegelci Fuerbach’in “temelde neden oluşursa oluşsun, gerçekliğin tinsel değil, maddi bir şey olduğu” düşüncesiyle Hegel temelli felsefesini farklı kılar. Yine de düşünceleri bu kadar kısa zamanda bu denli büyük etki yaratmış başka bir düşünürün olmadığı söylenebilir. Öyle ki ölümünü takip eden 70 yıl içerisinde insanlığın üçte biri kendilerine “Marksist” diyen yönetimler altında yaşıyordu. Kaldı ki anarşistler, Marksistlerin mevcut sistem tahlillerini değil, onun yerine getirilmek istenen, kurgulanan, totaliter sosyalizm idealini eleştirirler. Bir kere Anarşizm diğer politik görüşlerin aksine, insanın ötesinde bir sistem ya da programa değil, bizzat insanı esas alarak insana ve onun özgürlüğüne dayanır.

Alıntı:
AlbatrosS´isimli arızadan alıntı Mesajı göster
Modeller-Gerçek Orijini ve Söylemler

Öncelikle konuya yaklaşımınız ve olgun tartışma üslubunuz için teşekkür etmek istiyorum. Tartışma olgunluğunu gösteren her eleştiri ve soruyu seve seve yanıtlamaya çalışırım, eksik ve yanlış olduğunu düşündüğünüz yönlerim/fikirlerim varsa sizi bunu dikkate alırım.

Sınıflı mülkiyet sisteminin(kapitalizm) sistematik bir eleştrisi olan marksizm, bir sonraki aşamasında ideal olarak kurguladığı devlet-dünya perspektifini ortaya koyar. Bu konu hakkında,sosyalist platformlar da dahil, pekçok tartışma ve eleştiri söz konusudur. Gerek araç ve yöntemler gerekse sosyalist toplumun pratikleri noktasında-bazen ciddi kavga ve çatışmalara dönüşen- tartışmalar yaşanmıştır.

Sorunuza cevap vermeden önce ''model'' kavramı üzerinde durmakta fayda var. Model, reel yaşamın içerisinden, reel olay, olgu ve durumlara ilişkin tasarladığımız; ihtiyaçlarımız, beklentilerimiz doğrultusunda gerçek orjinalini yansıtan idealize edilmiş yapılardır. Bir modelin başarısı, ihtiyaçlarımız ve ondan beklentilerimiz ile gerçek orjinaline uygunluğuna bağlıdır. (sanatsal tasarımları bunun dışında tutmak gerekir). Modeller gerçeğin tıpatıp aynısı değillerdir(bakın burası önemlidir). Başarısı bizim beklentilerimizi ne ölçüde karşıladığına bağlıdır. Bu bakımdan dil ve sözcükler birer modeldir. Elma dediğimiz zaman, aklımıza aşağı yukarı benzer özelliklere sahip bir görüntü gelir; ancak, herkesin bundan anladığı aynı şey değildir. Kimisi yeşil, kimisi kırmızı, kimisi büyük,kimisi küçük; hatta çürük... Bu durumda, anlatımı netleştirmemiz gerekir. Söz gelimi Yeşil ELMA deriz. Bu da yeni ihtiyaçlara göre genişletilmiş bir modeldir, ancak yine de bir sürü farklılık vardır. Yeşil küçük elma. Yeşil ve yarısı soyulmuş küçük elma. 50 gram ağırlığında, kabuğunun yarısı soyulmuş yeşil ve küçük elma... Bu örnekler sonsuza kadar genişler. Fakat hiçbir zaman gerçek orjinalinin tıpatıp aynısı olamaz!

Demem şudur ki, her modelin mutlaka bazı zaafiyetleri, birtakım aksaklıkları ve kusurları olacaktır. Bu durumda, bizim önceliklerimizi ve hedeflerimizi iyi belirlememiz gerekmektedir. Bu uzun girişlerden sonra, sorunuza dönersek; sorunuza tam anlamıyla ne evet ne de hayır yanıtını verebilirim. Devlet dediğimiz örgütlenmenin doğasında bir genetik hasar vardır. Tamam, başlangıçta, bizim anladığımız, kurumsallaşmış otoriter bir devlet yoktu. Kabul edelim ki devlet yapısı bazı temel ihtiyaçlardan doğmuştur(barınma, güvenlik, korunma gibi), ancak günümüzde hala devletsiz toplumların varlığı düşünüldüğünde devletin aynı zamanda bir zorunluluk olmadığını da anlıyoruz!

Sosyalist toplum modelinde, sovyetlerde olduğu gibi, üretici güçleri tasfiye ederseniz sonuçları vahim olacaktır. Sovyet modelinde hemen hemen tüm üretici güçler tasfiye edilip tüm toplum ücretli bir işçi/militan durumuna getirilmeye çalışıldı. Sovyet modeli, kendi emeğiyle, kendi olanaklarıyla üreten, çalışan insanları da mülkiyet kapsamına aldı ve kendine bağladı. Söz gelimi ''Kolhoz'' sistemi denilen bir durum ortaya çıkmıştı. Tüm topraklar devlet mülkiyetinde olduğu için devlet tüm çiftçilerden ya ürünlerini yada ürünlerinden elde ettikleri bir miktar parayı alıyordu. Bu sistem romanlara konu olacak kadar vahim sonuçlar doğurmuştur. O zaman, bizlerin mülkiyet dediğimiz olguyu iyi belirlememiz gerekmektedir. Bir insanın kendi emeğiyle kazandığı mütevazi araç gereçleri de mülkiyet kapsamında düşünürsek vahim sonuçlar olması kaçınalmazdır.

Mülkiyet ve devlet modelinin iyi kurgulanması şarttır sayın yorumcu. Kaldı ki, sovyet tipi devlet modelinin sosyalizm olduğundan da şüpheliyim. Oradaki durum, dev bir bürokrasi ve devletçi ekonomi modeliydi; birçok eleştirmen, bu yapının marks'ın öngördüğünle örtüşmediğini de vurgular. Kısacası sosyalizmin ileri toplum aşamasında devletin ortadan kalkması, geçmiş pratikler ve deneyim tarzlarıyla pek mümkün görünmüyor. Ancak, Marks'ın henüz anarşizmin sistemli bir biçimde öğretilerinin ortaya çıkmadığı zamanlarda, devlet olgusunun sakat doğasını öngörerek onu son aşamada ortadan kaldırmak istemesi de önemlidir.

Anarşistlerin önerdiklerine gelelim, o zaman. Anorko-komünistlerin söylediklerinin dışında net bir model ve toplum kurgusuna şahit olmadım şimdiye kadar. Devletsiz toplum, çok soyut bir ifade kalmaktadır. Tamam, ama nasıl? Sosyal hayat, asgari ihtiyaçlar, günlük yaşam vs nasıl düzenlenecek? Bunlar kolay aslında, zor olansa bu modele nasıl ve hangi araçlarla ulaşılabilinir? Sivil itaatsizlik, total red, büyük bir isyan...? Hangisi? Ellerinde dev ordular, nükleer silahlar, medya ve her türlü baskı/şiddet aracı olan zümreler var...

Fransa'da, Yunanistan'da, İtalya'da vs birçok yerde 60'lı yıllarda örgütleri ve isyanları sürükleyenlerin birçoğu anarşistlerdir. Bu da bir gerçek. Bugün, örgütlenmeyi ve dayanışmayı bile reddden, her şeye her duruma, olguya hatta kendine bile karşı/çarşı insanlar var Hasılı kavramlar, söylemler ve pratikler birbirine karışmış durumda. Benim önerim herkesin tek ortak özelliği var, o da ''muhalefet''. Orta özelliklerin öne çıkarıldığı, örgütlü ve dayanışmacı birleşik bir muhalefet! Yeni bir kültür hareketi. Alttan üste yükselen bir karşı duruş. Birçok farklı fraksiyonların azami ortaklıklarda buluştuğu platformlar. Özgün, yaratıcı, eleştirel ve bilimsel tartışma zeminleri. vs vs.

Tamamen yıkmak mümkün olur yada olmaz; ancak böyle gitmeyeceği, dönüşmesi gerektiği de aşikar. Mevcut sorunların aciliyeti, bizlerin yöntem ve model sorunlarının önünde ve oldukça yakıcı...
Kendi adıma, bu forumda, her türden yapıcı eleştirinin yanında yer aldım. Ancak, mevcut olanın tahripkarlığını ve acliyetini göz ardı edip mesnetsiz ve dayanaksız kör sataşmalara da gereken cevapları vermeye çalıştım; çünkü, herkesin çapı, görgüsü ve birikimi kadar konuşması gerekir. Gölge etmesinler yeter, öyle değil mi
Tabi ki “Model” kavramı üzerinde de duralım. Dedim ya; anarşizm diğer politik görüşlerden farklı olarak, insanın ötesinde bir model, sistem, program ya da parti değil, tamamen insana ve onun özgürlüğüne dayanır. Mevcudun parçası olduğum şu sistem üzerine getirilecek aşamalı bir yapıda ben o arzulanan ideali göremeyeceksem neden bedel ödeyeyim? Anarşizm, bir avuç seçkinin çoğunluk adına yöneticileri ortadan kaldırmasıyla değil, sıradan insanlar tarafından, bireyin kendisini özgürleştirmesiyle gerçekleşebilecek bir idealdir. Özgürlük adına bir devrim hedefleniyorsa, insanların özgürlüklerine saygılı olunmalıdır. Devletin her davranışı şiddettir ve devlet şiddetini yasa olarak adlandırır. Devlet aygıtı ortadan kalksa dahi baskıcı olmayan, anlaşma tarzında da tahakkümün pek çok biçimi var olabilir. İnsanlar yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamak için dayanışmaya ihtiyaç duyar. Bu çerçevede üç seçenekleri vardır: diğerlerinin iradesine tabi olarak köleleşmek, kendi iradesini hakim kılarak otorite olmak ve kendisinin de dahil olduğu bütünün iyiliği için ortaklaşa yapılmış anlaşmalara dayalı bir yaşam. Anarşistler tabi ki son tercihi seçerler; diğerinin tekliğine, özgürlüğüne saygı gösterirken, bireylerin özgür ve eşit topluluklar olarak bir arada yaşamı. Yalnızca kendi kendine yönetim -doğrudan demokrasi- sayesinde bireyler kendilerini ifade edebilir, eleştirel düşüncelerini, entelektüel ve etik kapasitelerini tam olarak geliştirebilirler. Devlet aygıtıyla değil. Her ne kadar birlikler ya da kolektifler gruplar tarafından oluşturulsa da, hiçbir yasa bireyin üzerinde ya da değiştirilemez değildir. Mevcut demokrasilerde(!) zorunlu olarak çoğunluk kavramına bağlıdır. Herhangi bir oylamada kendini azınlıkta bulan, bağlayıcı olarak kabul ya da ret zorunluluğundadır. Azınlığa kendi kararını ve seçimini gerçekleştirme fırsatı vermemek, onun özerkliğine tecavüzdür. Anarşistlerin desteklediği doğrudan demokrasi, çoğunluğun haklılığını değil, hiçbir azınlığın genelin iyiliği yerine kendi avantajına olanı tercih etmesine güvenilemeyeceğini savunur. Tabi ki çoğunluklar da hata yaparlar ve yapmaktadır. Öngörülen Anarşist toplum biçiminde karar ve tercih meselelerinin, seçilmiş komiteler tarafından halledildiği komünler düşünülmüştür. Topluluk ağı belli coğrafi bölgelere ait bağımsız komünler, insanların işlevlerine göre örgütlenmesi için oluşturulan işçi sendikaları ve ekonomik, sıhhi, eğitsel, sanat, eğlence gibi ihtiyaçların karşılanması için oluşturulan özgür birlikler olmak üzere üç düzeyde işler. Bu komiteler geçici delegelerden oluşur ve alınan kararların ötesinde davranmaya –politik davranmaya- başladıkları anda geri çağırılırlar. Sınırlı yetkiyle görevlendirilen yetkililer, delegesi oldukları insanlar adına kararlar alamazlar. Kendi kendini yönetim ve geri çağırma yetkesi anarşist örgütlerin temel ilkesini oluşturur ve hiyerarşik bir sistem ile topluluk arasında anahtar niteliği taşır. Birey ya da grup, gücü elinde bulunduramaz. Parlamenter sistemlerde seçimle gelen temsilciler bir sonraki seçime kadar beklemek zorunda olduklarından, kararları uygulayıp uygulamamaları denetlenmez ve güç, tepeden aşağıya hiyerarşik bir dağılım gösterirken, aşağı kademelerin baskıcı kurumlar altında keyfi sınırlamalar ile ona itaat etmesi beklenir. Bütün bunlara, yani arzulanan devrim de, örgütlenme ve dayanışmayla ulaşılabilir. Bireysel olarak gerçekleştirilen sivil itaatsizlik, total ret ya da isyan hareketleri sembolik açıdan bir önem arz etmekten başka bir sonuç vermeyeceği aşikardır.


"Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinek kaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları. İlgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardan da hoşlanırım; çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü ben de serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam."
Alıntı ile Cevapla